ABD Çin İlişkileri: ABD’nin Tavizleri Nasıl Sessizce Çin Nüfuzuna Dönüşüyor?

Rebecca Lissner ve Mira Rapp-Hooper

Spheres By Default: How U.S. Concessions Are Quietly Becoming Chinese Influence başlığıyla Foreign Affairs’de yayınlanan bu makalenin yazarları:

Rebecca Lissner, Council on Foreign Relations bünyesinde ABD Dış Politikası Kıdemli Araştırmacısı ve “Future of American Strategy” girişiminin direktörüdür. Biden yönetimi döneminde Başkan Yardımcısı’nın Baş Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı ve Başkan Yardımcısı’na bağlı danışman olarak görev yapmıştır.

Mira Rapp-Hooper ise Brookings Enstitüsü’nde misafir kıdemli araştırmacıdır. Biden yönetimi sırasında Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi’nde Başkan Özel Asistanı, Doğu Asya ve Okyanusya Kıdemli Direktörü ve Hint-Pasifik Stratejisi Direktörü olarak görev yapmıştır.


Donald Trump geçtiğimiz Ocak ayında göreve geldiğinden bu yana, analistler Trump’ın bir “etki alanı stratejisi” izleyip izlemediğini tartışıyor. Bu yaklaşım, büyük güçlerin dünyayı ayrıcalıklı bloklara bölmesi ve bu blokların içine dahil edilen küçük devletlerin çıkarlarını ya da tercihlerini büyük ölçüde göz ardı etmesi anlamına geliyor. Bu görüşe göre Trump yönetimi, Venezuela ve Küba’daki askerî ve nüfuz operasyonları aracılığıyla Batı Yarımküre üzerinde hak iddia ederken; Çin’in Asya’daki siyasi, askerî ve ekonomik etkisini genişletmesine göz yumuyor.

Ancak bu hafta Trump ile Çin lideri Xi Jinping arasında gerçekleştirilen gösterişli fakat içerik bakımından sınırlı zirve, böylesi açık bir anlaşmayı ortaya koymadı. Trump, Pekin ziyareti sırasında ne Tayvan’ı ne de ABD’nin Hint-Pasifik’teki diğer müttefiklerini kesin biçimde gözden çıkardı. Bu durum, etki alanları yaklaşımını reddedenler açısından hem rahatlatıcı hem de doğrulayıcı bir gelişme olarak görüldü.

Ancak bu tartışmanın her iki tarafı da büyük güçlerin dünyayı paylaşmasının ne anlama geldiğine dair artık eskimiş bir anlayışa dayanıyor. Çünkü 21. Yüzyılda etki alanları yalnızca 19. ve 20. Yüzyıllarda olduğu gibi askerî ve coğrafi hâkimiyet biçiminde ortaya çıkmıyor; kritik teknoloji ve altyapı alanlarında da oluşabiliyor. Dahası, bu tür etki alanlarının ortaya çıkması için açık bir anlaşma yapılması gerekmiyor; süreç kendiliğinden, varsayılan biçimde de gelişebiliyor.

Bu açıdan bakıldığında, Çin’in Asya’da bir etki alanı oluşturması hâlâ son derece mümkün görünüyor. Hatta Trump’ın Xi’ye taviz vermeyi değerlendirmesi bu ihtimali daha da güçlendiriyor. Örneğin, zirvenin ardından Trump’a ABD’nin Tayvan’a silah satışları sorulduğunda, “kısa süre içinde bir karar vereceğini” söyledi ve daha sonra Tayvan silah anlaşmasını “çok iyi bir pazarlık kozu” olarak tanımladı.

