Bosna Srebrenitsa Soykırımı’nı Anarken Yeniden Canlandırılan İslamofobik Söylemler Yeni Bir Tehlike Yaratıyor

Bu makale, Ehlimana Memišević tarafından kaleme alınmış ve 10 Temmuz 2026 tarihinde Just Security’de yayımlanmıştır. Metin, TUİÇ Akademi için İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

Bosna-Hersek’teki Srebrenitsa–Potoçari Anıt Merkezi, 11 Temmuz’da Srebrenitsa Soykırımı’nın 31. Yıl dönümünü anacak. Bu yıl, öldürüldükleri sırada yaşları 20 ile 56 arasında değişen 10 soykırım kurbanının naaşı her yıl olduğu gibi, düzenlenen toplu cenaze töreninde toprağa verilecek. Bosna-Hersek hükümeti ile uluslararası toplumun ortak girişimiyle faaliyet gösteren Bosna-Hersek Kayıp Kişiler Enstitüsü’ne göre kurbanlar; Vlasenitsa, Zvornik, Bratunats ve Srebrenitsa bölgelerinde öldürülen masum sivillerdi. Naaşları, yıllar sonra farklı toplu mezarlardan çıkarıldı.

Enstitü sözcüsü, “Bir kez daha bir baba oğlunun, bir kardeş kardeşinin, bir akraba diğer akrabasının yanına defnedilecek” ifadelerini kullanarak hem soykırımın boyutuna hem de suçun üzerinden otuz yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen yakınlarını hala toprağa vermeye devam eden ailelerin bitmeyen acısına dikkat çekti.

Aynı zamanda Sırbistan ve Sırp Cumhuriyeti’ndeki üst düzey yetkililer, siyasetçiler, gazeteciler ve toplumun bazı kesimleri, soykırımın işlendiğini inkâr etmeyi ve hatta işlenen suçları yüceltmeyi sürdürüyor. Bu çevreler, soykırımı “uydurulmuş bir efsane” olarak nitelendirdi; açıklanan kurban sayısını sorguladı ve hayatta kalanları, Srebrenitsa Soykırımı anıt mezarlığının bulunduğu Potoçari’de “yaşayan insanlar için mezar taşları dikmekle” suçladı.

Bazılarına göre bu tür söylemler, sorumluluktan kaçma girişimlerinden ya da popülist tarihsel revizyonizm örneklerinden öteye gitmeyebilir. Ancak benim gibi Bosna Soykırımı’ndan sağ kurtulanlar açısından bunlar, yeniden başlayan bir insanlıktan çıkarma ve hedef gösterme sürecini temsil etmektedir.

Hiçbir Zaman “Güvenli Bölge” Olmadı

Srebrenitsa Soykırımı, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleştirilen en ağır vahşet olarak geniş ölçüde kabul edilmektedir. Temmuz 1995’te Ratko Mladić komutasındaki Bosnalı Sırp güçlerin, Birleşmiş Milletler tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenitsa’yı ele geçirmesinin ardından, 8 binden fazla Boşnak, yani Bosnalı Müslüman erkek ve erkek çocuğu sistematik biçimde kadınlardan ve çocuklardan ayrıldı ve birkaç gün içerisinde infaz edildi.

Kurbanların cesetleri, ortadan kaldırılmaları ve suçun gizlenmesi amacıyla yürütülen organize bir çabanın parçası olarak, çoğu zaman buldozerler kullanılarak toplu mezarlara gömüldü. Takip eden aylarda Bosnalı Sırp güçleri, ağır iş makineleriyle birincil toplu mezarların birçoğunu sistematik biçimde açtı ve naaşları kamyonlarla, çoğu onlarca kilometre uzaklıkta bulunan çok sayıda ikincil ve üçüncül toplu mezara taşıdı.

