İbrahim Ekseninin Sonu: Yeni Orta Doğu İçin Farklı Vizyonlar

İbrahim Ekseninin Sonu: Arap Körfezi Ülkeleri ve İsrail, Yeni Orta Doğu İçin Farklı Vizyonlara Sahip

2024 ilkbaharında İran, tarihinde ilk kez doğrudan İsrail topraklarını hedef alarak rakibine 300’den fazla insansız hava aracı ve füze fırlattı. Amerika Birleşik Devletleri, Birleşik Krallık, Fransa ve Ürdün güçleri bu saldırıları hızla engelledi. Körfez başkentlerinde verilen mesaj açıktı: İran İsrail’e saldırdığında, ABD öncülüğündeki yanıt hızlı ve kolektif olacaktır. Ancak geride rahatsız edici ve dile getirilmeyen bir soru kaldı: İran Körfez’e saldırırsa ne olacaktı?

Bu soru artık yanıtlanmış durumda. ABD ve İsrail, Körfez hükümetlerinin karşı çıktığı 28 Şubat saldırılarıyla İran’a karşı savaşı başlattığında, İran da Körfez Arap ülkelerinin havaalanlarını, limanlarını, petrol tesislerini ve tuzdan arındırma tesislerini hedef alarak karşılık verdi. ABD güçleri bazı saldırıları engellemeye yardımcı olmuş olsa da, bölgenin küresel iş dünyası için güvenli liman imajı zarar gördü, ki İran rejiminin hedeflerinden biri de buydu. İran ayrıca Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatarak Bahreyn, Kuveyt ve Katar’ın ihracatını tamamen durdurdu; Umman, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin ihracatını ise ciddi şekilde sekteye uğrattı.

Yaklaşık on yıldır Körfez ülkeleri, İran’la ilgili krizlerde tarafsız görünmeye çalışarak, Washington ile derin savunma ilişkileri geliştirerek ve askeri gerilimi önlemek amacıyla Tahran ile iletişim kanallarını açık tutarak güvenliklerini korumaya çalışıyordu. Ancak şimdi Körfez hükümetleri bu üç stratejiyi de yeniden değerlendiriyor; hatta bazı durumlarda tamamen terk etmeyi düşünüyor.

Ayrıca ABD ve İsrail’in benimsediği bir varsayımı da reddediyorlar: Körfez ülkelerinin, İsrail üstünlüğüne dayalı bölgesel bir güvenlik mimarisine entegre edilebileceği fikrini. Bu yaklaşım, İsrail’in komşularına karşı belirleyici askeri üstünlüğünü koruduğu, sınır ötesi operasyon özgürlüğüne sahip olduğu ve diğer aktörlerin uymak zorunda kalacağı şartları belirlediği bir düzen öngörüyordu. Böyle bir yapı ABD ve İsrailli liderler açısından mantıklı görünüyordu. İsrail ile Körfez Arap ülkeleri, İran’ın nükleer programına ve Irak, Lübnan ve Yemen’deki istikrarsızlaştırıcı müttefiklerine karşı ortak bir tutuma sahipti. Birlikte hareket ederek ortak tehdit olarak gördükleri İran’ı caydırabileceklerine inanıyorlardı.

Ancak İran’daki mevcut savaş, İsrail’in bölgesel hakimiyet arayışının Körfez’i doğrudan risk altına soktuğunu açık biçimde ortaya koydu. İsrail, hedeflerine ulaşmak için önleyici savaş yürütmeye fazla istekli ve komşu ülkelerin çıkarlarını göz ardı etme konusunda fazla rahat davranıyor. Bu nedenle birçok Körfez lideri artık kendilerini koruyabilmek için alternatif yollar aramaya kararlı görünüyor. Yeni bir bölgesel düzen kurmak kolay olmayacaktır; ancak Körfez ülkeleri şimdiden silah tedarikçilerini ve güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirmeye başlamış durumda. Kendi kaderleri üzerinde daha fazla söz sahibi olabilmek için ise hem askeri hem diplomatik açıdan aralarındaki koordinasyonu güçlendirmeleri gerekecektir.

DÜŞMANIMIN DÜŞMANI

Normalleşme anlaşmaları, Amerika Birleşik Devletleri’nin Körfez hükümetlerini, İsrail’in komşuları üzerinde kalıcı bir üstünlüğe sahip olması gerektiği fikrine dayanan bölgesel düzene entegre etmek için kullandığı mekanizmalardan biri haline geldi. On yıllar boyunca tüm Körfez ülkeleri, İsrail’i ancak işgal altındaki Filistin topraklarından çekilmesi durumunda resmen tanıyacaklarını taahhüt etmişti. Nitekim tüm Arap devletleri bu taahhüdü, 2002 yılında Arap Barış Girişimi’ni imzalayarak ve sonraki yıllarda da destekleyerek pekiştirmiştir.