Trump daha önce de Xi’ye benzer tek taraflı tavizler vermişti. Örneğin, Aralık 2025’te, birçok analistin bunun Çin’in yapay zekâ kapasitesini güçlendireceği yönündeki ulusal güvenlik kaygılarına rağmen, Nvidia’nın gelişmiş H200 çiplerinin büyük Çin şirketlerine satışına onay verdi. ABD’nin Asya politikasında sürecek yeni tavizler, özellikle Washington’un stratejik dikkat dağınıklığı derinleştikçe, Pasifik’te Çin merkezli bir etki alanının ortaya çıkışını hızlandırabilir.

Böyle bir etki alanının ortaya çıkması, ister bilinçli bir tercihle ister kendiliğinden gelişerek olsun, ABD açısından ciddi kayıplar anlamına gelecektir. Ekonomik açıdan Washington’un yapay zekâ alanındaki üstünlüğü aşınabilir; Çin ise Tayvan’ın statüsünü baskı ve zorlayıcı yöntemlerle değiştirme konusunda daha cesur hale gelebilir. Üstelik böyle bir bölüşüm, dengeli ve sakinleştirici bir güç dengesi yaratmak yerine, birkaç yıl içinde Pekin ile Washington arasında devasa bir çatışma riskini daha da artırabilir.

YENİ BİR ETKİ ALANI

Büyük güçlerin dünyayı kendi aralarında paylaşmasına ilişkin tarihte çok sayıda örnek bulunmaktadır. Jeopolitik düzenin yoğun biçimde tartışıldığı kritik dönemlerde, yeni güç dengeleri çoğu zaman müzakereler yoluyla şekillenmiştir. Napolyon Savaşları’nın ardından Avusturya, Fransa, Büyük Britanya, Prusya ve Rusya; kıta dengesini korumayı ve böylece yeni savaşları önlemeyi amaçlayan siyasi sınırlar üzerinde uzlaşarak Avrupa Uyumu’nu (Concert of Europe) oluşturmuşlardı. Bundan bir yüzyıldan fazla süre sonra ise, iki dünya savaşının yarattığı yıkımın ardından Sovyetler Birliği, Birleşik Krallık ve Amerika Birleşik Devletleri liderleri Yalta’da bir araya gelerek Almanya ve Avrupa’nın savaş sonrası paylaşımını belirledi. Bugün birçok kişi, Trump’ın Xi Jinping ile benzer bir büyük güç uzlaşısı kurup kurmayacağını tartışırken bu modeli hatırlatmaktadır; yani ABD ve Çin’in kendi bölgelerinde birbirlerine daha geniş hareket alanı tanıdığı bir düzen.

Ancak bu tarihsel modellerden herhangi birine benzeyen bir anlaşma ne gerçekçi görünmektedir ne de Trump’ın fiilî dış politikasıyla uyumludur. A. Wess Mitchell’in yakın zamanda Foreign Affairs’te savunduğu gibi, Trump yönetimi Batı Yarımküre’ye çekilip ABD’nin oradaki konumunu güçlendirmeye odaklanmak yerine, İran’a karşı bir savaş başlatarak bunun Orta Doğu’da açık uçlu bir askerî maceraya dönüşmesine neden oldu. Avrupa’da ise Washington, kesintili diplomatik girişimlere rağmen Ukrayna’ya olumsuz bir anlaşmayı dayatmaya ya da Rusya’nın kıta üzerindeki nüfuz arayışına alan açmaya istekli görünmedi. Yönetimin strateji belgeleri ve öncelik söylemlerine rağmen Trump, dünyaya kendi şartlarıyla müdahil olmaya devam ediyor ve ABD çıkarlarını hâlâ küresel ölçekte tanımlıyor. Trump, diğer güçlerin Batı Yarımküre’de ABD’ye alan bırakmasını isteyebilir; ancak kendisinin benzer bir karşılıklılık göstermeye hazır olduğuna dair çok az işaret bulunmaktadır. Dolayısıyla 19. ya da 20. Yüzyıl tarzı bir büyük güç paylaşımı şu aşamada görünürde değildir.