Srebrenitsa Soykırımı kurbanlarının naaşları bugüne kadar 87 toplu mezar ile yaklaşık 1.000 ikincil, üçüncül ve münferit mezardan çıkarıldı. Pek çok vakada tek bir kurbana ait kalıntılar, birbirinden onlarca kilometre uzaklıktaki üç ya da dört farklı toplu mezarda bulundu. Aileler, ileride yapılacak kazılarda başka kemik kalıntılarının da bulunabileceği ve yakınlarının daha bütünlüklü bir naaşla defnedilebileceği umuduyla, defin işlemine onay vermeden önce çoğu zaman yıllarca beklemektedir.

Bu trajedinin en çarpıcı örneklerinden biri, Srebrenitsa Soykırımı sırasında öldürüldüğünde yalnızca 14 yaşında olan Senad Beganović’tir. Senad’ın naaşına ait ilk parçalar, 2000 yılında Bratunats yakınlarındaki Glogova’daki birincil toplu mezardan çıkarıldı. Daha sonra başka kalıntıları, Zeleni Yadar’daki ikincil toplu mezarlarda 1998 ve 2007 yıllarında, Budak’taki toplu mezarda ise 2005 yılında bulundu. Senad’ın kimliği 2013 yılında kardeşi tarafından resmî olarak teşhis edildi ve 2014 yılında Srebrenitsa–Potoçari Anıt Merkezi’nde, babasının yanına defnedildi.

Ancak defin sırasında Senad’ın iskeletinin yalnızca yaklaşık yarısı bulunabilmişti. Kardeşinin daha sonra açıkladığı üzere aile, başka kalıntıların bir gün bulunabileceği umuduyla daha fazla beklemek istemediği için onu bu hâliyle defnetmeye karar verdi.

Senad da 1995 yılında binlerce Boşnak erkek çocuğu gibi, daha sonra Ölüm Yürüyüşü olarak anılacak olan yürüyüşe katılmıştı. Boşnakça “Put Smrti” olarak adlandırılan bu yürüyüş, Temmuz 1995’te Srebrenitsa’nın düşmesinin ardından yaklaşık 15 bin Boşnak erkek ve erkek çocuğu ile az sayıda kadın ve çocuğun, ormanları ve dağları aşarak Tuzla çevresindeki Bosna hükümetinin kontrolündeki bölgelere ulaşma yönündeki çaresiz girişimiydi. Senad babasıyla birlikte kaçtı, ancak ikisi de bu yolculuktan sağ çıkamadı.

Ölüm Yürüyüşü’nden sağ kurtulanlar ise yakalanmamak için çoğu zaman günlerce, haftalarca, bazı durumlarda aylarca doğada saklanmak zorunda kaldı. Yol boyunca yüzlerce öldürülmüş Boşnağın; babaların, kardeşlerin, oğulların, akrabaların, arkadaşların ve komşuların cesetleriyle karşılaştılar.

Hayatta kalanların birçoğu, en acı anlardan birinin Tuzla’da güvenli bölgeye ulaştıktan sonra yaşandığını anlatmıştır. Çünkü orada bekleyen ailelere, sevdiklerinin bir daha asla geri dönmeyeceğini söylemek zorunda kalmışlardır.

Hakikat ve Hafıza Mücadelesi

Kendi ailem de dâhil olmak üzere birçok soykırım mağduru, sevdiklerinin kalıntılarını aramayı sürdürürken hakikat ve adalet mücadelesi de devam etmektedir. Bosna-Hersek’te 1992–1995 yılları arasında yaşanan savaşta kaybolan 7.500’den fazla kişinin akıbeti hâlâ bilinmemektedir. Bunların yaklaşık 1.000’i Srebrenitsa Soykırımı’nın kurbanlarıdır.

Buna rağmen, soykırım inkârını açıkça savunan isimler siyasi ve kamusal alanda güç kazanmaya devam etmiştir. Bunların en öne çıkanı, yirmi yılı aşkın süredir Bosna-Hersek’in en etkili siyasi aktörlerinden biri olan Bosnalı Sırp lider Milorad Dodik’tir. Dodik, farklı dönemlerde Sırp Cumhuriyeti’nin başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığının yanı sıra Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi’nin Sırp üyeliği görevlerini yürütmüştür. Sırp Cumhuriyeti, savaşı sona erdiren 1995 tarihli Dayton Barış Anlaşması’yla oluşturulan ve nüfusunun çoğunluğunu Bosnalı Sırpların meydana getirdiği entitedir.