Ancak son on yıl içerisinde bazı Körfez ülkeleri, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkına ilişkin meseleleri geri plana iterek İsrail ile ilişkilerini normalleştirdi ya da bunu değerlendirmeye başladı. Böylece Filistinli liderlerin önemli diplomatik kozları zayıflatılmış oldu. Özellikle Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkeler açısından normalleşme; gelişmiş Amerikan ve İsrail askeri teknolojilerine erişim, İsrail ile ticari anlaşmalar ve Washington’un bölgesel güvenlik mimarisine daha derin şekilde entegre olma fırsatı anlamına geliyordu. Örneğin, ilk Trump yönetimi İsrail ile normalleşme anlaşmasını teşvik etmek amacıyla BAE’ye F-35 Lightning II savaş uçakları satmayı kabul etmişti. (Satış süreci daha sonra Biden yönetimi döneminde duraksasa da normalleşme anlaşması yürürlüğe girdi.) ABD ayrıca Suudi Arabistan ile Riyad’ın İsrail ile ilişkileri normalleştirmesi şartına bağlı bir savunma anlaşması müzakere ediyordu.

Bununla birlikte, İsrail ile ilişkileri normalleştirmeye hazır olan Körfez başkentleri dahi, İsrail’in bölgesel hakimiyetini doğrudan ya da dolaylı biçimde destekleme fikrini hiçbir zaman tam anlamıyla benimsemedi. İsrail’in zaten birçok Arap ülkesiyle sorunlu ilişkileri vardı ve 7 Ekim 2023 Hamas saldırısı sonrasında verdiği tepki bölgedeki konumunu daha da zayıflattı. İsrail, Gazze’de yürüttüğü operasyonlarda 70 binden fazla Filistinlinin ölümüne yol açtı; Batı Şeria’yı ilhak etmeye yöneldi; Lübnan ve Suriye’yi bombalayarak her iki ülkeye de askeri operasyonlar düzenledi. Eylül 2025’te ise İsrail, Doha’daki bir konutu hedef alan ölümcül saldırılar gerçekleştirerek Katar egemenliğini ihlal etti. Amaç, ABD arabuluculuğunda yürütülen müzakerelere katılmak üzere orada bulunan Hamas üyelerini öldürmekti.

Körfez liderleri için işlerin yeniden normale dönmesi hayati önemdedir.

Körfez liderleri açısından İran savaşı, çıkarlarının İsrail’inkiyle örtüşmediğinin en güncel ve belki de en açık göstergesidir. Birçoğu, İsrail’in Trump yönetimini 28 Şubat’ta İran’a saldırmaya ikna ettiğine ve sonuçta Körfez ülkelerinin istemedikleri bir savaşın bedelini ödemek zorunda kaldığına inanmaktadır. Çatışmadan önceki aylarda Körfez hükümetleri ABD’ye İran’a saldırmaktan kaçınması ve bunun yerine İranlı liderlerle müzakere yürütmesi yönünde tavsiyelerde bulunmuştu. Körfez ülkeleri, hem kamuoyu önünde hem de arka kapı diplomasisi yoluyla, topraklarının İran’a karşı operasyon üssü olarak kullanılmasına izin vermeyeceklerini açık biçimde iletmişti. Hatta gerilimi önlemek amacıyla yıllardır İran ile ilişkilerini geliştirmeye çalışıyorlardı. Örneğin, Riyad, yaklaşık on yıllık gerilimin ardından 2023 yılında Tahran ile bir yumuşama anlaşması imzalamıştı.

Ancak bu çabalar İran saldırılarından korunmalarını sağlamadı. ABD-İsrail saldırılarının başlamasından yalnızca birkaç saat sonra İran tüm Körfez ülkelerini hedef aldı. Tahran açısından belirleyici olan unsur, Körfez hükümetlerinin niyeti ya da ilk saldırıların Körfez topraklarından gerçekleştirilip gerçekleştirilmediği değildi. Asıl mesele, Körfez ülkelerinin ABD ve İsrail operasyonlarını mümkün kılan güvenlik mimarisi içindeki konumlarıydı. İlgili aktörler tarafından tanınmayan bir tarafsızlık, samimi biçimde sunulsa bile, pratikte işlevsizdir. İran’a göre, ABD üslerine ev sahipliği yapan, Amerikan ordusuyla ortak eğitimler düzenleyen ve Amerikan silahları satın alan Körfez ülkeleri tarafsız kabul edilemez.