Asıl tehlike ise çok daha incelikli ve belki de daha sinsi bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Günümüzde etki alanları üzerine yürütülen tartışmaların önemli bir bölümü, bu kavrama dair artık eskimiş bir anlayışa dayanmaktadır. Tarihsel modelde etki alanları, coğrafi ve askerî kontrol üzerinden tanımlanıyor ve büyük güçlerin karşılıklı mutabakatıyla oluşturuluyordu. Bu yaklaşım hâlâ belirli ölçüde geçerliliğini koruyor; Xi Jinping de kuşkusuz Tayvan’ı ya da ABD’nin Hint-Pasifik müttefiklerini Washington’dan uzaklaştıracak ve Doğu Asya’da Çin merkezli bir hegemonya alanı yaratacak coğrafi bir büyük pazarlığı memnuniyetle karşılayacaktır. Ancak bu bakış açısı, 21. yüzyılda nüfuz üretmenin kritik araçlarını göz ardı etmektedir.

Çin’in Asya’da bir etki alanı oluşturması hâlâ son derece mümkündür. Eğer ABD, dünyanın en hayati bölgelerine erişimini ve etkisini korumak istiyorsa, stratejistler modern etki alanlarının nasıl inşa edildiğine ve hangi farklı biçimlerde ortaya çıkabileceğine dair anlayışlarını güncellemek zorundadır. Örneğin, Soğuk Savaş dönemindeki Sovyet bloğu, dış etkilerin siyasi, ekonomik ve güvenlik alanlarında sınırlandığı; baskın gücün yukarıdan aşağıya hegemonik kontrol kurduğu kapalı bir etki alanıydı. Ancak modern etki alanları daha “açık” biçimlerde de oluşabilir. Açık bir etki alanında büyük güç önemli ölçüde nüfuz sahibidir; fakat diğer devletleri diplomatik, ekonomik ve askerî olarak tamamen dışlayamaz. Çin henüz Hint-Pasifik’te kapalı bir etki alanı kurmaya yakın olmasa da, hızla artan nüfuzu, özellikle ABD’nin dikkat dağınıklığı ve geri çekilmesiyle birleşirse, kısa sürede açık bir Çin etki alanı ortaya çıkarabilir.

Etki alanları yalnızca coğrafi değil, işlevsel nitelikte de olabilir. Savaş sonrası dönemde devlet egemenliğini düzenleyen uluslararası hukuk ve normlar, coğrafi paylaşım modellerini büyük ölçüde caydırdı. Haritalar üzerinde çizilen sınırlar ya da işgaller yoluyla oluşturulan hakimiyet alanları artık daha maliyetli hale geldi. Bununla birlikte, bu normlar giderek zayıflamaktadır ve toprak ilhakı ile askerî müdahaleler hâlâ büyük güçlerin kontrol tesis etme araçları arasında yer almaktadır. Rusya’nın yakın çevresinde hakimiyet kurma girişimleri, Trump’ın Greenland’ı ilhak etme tehdidi ve Xi Jinping’in Tayvan’a ilişkin olası planları bunun örnekleri olarak gösterilebilir.

Bununla birlikte çağdaş etki alanları çok daha farklı yöntemlerle de ortaya çıkabilir. Güçlü devletler, yapay zekâ destekli dezenformasyon kampanyaları, siber seçim müdahaleleri ya da hükümet yetkilileriyle kurulan yolsuzluk temelli arka kapı ilişkileri yoluyla daha zayıf devletlerin iç siyasetini kendi lehlerine yönlendirebilir. Örneğin Tayvan, Pekin’in kamuoyu ve elit algısını kendi lehine şekillendirme çabaları nedeniyle dünyada en fazla dezenformasyon ve siber saldırıya maruz kalan ülkelerden biridir. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında vaat ettiği birçok altyapı projesi de benzer şekilde daha zayıf devletlerin siyasi bağımsızlığını zedeleyebilir; bu ülkeleri sürdürülemez borç yükleri altına sokarak yerel yasa ve düzenlemeleri değiştirmeye zorlayabilir. Ayrıca dijital altyapının kontrolü, güçlü ülkelerin diğer devletlerin egemenliğini aşındırmasına olanak tanıyabilir. Yapay zekâ modellerine, bulut servislerine veya telekomünikasyon ağlarına erişimin sınırlandırılması; hatta veri kullanımı, sansür ve gözetim uygulamalarının nüfuz aracı haline getirilmesi bunun örnekleri arasındadır.