Dodik, bu görevlerde bulunduğu süre boyunca Srebrenitsa Soykırımı’nı sistematik biçimde inkâr etmiş, önemsizleştirmiş ya da çarpıtmış; aynı zamanda hüküm giymiş savaş suçlularını yüceltmiş ve Boşnakları hem Sırp halkı hem de Avrupa için bir tehdit olarak sunmuştur.

Soykırım inkârı ve savaş suçlularının yüceltilmesiyle mücadeleye yönelik önemli bir adım, 23 Temmuz 2021’de atıldı. Dayton Anlaşması’nın sivil hükümlerinin uygulanmasını denetlemekle görevli uluslararası kurum olan Yüksek Temsilcilik Ofisi, Bosna-Hersek Ceza Kanunu’nda değişiklik yaparak soykırımın, insanlığa karşı suçların ve savaş suçlarının kamuoyu önünde onaylanmasını, inkâr edilmesini, ağır biçimde önemsizleştirilmesini veya meşrulaştırılmasını suç kapsamına aldı.

Ancak bu değişiklikler inkârcılığı sınırlamak yerine, Bosna-Hersek’te savaşın sona ermesinden bu yana yaşanan en ciddi siyasi ve anayasal krizi tetikledi. Bu süreç, kurumsal işleyişi engellemeye yönelik uzun süreli bir kampanyayı besledi ve Dodik’in Sırp Cumhuriyeti’nin fiilî olarak Bosna-Hersek’ten ayrılmasına yönelik girişimlerini yeniden hızlandırdı.

O dönemde Bosna-Hersek’in üç üyeli Cumhurbaşkanlığı Konseyi’nin Sırp üyesi olan Dodik, yeni düzenlemeyi reddederek bunun Sırp Cumhuriyeti’nde “asla kabul edilmeyeceğini” söyledi. Srebrenitsa Soykırımı’nı inkâr eden tutumunu daha da ileri taşıyarak bu görüşü savunan bir imza kampanyası başlattı. Yasayı “Bosna-Hersek’in tabutuna çakılan son çivi” olarak nitelendirdi ve Sırp Cumhuriyeti’nin “dağılma sürecini başlatmaktan başka seçeneği olmadığını” öne sürdü.

Takip eden yıllarda Dodik ve onun Bağımsız Sosyal Demokratlar İttifakı partisinin hâkimiyetindeki Sırp Cumhuriyeti Ulusal Meclisi, Sırp Cumhuriyeti’nin Bosna-Hersek’ten fiilen ayrılmasını amaçlayan bir dizi hukuki ve siyasi adım attı. Haziran 2023’te Sırp Cumhuriyeti Ulusal Meclisinin, Yüksek Temsilci tarafından alınan kararların artık bu entitede yayımlanmayacağını ve uygulanmayacağını öngören yasayı kabul etmesiyle gerilim daha da tırmandı. Altı gün sonra Meclis, ülkenin Anayasa Mahkemesinin yetkisini de fiilen reddetti.

Bu adımlar, Dayton Barış Anlaşması’yla kurulan anayasal düzene doğrudan meydan okumaktaydı. Bunun sonucunda Milorad Dodik, Bosna-Hersek Mahkemesinde yargılandı. Mahkeme, Şubat 2025’te Dodik’i Yüksek Temsilcinin kararlarına uymamaktan suçlu buldu ve bir yıl hapis cezasına çarptırdı. Ayrıca altı yıl süreyle Sırp Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunmasını yasakladı.

Srebrenitsa Soykırımı’nın bu şekilde ısrarla inkâr edildiği ve önemsizleştirildiği süreçte Dodik, Boşnaklara yönelik ırkçı ve İslamofobik ifadeler de kullandı. Boşnakları, “kapasite ve karakterden yoksun dönmeler”, “devlet kurma yeteneğine sahip olmayan tâbi bir ulusun” parçası olarak nitelendirdi.