Çatışma zamanla bir yıpratma savaşına dönüşürken, Körfez ülkeleri üç ana gruba ayrıldı. Umman’ın yaklaşımı en açık şekilde temkinli tutumu yansıtmaktadır. İran’ın Duqm Limanı’na yönelik saldırılarına rağmen Maskat yönetimi, ABD-İsrail saldırılarında öldürülen selefinin ardından göreve gelen İran’ın yeni dini liderini resmen tebrik etti ve tüm savaşan tarafların saldırılarını kınayan bir açıklama yayımladı. Buna karşılık Birleşik Arap Emirlikleri, Körfez ülkeleri arasında en yoğun İran saldırılarına maruz kalan ülke olarak, savaş öncesinde Tahran ile yeniden yakınlaşma yönünde attığı adımların sonuçsuz kaldığı kanaatine varmış görünmektedir. BAE, İran pasaportu taşıyan çoğu kişinin ülkeye girişini ya da transit geçişini yasakladı; Hürmüz Boğazı’nın güvenliğini sağlamak amacıyla ABD öncülüğündeki askeri girişimlere katılmaya açık olduğunu gösterdi ve ABD ile İsrail’le ikili ilişkilerini daha da derinleştirme niyetini net biçimde ortaya koydu. İsrail ile ilişkileri normalleştiren Bahreyn de genel olarak BAE’nin daha sert çizgisine yakın bir tutum aldı. Kuveyt, Katar ve Suudi Arabistan ise Umman ile BAE arasındaki bir yaklaşımı benimsedi.

Bu farklılıklar yeni değildir. Bunlar, tehdit algıları, risk toleransları ve Körfez içi rekabetler konusundaki uzun süredir devam eden ayrışmaları yansıtmaktadır. Ayrıca Körfez hükümetleri, gelecekte nasıl bir bölgesel düzen istedikleri konusunda kendi içlerinde de çelişkiler yaşamaktadır. Liderler, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasını ve ticaretin normale dönmesini umutsuzca istemektedir. Ancak aynı zamanda İran mevcut haliyle bırakılırsa gelecekte de Körfez’i hedef alma kapasitesine ve isteğine sahip olacağından endişe etmektedirler. Tarihsel olarak Körfez ülkelerinin birlikteliği en çok akut kriz dönemlerinde güçlenmiş; uzun vadeli stratejik uyuma ise nadiren dönüşebilmiştir. Ancak son kriz, yakın geçmişteki hiçbir gelişmenin ortaya çıkarmadığı kadar temel güvenlik sorularını gün yüzüne çıkarmıştır.

ÇOK KUTUPLU DÜZENE DOĞRU

İran’dan gelen saldırılar, Körfez ülkelerinin aralarındaki ayrışmaları aşarak kendilerine ait bir güvenlik mimarisi oluşturmaları için bir katalizör işlevi görebilir. On yıllar boyunca Körfez ülkeleri güvenliklerini Washington ile yaptıkları bir tür takasa dayandırdı: Körfez ülkeleri enerji, sermaye ve askeri üs imkânı sağlıyor; karşılığında ise çeşitli hukuki düzenlemelere dayanan, en azından örtük bir Amerikan koruma garantisi elde ediyordu. Bahreyn, Kuveyt ve Suudi Arabistan, ABD tarafından “NATO dışı önemli müttefik” olarak tanımlanmıştır. Umman, 1980 tarihli tesis anlaşması kapsamında ABD’ye çeşitli askeri hava üslerine erişim sağlarken; Bahreyn, 1991 anlaşması çerçevesinde ABD Beşinci Filosu’na ev sahipliği yapmaktadır. İsrail’in 2025 yılında Katar’ı bombalamasının ardından Trump yönetimi, Katar’ın savunulmasını taahhüt eden bir başkanlık kararnamesi imzalamıştır. Bu düzenlemelerin hiçbiri ABD’yi hukuken askeri müdahaleye zorlamasa da, dış saldırılara karşı yardım beklentisini makul hale getirmiştir.

ABD Başkanı Barack Obama’nın 2011’de “Asya’ya yönelme” stratejisini açıklamasından bu yana Körfez ülkeleri, Amerikan güvenlik desteğinin zamanla azalmasından endişe duymaktadır. Ancak Washington’un sağladığı ölçekte güvenlik desteğini başka hiçbir aktör sağlayamamaktadır. Bölge; silahlar, savaş uçakları, deniz platformları, bakım hizmetleri, eğitim ve en önemlisi ileri askeri teknolojiler konusunda büyük ölçüde ABD’ye bağımlıdır.

