Bosna-Hersek Sandığa Giderken Devletin Geleceğini Kim Temsil Ediyor?

Bosna-Hersek 4 Ekim 2026’da genel seçimlere gidiyor. Devlet Başkanlığı Konseyi, devlet ve entite parlamentoları, Republika Srpska Başkanlığı ve Federasyon’daki kanton meclisleri için yapılacak seçimler, ülkenin farklı yönetim katmanlarını yeniden şekillendirecek. Ancak benim üzerinde durmak istediğim mesele, hangi ismin hangi koltuğa oturacağından daha geniş: Bosna-Hersek’in geleceğini temsil etme iddiası, vatandaşlarına nasıl bir hayat öneriyor? Devletin devamlılığını savunmakla onun adil, işler ve hesap verebilir olmasını istemek arasındaki bağ kurulmadığında, seçimler mevcut sorunların yeni temsilcilerle sürdürülmesine dönüşebilir.

Türkiye’de Bosna-Hersek’i tartışırken tarihsel yakınlığımızın sağladığı duyarlılığa, bugünün siyasi ayrıntılarını anlama sorumluluğunu da eklemeliyiz. Boşnakların güvenliği ve ülkenin toprak bütünlüğü konusundaki hassasiyet, belirli bir partinin bütün tercihlerini onaylama zorunluluğu doğurmaz. Ben Bosna-Hersek’in bütünlüğünü, tüm vatandaşlarının eşit biçimde sahiplenebileceği ortak bir siyasal gelecek olarak önemsiyorum. Bu yaklaşım, Boşnakların tarihsel tecrübesini ve güvenlik kaygılarını ciddiye alırken, Sırp ve Hırvat vatandaşların aidiyetini de aynı devletin geleceğinin bir parçası olarak görmeyi gerektiriyor.

Seçimin kurumsal yapısı, bu ortak geleceğin önündeki güçlüğü gösteriyor. Federasyon’daki seçmen, Başkanlık Konseyi için Boşnak veya Hırvat üyelik yarışlarından birinde oy kullanabilir; Sırp üye ise Republika Srpska’dan seçilir. Böylece ortak devletin en görünür makamı, etnik kimlik ile coğrafyanın birbirine bağlandığı ayrı yarışlardan oluşuyor. Bosna-Hersek Başkanlık Konseyi’nin mevcut Sırp üyesi Željka Cvijanović’in daha 15 gün önce soykırım suçlusu Mladić’in tabutunu öptüğünü de not etmek gerekiyor. Devletin en üst makamındaki bir kişi, devletin varlığını ortadan kaldırmaya çalışan birini kahraman olarak görüyor. Böyle bir düzen içinde adaylar hem kendi seçim çevrelerini ikna etmek hem de bütün ülke adına konuşmak durumunda. Seçimden sonra birlikte çalışması gereken isimlerin kampanya sırasında birbirlerinin meşruiyetini aşındırması, yönetme kapasitesini sandık kurulmadan önce daha da zayıflatıyor.

Başkanlık yarışlarının görünürlüğü, parlamentoların ve kantonların önemini gölgede bırakmamalı. Seçmen aynı gün farklı düzeylerde temsilciler belirlerken, seçim sonrası sorumluluğun da bu kurumlar arasında izlenebilmesi gerekir. Bir hizmet aksadığında yetkinin kimde olduğunu bilmek, hesap sormanın ilk koşuludur. Karmaşık bir yönetim düzeni, bütün başarısızlıkların açıklaması olarak kullanıldığında, siyasetçiler kendi kararlarının sonuçlarından uzaklaşabilir. Bu nedenle, seçim gazeteciliğinin adayların sözlerini aktarmanın ötesine geçerek vaatlerin hangi kurumun yetki alanına girdiğini göstermesini değerli buluyorum. Vatandaşa vaat edilen değişimin nerede ve kim tarafından gerçekleştirileceği açık olmalıdır. Aksi halde seçmen, verdiği oyun hangi kamu politikasını değiştirebileceğini değerlendirmekte zorlanır.