Dodik’in hakkında verilen kesin hükmün ardından görevden alınmasıyla birlikte bu söylem daha da sertleşti. Bosna-Hersek Merkez Seçim Komisyonunun, boşalan koltuğu doldurmak amacıyla kasım ayında yapılmasına karar verdiği Sırp Cumhuriyeti erken cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyası sırasında Dodik, başlangıçta görevi bırakmayı reddetmesine rağmen, yıllardır sıklıkla kullandığı Boşnak karşıtı, İslamofobik ve insanlıktan çıkarıcı dili giderek daha fazla benimsedi. Birçok Boşnak açısından bu dil, 1990’larda yaşanan vahşetlerden önce yaygınlaştırılan nefret ve kışkırtma söylemlerini ürkütücü biçimde hatırlatmaktaydı.

İslami Tehdit Söyleminin Yeniden Canlandırılması

Dodik, seçim kampanyası boyunca Bosna-Hersek’i sürekli olarak işleyemez bir devlet olarak tasvir etti ve ülkenin daha fazla “İslamlaşması” olarak tanımladığı sürece karşı uyarılarda bulundu. Boşnakların, Sırpların çoğunlukta olduğu Doğu Saraybosna’da daire satın almalarından söz ederken onları “kontrolsüz biçimde çoğalan ve yayılan amipler” olarak nitelendirdi.

Dodik, Boşnakları insanlıktan çıkaran ve onları biyolojik özelliklere indirgeyen bu tasvirleri yeniden dolaşıma sokarak, 1992–1995 savaşı sırasında dışlamayı, zulmü ve nihayetinde soykırımı meşrulaştırmak için kullanılan temel ideolojik kalıplardan birini yeniden üretmiş oldu.

1993 yılında, savaş dönemindeki Bosnalı Sırp lider Radovan Karadžić’in partisinde başkan yardımcılığı yapan Biljana Plavšić, Bosnalı Müslümanların “aslen Sırp” olduklarını, ancak İslam’a geçmeleri sonucunda “genetik olarak bozulduklarını” ve “Sırp bedenindeki genetik bir kusur” hâline geldiklerini ileri sürmüştü.

Karadžić de dâhil olmak üzere bu tür nefret söylemleri yayan bazı Sırp milliyetçisi liderler daha sonra Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından Boşnaklara karşı işlenen soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından mahkûm edildi. Ancak Dodik, ilerleyen yıllarda onların söylemlerini devraldı ve daha da güçlendirdi.

Nisan 2025’te Dodik, Boşnakların Osmanlı baskısı altında İslam’a geçen eski Sırplar olduğunu öne sürerek “Müslümanların eski Ortodoks inançlarına geri dönmeleri gerektiğini” söyledi. Şöyle konuştu:

“Boşnaklar Ortodoks inancına geri dönsün, Bosna-Hersek Sırp çoğunluklu bir ülke hâline gelsin. O zaman birlikte bir devlet kurabiliriz.”

Dodik bu dönem boyunca, bizzat kendisinin yarattığı ciddi hukuki ve anayasal krizi sürekli olarak Müslümanların Hristiyanlara yönelik bir zulmü biçiminde sundu. Batılı hükümetlerin, Müslümanların Bosna-Hersek’te “Hristiyanların aleyhine” hâkimiyet kurmasını sağlamaya çalıştığını iddia etti. Ayrıca savaş döneminde kullanılan, Bosna-Hersek’i İslami aşırılığın üreme alanı ve Boşnakları Avrupa ile Batı için doğal bir güvenlik tehdidi olarak gösteren söylemleri yeniden canlandırdı.

Bu iddialar tarihsel kayıtlarla desteklenmemektedir. Aksine, 1992–1995 savaşı sırasında Boşnaklara yönelik zulmü, etnik temizliği ve nihayetinde soykırımı meşrulaştırmak için kullanılan yanıltıcı anlatıları yeniden üretmektedir.