Dolayısıyla günümüzde etki alanları hâlâ zor kullanılarak ele geçirilebilir ya da büyük güçlerin uzlaşısıyla paylaşılabilir. Ancak bölünmüş bir dünya düzeni, güçlü bir devletin etkisini belirli coğrafi ya da işlevsel alanlarda diğer aktörleri fiilen dışlayacak ölçüde yoğunlaştırması sonucu kendiliğinden de ortaya çıkabilir.

KENDİ KALESİNE GOL

Kâğıt üzerinde bakıldığında, bu haftaki Trump–Xi zirvesinin sonuçları oldukça sınırlı görünüyor. Trump yönetimi Çin’in büyük miktarda Amerikan tarım ürünü, General Electric motoru ve Boeing uçağı satın alacağı yönünde açıklamalar yaptı. Ancak tarih bu zirveyi çok daha farklı şekilde hatırlayabilir: Güç dengesinin kırıldığı ve Çin’in Hint-Pasifik’te kendi etki alanını gerçek anlamda pekiştirmeye başladığı an olarak. Bu dönüşüm son bir yıldır giderek hız kazanıyor; çünkü Trump hem ABD’nin Asya’daki güvenilir bir savunma ortağı olma niteliğini zayıflattı hem de Çin’in bölgedeki ve ötesindeki ekonomik, teknolojik ve diplomatik avantajlarını hızla genişletmesine alan açtı.

Çin’in etki alanı hedeflerinin merkezinde ise kuşkusuz Tayvan yer alıyor. Pekin nihayetinde adayı kendi yönetimi altına almak istiyor ve bunu büyük çaplı bir işgal yerine baskı ve zorlayıcı yöntemlerle gerçekleştirmeyi tercih ediyor. Xi Jinping son bir yılda Trump yönetimiyle yürütülen ABD–Çin diplomasisini, Tayvan üzerindeki nüfuzunu göstermek için kullandı. Buna ABD’nin Tayvan’a silah satışlarını caydırma girişimleri, kritik savunma diyaloglarının zayıflatılması ve Washington’un Tayvan politikasının Çin lehine revize edilmesi yönündeki baskılar da dahil. Çin Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasına göre Xi, geçen haftaki zirvenin en başında Trump’a Tayvan konusunda iki ülkenin “çatışma hatta savaş yaşayabileceğini” vurguladı. Trump Pekin’deyken Tayvan politikasını açıkça değiştirmedi; ancak silah satışlarını müzakere konusu haline getirerek yerleşik diplomatik çizginin dışına çıktı. Trump, Tayvan’a yapılacak gelecekteki silah satışlarını yeniden değerlendirdiğini ve bu satışların dayandığı uzun süreli politikayı sorguladığını açıkça ortaya koydu.

ABD’nin bu alandaki güvenlik desteğini azaltmaya yönelik herhangi bir adımı, Çin’in güçlü Halk Kurtuluş Ordusu karşısında Amerikan silahlarına bağımlı olan Tayvan açısından yıkıcı sonuçlar doğuracaktır. Üstelik Tayvan yalnızca güvenlik açısından değil; küresel ekonomi, yarı iletken teknolojileri ve yapay zekâ alanlarında ABD’nin üstünlüğü bakımından da kritik öneme sahiptir. Buna rağmen Trump, Xi’nin Tayvan’a ilişkin uyarıları karşısında “yorum yapmadığını” ve yalnızca “dinlediğini” söyledi.