Rekabeti üç halk arasında basit bir çekişmeye indirgemek yanıltıcıdır. Boşnak üyelik yarışında Denis Bećirović, Bakir Izetbegović, Semir Efendić ve Fahrudin Radončić yer alıyor. Hırvat üyelikte Darijana Filipović, Zdenko Lučić ve Slaven Kovačević yarışırken, Sırp üyelikte Željka Cvijanović, Marinko Božović ve Nebojša Vukanović karşı karşıya geliyor. Bu tablo, her topluluğun kendi içinde farklı siyasi seçeneklere sahip olduğunu gösteriyor. Etnik kimlikler, seçmen davranışını anlamak için önemlidir; fakat bütün siyasal tercihleri açıklayacak kadar kapsayıcı değildir.

Boşnak üyelik yarışı bu açıdan dikkat çekici. N1’in aktardığı 20 Eylül tarihli Tuzla konuşmasında Izetbegović yaklaşan zor dönemi ancak SDA’nın taşıyabileceğini savunuyor. Aynı gün SDP’nin Velika Kladuša toplantısına ilişkin açıklamasında ise aile desteği, hizmetler, kalkınma ve gençlerin ülkede kalması öne çıkıyor. Bunlar partilerin kendi kampanya anlatılarıdır; başarılarının bağımsız kanıtları olarak değerlendirilemez. Benim bu söylemlere yönelteceğim soru aynı: Devleti koruma veya vatandaşın hayatını iyileştirme iddiası, hangi bütçe, uygulama takvimi ve denetim mekanizmasıyla karşılık bulacak?

Hırvat üyelik yarışını değerlendirirken de temsil kaygılarını küçümsemeyen, vatandaşlık ilkesinden vazgeçmeyen bir yaklaşım gerekiyor. Bir topluluğun siyasal olarak etkisizleştirildiğini düşünmesi, ortak kurumlara olan güvenini zedeler. (Halihazırda Hırvatların Zagreb’e bağlılığı Sarajevo’ya bağlılıklarından fazladır diye tahmin ediyorum.) Buna karşılık, herhangi bir partinin kendisini o topluluğun tek meşru sözcüsü olarak sunması da demokratik çoğulculuğu daraltır. Bosna-Hersek’in ihtiyacı, kimlik güvenceleri ile bireysel hakların birlikte tartışılabildiği bir siyasal alan. (Kendisini Boşnak, Hırvat veya Sırp olarak tanımlamayan birisi Cumhurbaşkanlığı Konseyi başta olmak üzere birçok pozisyona aday bile olamıyor.) Seçmenin önüne sürekli varoluşsal tercihler konulduğunda, temsilcilerin somut performansını sorgulamak giderek daha zorlaşıyor.

Republika Srpska’daki muhalefet tartışmaları ise değişimin yalnızca aday çıkarmaktan ibaret olmadığını gösteriyor. Yine N1’in 21 Eylül haberine göre Igor Crnadak, muhalefetten seçim sonrasında SNSD ile hükümet kurmayacağına ilişkin açık güvence istiyor. Branko Blanuša’nın entite başkanlığı adaylığına verilen desteğin netleştirilmesini talep ediyor. Bu çağrıdan çıkarılabilecek sonuç, seçmenin önündeki belirsizliğin seçim sonrası ittifaklarını da kapsadığıdır. İktidara itiraz eden bir hareket, ortak yönetim ilkelerini açıklamadığında, değişim talebinin hangi siyasi sonuca dönüşeceği belirsiz kalır.

Burada iki farklı ölçütü birlikte korumamız gerektiğini düşünüyorum. Bir partinin Bosna-Hersek’in ortak kurumlarına yaklaşımı, demokratik sorumluluğunun temel göstergelerinden biridir. Ancak ülke bütünlüğünü savunduğunu söylemesi, o partiyi yolsuzluk, kayırmacılık veya kötü yönetim eleştirilerinden muaf tutamaz. Aynı şekilde, bir entitedeki iktidara karşı çıkmak da kendiliğinden bütün ülkeyi kapsayan demokratik bir program üretmez. Seçim sonrasında kurulacak ortaklıkların değeri, hangi liderleri bir araya getirdikleri kadar, hangi kurallara bağlı kalacaklarını önceden açıklamalarıyla da ölçülmelidir.