Örneğin Radovan Karadžić, “Müslümanların” Bosna-Hersek’i “İslam’ın Avrupa’ya nüfuz etmesi için bir sıçrama tahtasına” dönüştürmeye çalıştığını defalarca ileri sürmüştü. Karadžić, 1994 yılında Washington Times’a verdiği bir röportajda savaşın “Sırplara dayatıldığını” iddia etmişti. Sırpların, “yüksek doğum oranına sahip Müslümanların altında kalmak” ve “giderek ilerleyen militan İslam karşısında Sırp Hristiyan medeniyetinin çöküşünü izlemek” ile “karşı koymak” arasında seçim yapmak zorunda bırakıldığını savunmuştu.

Benzer şekilde, “Hristiyan değerlerini ve kültürünü savunmaya karar verdiğimiz için Batı bir gün bize minnettar olacaktır.” demişti.

Bu söylemler artık Sırp Cumhuriyeti makamları tarafından yayımlanan resmî belgelere de dâhil edilmiş durumdadır. Mayıs 2026’da Sırp Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine Bosna-Hersek’teki duruma ilişkin bir rapor olarak sunduğu bir belge gönderdi. Yüksek Temsilci Christian Schmidt’in raporlarına paralel olarak daha önce yapılan benzer başvurular gibi bu belge de Yüksek Temsilcilik Ofisinin meşruiyetini sorgulamaktadır.

Belge, Boşnakları İslami hâkimiyet yanlıları olarak gösteren ve Sırp Cumhuriyeti’ni sözde İslamcı tehdide karşı Hristiyanlığı ve Avrupa’yı savunan son kale biçiminde sunan anlatıları yeniden üretmektedir. Belgede şu ifadeler yer almaktadır:

“Bosna-Hersek’te Boşnakların tam hâkimiyet kurma ihtimali Sırplar ve Hırvatlar arasında büyük bir korku ve kaygıya yol açmaktadır. Bu durum aslında Avrupa’nın büyük bölümünü de endişelendirmelidir; çünkü Boşnak toplumu içerisinde önemli radikal İslam odakları bulunmaktadır.”

Özellikle endişe verici olan, Dodik’in bu anlatıları Amerika Birleşik Devletleri de dâhil olmak üzere uluslararası alanda yaygınlaştırması ve mağdur ile failin rollerini tersine çevirmeye çalışmasıdır. Dodik, “Srebrenitsa’da binlerce Sırp’ın öldürüldüğünü” iddia etmiş; öldürülen 8 binden fazla Boşnak erkek ve erkek çocuğuna ilişkin kapsamlı biçimde belgelenmiş ölüm sayısını ise “kimsenin kanıtlayamadığı bir klişe” olarak reddetmiştir.

Gerçekliğin Tersine Çevrilmesinin Tehlikeleri

Bu inkârcı ve suçları yücelten anlatılar, yalnızca soykırımdan sağ kurtulanlar ve kurbanların aileleri açısından derin bir aşağılanma anlamına gelmemektedir. Aynı zamanda son derece tehlikelidir; çünkü tarihsel gerçekliği tersine çevirerek failleri mağdur gibi göstermektedir.

Oysa gerçek bunun tam tersidir. Bugün Sırp Cumhuriyeti’ni oluşturan toprakların önemli bir bölümü, Sırp olmayan ve ağırlıklı olarak Boşnak Müslümanlardan oluşan nüfusun sistematik zulüm, toplu katliam, tehcir, tecavüz ve yıkım kampanyaları yoluyla etnik olarak temizlendiği bölgelerden oluşmaktadır. Srebrenitsa ve benim doğduğum şehir olan Vişegrad bunun en açık örnekleri arasındadır.

Savaştan önce Vişegrad, Bosna-Hersek’in doğusunda etnik açıdan çeşitli bir kasabaydı. Nüfusun yaklaşık yüzde 63,5’ini Boşnaklar, yüzde 33’ünü ise Sırplar oluşturuyordu. 2013 nüfus sayımına gelindiğinde belediyenin nüfusu 21.199’dan 10.668’e düşmüştü. Boşnakların nüfus içindeki oranı yüzde 9,8’e gerilerken Sırpların oranı yüzde 87,5’e yükselmişti. Bu tablo, 1992–1995 savaşı sırasında yürütülen etnik temizlik kampanyasının kalıcı demografik sonuçlarını açıkça ortaya koymaktadır.