Asya’da Çin merkezli bir etki alanının ortaya çıkması halinde ABD’nin kaybedeceği çok şey bulunmaktadır. Washington’un Çin’in baskısıyla Tayvan politikasını yeniden düşündüğü yönündeki algı bile, müttefik ülkelerde ABD’nin Tayvan konusundaki tutumunu Pekin’e bıraktığı endişesini doğuracaktır. Bu durum Tayvan toplumunda moral bozukluğuna yol açabilir; çünkü Taipei, Çin saldırganlığını caydırma stratejisinde ABD desteğine büyük ölçüde dayanıyor. Sonuç olarak Çin’e daha yakın siyasetçilerin iktidara gelmesi ve Tayvan’ın Pekin’in etki alanına daha fazla yaklaşması mümkün hale gelebilir. ABD’nin Tayvan konusunda vereceği tavizler, özellikle Tayvan’a yalnızca yaklaşık 160 kilometre uzaklıkta bulunan Japonya başta olmak üzere, ilk ada zincirindeki Amerikan müttefiklerini de ciddi biçimde tedirgin edecektir. Kongre’nin Tayvan’a desteği kararlılıkla sürdürmemesi ya da Trump’ın Xi ile gelecekteki görüşmelerde yeni tavizler vermesi halinde, ABD’nin Hint-Pasifik’in güvenlik garantörü olduğu yönündeki algı çözülmeye başlayacaktır.

Bu siyasi dinamikler, ABD’nin Çin’in Tayvan’a yönelik olası saldırısını engellemek için gerekli askerî kapasitelere yeterince öncelik vermemesiyle daha da derinleşmektedir. İran savaşı başlamadan önce bile Amerikan savunma sanayi baskı altındaydı. Savaşın başlamasından sonraki yaklaşık üç ay içinde ise ABD, Hint-Pasifik’te caydırıcılık ve savunma için gerekli mühimmat ve önleyici sistem stoklarının önemli bölümünü tüketti. Washington’un Asya’daki en yakın müttefikleri, Güney Kore’deki THAAD füze savunma sistemleri ve Okinawa’daki deniz piyadeleri gibi kendilerine tahsis edilmiş unsurların Körfez bölgesine kaydırıldığını izledi. Bu unsurların geri dönüp dönmeyeceği ise belirsizliğini koruyor.

Tayvan’ın ötesinde, Trump’ın ikinci dönem politikaları Çin’in Hint-Pasifik genelinde kritik işlevsel alanlarda nüfuzunu genişletmesine alan açtı. Trump’ın Nisan 2025’te açıkladığı kapsamlı yüksek gümrük tarifeleri Asya ekonomilerini sarsarken, Pekin’e kendisini bölgenin en güvenilir ticaret gücü olarak sunma fırsatı verdi. Trump yönetiminin ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı’nı (USAID) fiilen tasfiye etmesi de Çin’i Güneydoğu Asya ve Pasifik ada ülkeleri için başlıca kalkınma yardımı ve altyapı finansmanı sağlayıcılarından biri haline getirdi. Singapur’daki Yusof Ishak Institute ve Japonya Dışişleri Bakanlığı tarafından gerçekleştirilen kamuoyu araştırmaları da Çin’in Güneydoğu Asya’daki olumlu algısının giderek arttığını gösteriyor. Japonya Dışişleri Bakanlığı’nın anketine göre Endonezya’daki katılımcıların yüzde 65’i, Singapur’dakilerin yüzde 63’ü ve Malezya’dakilerin yüzde 60’ı Çin’i ülkelerinin geleceği açısından önemli bir ortak olarak görüyor.