Bu seçimlerin somut yeniliklerinden biri, oy verme ve sayım sürecindeki teknolojik dönüşümdür. Bu seçimde ilk kez biyometrik seçmen doğrulaması, optik pusula tarayıcıları ve elektronik sonuç aktarımı kullanılacak. Ancak Merkez Seçim Komisyonu, 11 Eylül’deki deneme seçimlerinde bazı merkezlerin test pusulalarının zamanında ulaştırılamaması nedeniyle açılamadığını da duyurdu. Bu aksaklık seçimlerin başarısız olacağını göstermez, hazırlık ve lojistiğin önemini gösterir. Teknolojinin güven üretmesi, bağımsız gözlem, açık prosedürler ve anlaşılır itiraz yollarıyla desteklenmesine bağlıdır.

Kampanyanın dili de bu güvenin bir parçasıdır. Merkez Seçim Komisyonu, resmî kampanya başlamadan önce nefret söylemi yasağını hatırlattı ve ihlaller karşısında yaptırım uygulama yetkisini vurguladı. Bu uyarının önemi, siyasi rekabetin sınırlarını çizmesinde yatıyor. Rakibin programını eleştirmek demokratik tartışmayı besler ve bir topluluğun varlığını veya aidiyetini sorunlaştırmak ise seçimden sonra da sürecek bir güvensizlik üretir. Ortak ülkeye bağlılık iddiası, karşıt görüşteki vatandaşın güvenliğini ve siyasal katılımını koruma sorumluluğunu da içermelidir. Bu sorumluluk, seçim kazanıldığında başlayacak bir yükümlülük olarak ertelenemez.

Seçim güvenliği tartışılırken programların niteliği de göz ardı edilmemeli. BIRN Bosna-Hersek’in yayın organı Detektor’un 16 Eylül tarihli araştırması partilerin eğitim vaatlerini incelemiş. Görüştüğü uzmanlar eğitimin kampanyalarda yeterince öncelik kazanmadığını vurguluyor. Araştırmada dijitalleşme, fırsat eşitliği ve istihdamla bağlantı gibi vaatler bulunmasına rağmen, uygulama iradesi sorgulanıyor. Bence bu, seçimleri değerlendirmek için güçlü bir başlangıç noktasıdır. Çocuğun eğitimine ilişkin somut bir politika ortaya koyamayan siyaset, ülkenin geleceğini hangi içerikle savunabilir? Eğitim bütçesi ve öğretmenlerin çalışma koşulları, devletin geleceği tartışmasının merkezinde yer alması gereken konulardan biridir. Detektor

Göç ve diaspora boyutu da aynı nedenle önemlidir. Merkez Seçim Komisyonu’nun 30 Temmuz tarihli kararında, ülke dışından oy kullanacak seçmenler için oluşturulan listeye 48.074 kişinin alınacağı açıklandı. Bu sayı diasporanın toplam büyüklüğünü veya sandığa katılımını göstermiyor; belirli bir kayıt sürecinin sonucunu gösteriyor. Zira Bosna-Hersek diasporası neredeyse ülke nüfusu kadar büyük. Dolayısıyla buradan doğrudan ilgisizlik ya da güçlü bir seferberlik sonucu çıkarmak doğru olmaz. Asıl soru, ülke dışında yaşayan vatandaşların Bosna-Hersek’le kurduğu ilişkinin siyasal kurumlar tarafından nasıl karşılandığıdır.