Vişegrad, cinayet, işkence, kitlesel tecavüz ve çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 120’den fazla sivilin Haziran 1992’de yakılarak öldürülmesi de dâhil olmak üzere savaşın en ağır vahşetlerinden bazılarına sahne oldu.

1992’den önce burada yaşayan 13 binden fazla Boşnaktan yaklaşık 3 bini öldürüldü. Geri kalanların neredeyse tamamı ise daha sonra etnik temizlik kampanyası olarak adlandırılacak süreçte bölgeden sürüldü.

Birçok kurban, şehrin simgelerinden biri olan Mehmed Paşa Sokolović Köprüsü’nde infaz edildi. Bu 16. yüzyıl Osmanlı köprüsü, Ivo Andrić’in “Drina Köprüsü” adlı eserinde ölümsüzleştirilmiştir. Hayatta kalanlar, bazıları cansız, bazıları ise hâlâ güçlükle hayatta olan bedenlerin Drina Nehri’nin turkuaz sularında sürüklendiğini ve 1992 yazında nehrin kanla kırmızıya döndüğünü gördüklerini anlatmıştır.

Temmuz 2009’da Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, Milan Lukić ile kuzeni Sredoje Lukić’i Vişegrad’da işlenen insanlığa karşı suçlar ile savaş hukukunun ve teamüllerinin ihlalinden suçlu buldu. Bu suçlar arasında Pionirska Sokağı ve Bikavac’ta gerçekleştirilen vahşet eylemleri de bulunuyordu.

Mahkeme, Milan Lukić’i ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Lukić, Beyaz Kartallar ya da İntikamcılar adıyla da bilinen Bosnalı Sırp paramiliter grubun lideriydi. Bu grup, 1992–1995 savaşı sırasında Vişegrad’daki Boşnak sivil nüfusa karşı yürütülen terör kampanyasını gerçekleştirmek üzere yerel polis ve askerî birliklerle koordinasyon içerisinde faaliyet gösteriyordu.

Savaştan önce ve savaş sırasında polis memuru olan ve kuzeninin paramiliter grubuna katılan Sredoje Lukić’in ise Pionirska Sokağı’ndaki bir evin yakılmasına önemli ölçüde katkıda bulunduğu tespit edildi. Kendisi nihayetinde 27 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Kararı açıklayan Mahkeme Başkanı Patrick Robinson şu ifadeleri kullandı:

“İnsanın insana karşı işlediği insanlık dışı eylemlerin ne yazık ki fazlasıyla uzun, acı ve sefil tarihinde, Pionirska Sokağı ve Bikavac yangınları en üst sıralarda yer almalıdır.”

Robinson bu sözleriyle, savunmasız sivillerin yanan evlere kapatılması ve akıl almaz bir acı içinde ölüme terk edilmesindeki olağanüstü vahşete, planlılığa ve zalimliğe vurgu yaptı.

Milan ve Sredoje Lukić doğrudan cinsel şiddet suçlamasıyla yargılanmamış olsalar da mahkeme kararı, tecavüz ve cinsel şiddetin Vişegrad’daki Boşnak sivil nüfusa karşı yürütülen daha geniş kapsamlı zulüm, etnik temizlik ve terör kampanyasının ayrılmaz parçaları olduğunu belgelemektedir.

Milan Lukić, bugün Dodik ve diğer Sırp Cumhuriyeti yetkililerinin ileri sürdüğü anlatılara çarpıcı biçimde benzeyen bir şekilde, mağdur ile failin rollerini tersine çevirmeye çalıştı. Ömür boyu hapis cezasını çekerken Sırbistan’da “Lahey Mahkûmunun İtirafı” adlı bir kitap yayımladı.

Bu kitapta kendisinin ve Beyaz Kartallar birliğinin Vişegrad’da işlediği cinayet, tecavüz ve işkence gibi suçları, başka bir şehir olan Gorajde’de Sırplara karşı gerçekleştirildiğini iddia ettiği “Müslüman terörü” olarak sundu.