Aynı zamanda Trump yönetiminin gelişmiş yarı iletkenler ve yapay zekâya ilişkin yeni ihracat kısıtlamalarını durdurması ve Nvidia’nın Çinli büyük şirketlere daha gelişmiş çipler satmasına izin vermesi, Pekin’in Hint-Pasifik’te ve ötesinde teknoloji yatırımı yapma ve bu teknolojileri yaygınlaştırma kapasitesini artırıyor. Çin, Güneydoğu Asya’da veri merkezleri kurarak Çin menşeli yapay zekâ teknolojilerini yeni pazarlara yerleştirme kabiliyetini genişletiyor; bu durum da ABD’nin sektörde büyük çabalarla elde ettiği üstünlüğü zayıflatıyor. Öte yandan Trump’ın İran savaşı nedeniyle küresel enerji fiyatlarının yükselmesi, Çin’in elektrikli araç ve güneş paneli satışlarını rekor seviyelere taşıdı ve geleceğin enerji kaynakları üzerindeki Çin hakimiyetini daha da güçlendirdi.

DUVARDAKİ YAZI

Pekin’in giderek genişleyen nüfuz alanlarına rağmen, Çin’in ABD’yi tamamen Hint-Pasifik dışına itecek kapalı bir bölgesel etki alanı kurması düşük ihtimal olarak görülüyor. Avustralya, Japonya, Filipinler ve Güney Kore gibi ABD müttefikleri, Washington’un Pekin’e yakınlaşmayı sürdürmesi halinde elbette rahatsızlık duyacaktır. Ancak bu ülkeler, kendi güvenlik ve ekonomik çıkarları açısından ciddi tehdit oluşturan Çin’in peşine tamamen takılmaktan da kaçınacaktır. Benzer şekilde Çin’in, örneğin Güney Çin Denizi’nde ABD deniz ulaşımını engelleyerek küresel ortak alanların geniş bölümlerini Washington’a kapatma iradesi ya da kapasitesi geliştirmesi de pek olası görünmüyor.

Buna karşın, Washington’un Güneydoğu Asya’daki birçok ortağı, özellikle son dönemde Pekin’e yakınlaşmaya başlayan Malezya, Singapur ve Vietnam, Çin’den gelecek daha yoğun ticaret ilişkilerini, altyapı yatırımlarını, kalkınma yardımlarını ve enerji ile çip tedarikini giderek daha fazla memnuniyetle karşılayabilir. Bu durum da Pekin’in 21. yüzyılın altyapı ağları üzerindeki kontrolünü bölge genelinde pekiştirmesine olanak sağlayabilir. Çin’in bu alanlardaki hakimiyeti, ABD ile iş birliğini tamamen ortadan kaldırmayacaktır; ancak Washington’un kendi teknoloji ve altyapı sistemlerini Pekin tarafından tehlikeye atılma korkusuyla sunamaması durumunda, bu tablo ABD açısından kalıcı güvenlik sorunları yaratacaktır. Uzun vadede ise küresel büyümenin demografi, eğitim ve okuryazarlık bakımından öncü bölgeleri olan Güney ve Güneydoğu Asya’daki Amerikan etkisinin sistematik biçimde aşınması, ABD’nin ekonomik ve siyasi konumunu zayıflatacaktır.

Trump yönetimi görünürde Pekin’e bilinçli şekilde böyle bir etki alanı bırakma niyetinde değildir. Ancak Çin’in buna rağmen kendi nüfuz alanını giderek pekiştirmesi artık oldukça gerçek bir ihtimal haline gelmiştir. Yönetim, ABD’nin artık küresel ölçekte mutlak üstünlüğe sahip olmadığını ve dünyanın her bölgesine tek başına hakim olamayacağını tespit etmekte haklıdır. Aynı şekilde Washington–Pekin ilişkilerinin dikkatli bir diplomasiyle, özellikle liderler düzeyinde yönetilmesi gerektiği yönündeki değerlendirme de doğrudur. Ancak etki alanlarının belirlediği bir dünyada — ister tutarsız Amerikan dış politikasının, ister Çin fırsatçılığının, ister her ikisinin birleşiminin sonucu olarak ortaya çıksın — en büyük kaybı yaşayacak taraf yine Washington olacaktır.