Bu nedenle Orta Doğu’daki çatışma sona erdiğinde Körfez hükümetlerinin önünde çok az iyi seçenek kalacaktır. İran’ın taleplerine boyun eğerek ABD üslerini kapatmaları ya da Amerikan güvenlik iş birliğini sonlandırmaları beklenmemektedir; çünkü orta vadede kendilerini savunabilecek başka bir alternatifleri yoktur ve İran’ın son davranışları da güvenlik korumasına ihtiyaç duyduklarını göstermektedir. Körfez genelinde İran’a yönelik olumsuz yaklaşım gerçektir; bu durum Tahran ve müttefiklerinin Irak, Lübnan ve Yemen’deki faaliyetlerinden kaynaklanmakta ve Körfez topraklarına yönelik son saldırılarla daha da derinleşmektedir. Bu nedenle birçok Körfez ülkesinin İran’ı daha sert biçimde çevreleme stratejisine yönelmesi muhtemeldir. Ancak Körfez ülkeleri aynı zamanda İsrail’in bölgesel planlarına da tam anlamıyla dahil olmak istememektedir. İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, savaşın “Orta Doğu’daki güç dengesini değiştireceğini” savunmuş ve Hürmüz Boğazı’nı devre dışı bırakmak amacıyla Arap Yarımadası üzerinden İsrail limanlarına uzanan boru hatları kurulması fikrini dahi gündeme getirmiştir.

Körfez ülkeleri, İsraİl’İ en az İran kadar cİddİ bİr tehdİt olarak görmektedİr.

Körfez devletlerinin büyük bölümü güvenliklerini İsrail üstünlüğü üzerine kurmak istememektedir; çünkü İsrail’i en az İran kadar tehdit olarak algılamaktadırlar. 2023’ten bu yana İsrail, komşu ülkelere defalarca müdahalede bulunmuş ve Lübnan ile Suriye’de daha fazla toprak işgal etmiştir. Uluslararası Ceza Mahkemesi, Gazze’de işlenen savaş suçları nedeniyle İsrailli liderler hakkında yakalama kararı çıkarmış; dünyanın önde gelen soykırım araştırmacıları birliği ise İsrail’in işgal altındaki Filistin topraklarında soykırım gerçekleştirdiği sonucuna varmıştır. İsrail’in saldırgan politikaları bölgesel düzeni sarsmış; ülke, Körfez liderlerinin çoğu açısından iş birliğini siyasi olarak savunulamaz hale getirecek ölçüde itibar kaybetmiştir. Hatta ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının Körfez’de büyük yıkıma yol açmasından önce dahi Umman Dışişleri Bakanı, “bölgedeki temel güvensizlik kaynağının İran değil, İsrail olduğunu” ifade etmişti. İsrail’in hakimiyetine dayalı bir bölgesel düzene katılma yönünde son derece sınırlı bir istek bulunmaktadır. (Her ne kadar Birleşik Arap Emirlikleri belirli tehditlere karşı İsrail ile operasyonel iş birliğini derinleştirmeye hazır görünse de.) Körfez halklarının önemli bir bölümü, İsrail’in bölgesel hakimiyet arayışını kendi egemenlikleriyle temelden çelişen bir yaklaşım olarak görmektedir. Bu boyut, Körfez-İsrail normalleşmesini Filistin meselesinin çözümüne alternatif olarak değerlendiren çevreler tarafından sürekli küçümsenmiştir.

Körfez ülkeleri daha fazla saldırıya açık hale geldikleri için ABD ile iş birliğini muhtemelen artıracaktır; ancak Washington’u uzun vadede tek güvenlik garantörü olarak görmemektedirler. Bunun nedenleri arasında ABD’nin İsrail ile yakın ilişkisi, Körfez çıkarlarını göz ardı etmesi, İran’ı etkili biçimde caydıramaması ve Körfez ülkelerini koruma konusundaki zayıf sicili yer almaktadır. Bu nedenle Körfez hükümetleri güvenlik ortaklıklarını çeşitlendirmektedir. 2024 yılında Birleşik Arap Emirlikleri, Türk insansız hava aracı üreticileriyle ortak girişimler kurmuştur. Geçtiğimiz yıl ise Suudi Arabistan ile Pakistan karşılıklı savunma anlaşması imzalamıştır.