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ile Bosna-Hersek Mahkemesi’nin kararları, hayatta kalanların ve tanıkların ifadeleri, Sırp paramiliter birliklerinin üyeleri tarafından yapılan itiraflar ve toplu mezarların bulunmaya devam etmesi gibi ezici miktardaki kanıta rağmen Vişegrad’daki Sırp nüfusun çoğunluğu ve yerel yetkililer, burada cinayet, işkence ve sistematik tecavüz suçlarının işlendiğini inkâr etmeyi sürdürmektedir.

Gazeteci Emma Graham-Harrison’ın 2018 yılında The Guardian’da ifade ettiği üzere, söz konusu çevreler, “şehirlerini Müslüman çoğunluğa sahip bir yerden etnik Sırpların ağır biçimde hâkim olduğu bir şehre dönüştüren ölüm kampanyasını yalnızca unutmaya değil, yaşananların bütün izlerini silmeye kararlıdır.”

Yerel makamlar, hayatta kalanların kurbanları anma ve vahşet eylemlerinin gerçekleştirildiği yerleri işaretleme yönündeki girişimlerini defalarca engellemiştir. Bunun yerine, savaş sırasında Bosnalı Sırp güçlerin yanında savaşan Rus gönüllülere adanan bir anıt inşa etmişlerdir.

Ayrıca her yıl 12 Nisan’da, 1993 yılında Vişegrad yakınlarında öldürülen üç Rus savaşçının anısına “Rus Gönüllüler Günü”nü anmayı sürdürmektedirler.

Bu Söylemler Daha Kötüsünün Zeminini mi Hazırlıyor?

Bütün bu nedenlerle ve soykırım inkârının yeniden kitlesel şiddet yaşanması riskinin en güçlü göstergelerinden biri olarak geniş ölçüde kabul edilmesi sebebiyle, bu anlatılarla mücadele etmek hayati önem taşımaktadır.

Benim gibi hayatta kalanlar, bu tür söylemlerin ne kadar tehlikeli olabileceğini doğrudan deneyimlerimizden biliyoruz. Çünkü bu söylemlerin son kez yaygınlaştığında nelere yol açtığını hatırlıyoruz: zulme, etnik temizliğe ve nihayetinde soykırıma.

Bu nedenle söz konusu anlatılar yalnızca siyasi söylem olarak geçiştirilemez. Bunlar, geçmişte kitlesel vahşetlerin zeminini hazırlayan fikirleri yeniden canlandırmaktadır.

Amerikalı tarihçi Deborah Lipstadt’ın Holokost inkârı üzerine kaleme aldığı öncü eserinde belirttiği gibi, inkârcılığın en yıkıcı etkilerinden biri “şüphe tohumları ekmesidir.”

Yalanların karşılıksız bırakılması, zaman içinde tarihsel kayıtların aşınmasına ve toplumların gelecekteki vahşetleri tanıma ve önleme kapasitesinin zayıflamasına yol açmaktadır.

Bu nedenle inkârcılıkla mücadele etmek yalnızca tarihsel doğruluğun korunması meselesi değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur.


TUİÇ Akademi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Srebrenitsa’ya Dair Hatıralarım: Taş Kesilmiş Acıdan Hayatın Zaferine

Bosna Hersek Reis-ül Uleması Husein Kavazovic AVAZ gazetesinde Srebrenitsa'ya...

Ankara Zirvesi ve NATO 3.0: İttifakın Yeni Stratejik Kimliği

8 Temmuz 2026 tarihli Ankara Zirvesi Bildirisi, NATO’nun yalnızca...

Çin Faktörü: Türkiye’nin NATO’ya Girişinden NATO’daki Geleceğine

Türkiye’nin NATO üyeliği çoğu zaman Sovyet tehdidi, Truman Doktrini...

Savaşın Sisi: Güç Sarhoşluğu Neden Hep Yanıltır?

Savaşın öngörülemezliği, savaş yanlısı siyasete karşı en güçlü argümandır....