ABD onlarca yıl boyunca ayrıcalıklı ekonomik, siyasi ve askerî konumunu kurmak ve genişletmek için çalıştı. Bu avantajların sürdürülebilmesi ise, Washington’un etkisini gerektiğinde müttefiklerinin tam desteği olmadan bile kullanabildiği nispeten açık bir uluslararası düzene dayanıyor. Ancak ABD’nin etki ağları Çin’in giderek genişleyen nüfuz alanı tarafından içeriden dönüştürülmeye başlanırsa, Amerikan etkisi ciddi biçimde aşınacaktır. ABD’nin toplam küresel gücü hâlâ büyük kalabilir; fakat Washington özellikle Asya’da küresel gelişmeleri şekillendirme kapasitesini önemli ölçüde kaybedecektir.

Üstelik Asya’da Çin merkezli bir etki alanının ortaya çıkması, Washington ile Pekin arasında dengeleyici ve istikrar sağlayıcı bir güç paylaşımı yaratmak yerine, büyük bir kriz ya da çatışma ihtimalini daha da artıracaktır. Trump, Tayvan konusunda vereceği küçük tavizleri ikili ilişkileri istikrara kavuşturmayı amaçlayan jestler olarak görebilir. Ancak Pekin bu tavizleri, ABD’nin dikkat dağınıklığı ve askerî yıpranmışlığıyla birlikte, stratejik bir fırsat olarak değerlendirebilir. Örneğin, Trump’ın Tayvan’a silah satışlarını durdurması halinde Çin, ada üzerindeki baskısını daha da artırma konusunda cesaretlenebilir. Bu durum ise ABD’nin yarı iletken, yapay zekâ ve diğer kritik sektörlerinin bağımlı olduğu çip tedarikini doğrudan tehdit edecektir. Böyle bir senaryoda Kongre’nin, gelecekteki bir başkanın ya da hatta Trump’ın kendisinin yeniden politika değiştirerek Tayvan’ı korumaya yönelmesi halinde Washington çok ağır bir tercihle karşı karşıya kalacaktır: Ya Çin’in Tayvan ve küresel ekonomi üzerindeki baskısını kabullenecek ya da Pekin’in artık kendisine ait olduğunu düşündüğü bir etki alanına geri dönebilmek için riskli bir mücadele yürütmek zorunda kalacaktır.

Böyle bir etki alanının ortaya çıkması — ister bilinçli bir tercihle ister kendiliğinden gelişerek olsun — ABD açısından ciddi kayıplar anlamına gelecektir. Ekonomik açıdan Washington’un yapay zekâ alanındaki üstünlüğü aşınabilir; Çin ise Tayvan’ın statüsünü baskı ve zorlayıcı yöntemlerle değiştirme konusunda daha cesur hale gelebilir. Üstelik böyle bir bölüşüm, dengeli ve sakinleştirici bir güç dengesi yaratmak yerine, birkaç yıl içinde Pekin ile Washington arasında devasa bir çatışma riskini daha da artırabilir.


TUİÇ Akademi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Savaşın Sisi: Güç Sarhoşluğu Neden Hep Yanıltır?

Savaşın öngörülemezliği, savaş yanlısı siyasete karşı en güçlü argümandır....

Ankara 2026 NATO Zirvesi ve Afro-Avrasya’nın Yükselen Jeopolitiği

Atlas: TUİÇ Akademi'de bu hafta tek bir soru var:...

Orta Güç Yanılsaması: Tarafsız Kalmak Artık Bir Seçenek Değil

Orta Güç Yanılsaması Yazar Hakkında Bu yazı The Middle Power Delusion...

Trump Hatasını Kabul Etmeli

Trump hatasını kabul etmeli. İran savaşı açıkça bir yanlıştı....