Körfez hükümetleri aynı zamanda Amerikan askeri ekipmanlarına alternatifler aramaya başlamıştır: Türk savaş uçakları, Güney Kore füze savunma sistemleri, Ukrayna insansız hava araçları, Japon Patriot önleme sistemleri ve İngiliz düşük maliyetli anti-drone füzeleri bunlar arasında yer almaktadır. Nisan ayında Avrupa Konseyi Başkanı, Avrupa’nın “Körfez ülkeleri için güvenilir bir ortak” olduğunu ve katkı sağlamaya hazır bulunduğunu açıklamıştır. Avrupa Birliği, BAE ile bir serbest ticaret anlaşması müzakere etmekte ve Körfez ülkelerine drone teknolojileri sağlayabilecek bir konumda bulunmaktadır. Körfez devletlerinin Çin ile ekonomik ve teknolojik iş birliklerini geliştirmesi muhtemel görünmektedir; ancak ABD’nin kırmızı çizgilerini aşmamak adına açık savunma garantilerinden kaçınmaları beklenmektedir. Daha fazla ortağa sahip olmak, Körfez ülkelerine herhangi bir tek aktör karşısında daha fazla pazarlık gücü sağlayacaktır.

KÖRFEZ KULÜBÜ

Ancak Oman Daily Observer’ın ifade ettiği gibi, “ne kadar güçlü olursa olsun dış güvenlik garantilerine bağımlılık, Körfez devletlerine güvenlikleri üzerinde gerçek egemenlik sağlamaz.” Bu nedenle Körfez ülkelerinin gerçek anlamda stratejik özerklik elde edebilmesi için kendi aralarındaki savunma bağlarını güçlendirmeleri gerekecektir. Örneğin, erken uyarı radar verilerinin paylaşılması, hava savunma sistemlerinin koordine edilmesi ve ortak anti-drone teknolojisi stoklarının birleştirilmesi bu yönde atılabilecek adımlar arasında yer almaktadır. Kâğıt üzerinde altı Körfez ülkesinden oluşan Körfez İşbirliği Konseyi birleşik bir askeri komuta yapısına sahiptir; ancak üyeler arasındaki rekabetler, anlamlı bir savunma entegrasyonunun önünü tıkamıştır.

Körfez ülkeleri ayrıca özellikle hava savunması alanına odaklanarak kendi yerli savunma sanayilerini geliştirmelidir. Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, devlet destekli savunma şirketleri kurmak yönünde önemli adımlar atmıştır. Bunlar arasında, 2030 yılına kadar Suudi askeri harcamalarının yüzde 50’sini yerelleştirmeyi hedefleyen Saudi Arabian Military Industries ile büyük miktarda hassas güdümlü mühimmat üretmeye başlamış olan Emirlik merkezli Edge Group bulunmaktadır. Ancak savaş boyunca Körfez ülkeleri, yerli savunma sanayilerinin henüz karşılayamadığı ciddi önleme füzesi eksiklikleriyle karşı karşıya kalmıştır. Körfez ülkelerinin ayrıca kaderlerini belirleyen kararlarda etkili olabilmeleri için diplomatik açıdan da birlikte hareket etmeleri; Washington üzerinde yeterli ağırlık ve pazarlık gücü oluşturabilmeleri gerekmektedir.

Washington uzun yıllardır bölgesel stratejisini, İsrail ile Körfez güvenliğinin birbirini tamamladığı ve ABD destekli normalleşmenin istikrar ürettiği iddiası üzerine kurmuştur. Ancak son bir yıl, bu varsayımın ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koymuştur. Benjamin Netanyahu’nun yeniden şekillendirilmiş bir Orta Doğu vizyonu ile Arap devletlerinin beklentileri arasındaki uçurum, kapatılamayacak kadar derindir. Körfez ülkelerinin talep ettiği şey, çıkarlarını İsrail’in ya da İran’ın stratejik hedeflerinin bir uzantısı olarak değil, kendi başına ciddiye alan bir güvenlik düzenidir.

H. A. Hellyer, Royal United Services Institute bünyesinde Kıdemli Araştırmacı (Senior Associate Fellow) ve Center for American Progress’ta Kıdemli Uzman (Senior Fellow) olarak görev yapmaktadır.


TUİÇ Akademi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Savaşın Sisi: Güç Sarhoşluğu Neden Hep Yanıltır?

Savaşın öngörülemezliği, savaş yanlısı siyasete karşı en güçlü argümandır....

Ankara 2026 NATO Zirvesi ve Afro-Avrasya’nın Yükselen Jeopolitiği

Atlas: TUİÇ Akademi'de bu hafta tek bir soru var:...

Orta Güç Yanılsaması: Tarafsız Kalmak Artık Bir Seçenek Değil

Orta Güç Yanılsaması Yazar Hakkında Bu yazı The Middle Power Delusion...

Trump Hatasını Kabul Etmeli

Trump hatasını kabul etmeli. İran savaşı açıkça bir yanlıştı....