Diasporayı yalnızca para gönderen, yazın memleketine gelen veya seçim döneminde hatırlanan bir topluluk olarak görmek yetersizdir. Ulusötesi bağlar, ekonomik kaynakların yanı sıra mesleki bilgi, toplumsal deneyim ve farklı yönetim beklentileri de taşıyabilir. Bununla birlikte, yurt dışında yaşamak kimseyi otomatik olarak daha demokratik yapmaz. Diaspora içinde de farklı siyasi eğilimler vardır. İhtiyaç duyulan, bu çeşitliliği kabul eden ve katılımı seçim gününe sıkıştırmayan bir ilişkidir. Ülkesinden ayrılmış bir vatandaşın aidiyeti ile ülkede kalan vatandaşın gündelik beklentileri arasında karşıtlık kurmak, ortak geleceği daraltır.

Bu nedenle seçim sonrasında göçü azaltma vaatlerini değerlendirirken yalnızca yeni istihdam sayılarına bakmamak gerekir. İşe erişimin adil olup olmadığı, mesleki ilerlemenin parti bağlantısına ihtiyaç duyup duymadığı ve kamusal hizmetlerin öngörülebilirliği de sorgulanmalıdır. İnsanların başka ülkelerde hayat kurma kararını yalnızca ücret farkına indirgemek, siyasal güven boyutunu göz ardı eder. Benim önerim, partilerin gençlerin ülkede kalmasına ilişkin hedeflerini ölçülebilir göstergelerle açıklaması ve bunları düzenli olarak kamuoyuna sunmasıdır. Böylece göç, seçim konuşmalarında üzüntüyle anılan bir başlık olmaktan çıkarak denetlenebilir bir politika alanına dönüşebilir.

Avrupa Birliği perspektifi ve Türkiye’nin yaklaşımı da bu somut ölçütler üzerinden değerlendirilmelidir. Avrupa kurumları, Bosna-Hersek’te demokratik standartları yalnızca kriz dönemlerinde hatırlanan taleplere dönüştürmemelidir. Türkiye açısından ise tarihsel yakınlığın en güçlü karşılığı, ülkenin bütünlüğüyle birlikte kurumlarının kapasitesini ve toplumsal çoğulculuğunu desteklemek olacaktır. Eğitim, yerel kalkınma ve ekonomik işbirliği farklı toplulukların ortak devletten yarar gördüğü alanları genişletebilir. Bosna-Hersek’le kurduğumuz ilişkinin kişilere ve seçim sonuçlarına aşırı bağımlı hale gelmemesi, uzun vadeli dostluğun da gereğidir.

4 Ekim akşamı elbette oy oranlarını ve kazanan isimleri konuşacağız. Benim asıl bakacağım şey, ortaya çıkan tablonun nasıl bir yönetim sorumluluğuna dönüştürüleceği olacak. Koalisyon görüşmeleri kamuoyuna açık hedefler üretecek mi? Seçim güvenliği için kurulan mekanizmalar sonuçlara duyulan güveni artıracak mı? Eğitim, göç ve kamusal hizmetler yeniden tali gündemlere mi itilecek? Bosna-Hersek’in geleceğini temsil etme iddiası, bu sorulara verilecek yanıtlarla sınanmalı. Devletin devamlılığı, vatandaşlarının o devlet içinde adil ve onurlu bir hayat kurabileceklerine inanmasıyla güçlenir.


TUİÇ Akademi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Afrika Kıtası Konumunu ve Geleceğini Yeniden Şekillendirebilecek mi?

Afrika kıtası, yaklaşık 1,5 milyar nüfusuyla dünyanın en büyük...

2026 Bosna-Hersek Seçimleri: Değişen Aktörler, Değişmeyen Dayton Matematiği

Bosna-Hersek'te 4 Ekim 2026'da gerçekleştirilen genel seçimleri yalnızca "kim...

Bildiri Çağrısı | Alija Izetbegoviç’in Hayatı, Düşüncesi ve Mirası Uluslararası Konferansı

Bildiri özeti gönderimi için son başvuru tarihi 30 Eylül...

Avrupa Birliği Türkiye Gümrük Birliği Anlaşması: Kamu Alımları ve Hizmet Sektörü

Bilindiği üzere Türkiye 1.Ocak.1996 tarihinden bu yana 1/95 sayılı...