Bu yazı, Haris Imamović tarafından kaleme alınmış ve özgün hali Boşnakça olarak yayımlanmıştır. Metin, TUİÇ Akademi için Türkçeye çevrilmiştir. Yazıda yer alan görüş ve değerlendirmeler yazara aittir.
İnsanın hayatı boyunca aynı inançlara bağlı kalmasında asil bir taraf vardır. Gerçeklik, Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla inançlı komünistlerin başına geldiği gibi, bu insanların inançlarını sert biçimde çürütse bile onlar yine de aynı şeylere inanarak yaşamaya devam ederler ve birçok kişi de tam bu nedenle onlara saygı duyar.
Bu insanlara yönelik hissi belki de en iyi Damir Avdić Graha şu dizelerinde özetlemiştir:
Babam
komünistti
onlar düşünce
o kendine bir koltuk kapmadı
İdeallerini yeniden düzene koydu
utanmadan, sıkılmadan
hainlere siktiri çekti
küçük bahçesine sarıldı
Graha’yı dinlemiş olan herkes bilir ki başka bağlamlarda onun Yugonostaljiye ya da günümüzün salon Marksistlerine —Srećko Horvat veya Varufakis gibilerine— zerre kadar saygısı yoktur. Fakat babası hakkında söyledikleri de anlamsız değildir. Berlin Duvarı’nın yıkılmasından bugüne kadar kendi bahçesinde komünist kalmayı sürdüren biri, biraz gülünç olsa bile —hoş bir anlamda— saygıyı hak eder.
Bu tür insanlar, özellikle de bir zamanlar iktidar konumunda bulunmuşlarsa ve sistem değiştikten sonra, başkalarının yaptığı gibi iktidardaki konumlarını ne pahasına olursa olsun korumak uğruna inançlarını değiştirmemişlerse, saygıyı daha da fazla hak ederler.
Karşıtlıkların İç İçe Geçişi
Kısa süre önce hayatını kaybeden Raif Dizdarević de hiç kuşkusuz böyle biriydi. Eski sistemde Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti (YSFC) Cumhurbaşkanlığı Konseyi Başkanı olarak görev yapmıştı. Komünizm çöktükten sonra ise iktidarda yer almadı; hatta Sosyal Demokrat Parti (SDP) iktidara geldiğinde bile bunu istemedi. Muhtemelen bunda yaşının da etkisi vardı ama kuşkusuz inançlarının gücü çok daha belirleyiciydi.
Ölümünün ardından bugünlerde anlatılan bir hikâyeye göre, kendisine SDP yönetiminde yer alması teklif edildiğinde, hiçbir zaman sosyal demokrat olmadığını, komünist olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmişti.
Bu açıdan bakıldığında Dizdarević, kavramların diyalektik hareketi içerisinde, eski sistemdeki karşıtı olan siyasi mahkûmlarla aynı noktada buluşur.
Alija Izetbegović gibi insanlar —Dizdarević’in karşı kutuplarından biri olarak— yalnızca makam elde etmek uğruna Komünist Parti’ye üye olmayı reddetmekle kalmamış, kendi inançlarına bağlılıkları nedeniyle birden fazla kez hapse girmişlerdi.
Bu anlamda, Dizdarević örneğinde makam kaybına, Izetbegović örneğinde ise özgürlüğün kaybına yol açsa bile insanın kendi inançlarına sadık kalması saygıyı hak eder.
Ancak insanın inançlarına sadık kalması kendi başına bir değer değildir. Bu durum özellikle siyasi inançların eskidiği, onların artık geçmişten kalma düşünceler olduğu ortaya çıktığı hâlde taşıyıcılarının ısrarla bunlara bağlı kalmaya devam ettiği durumlarda açıkça görülür.
Bu bağlamda Raif Dizdarević hakkında hiçbir şey söylemeyeceğim. İnançlarının eskimişliğinden kaynaklanan hataları hakkında söylemek istediğim her şeyi kendisi hayattayken yazdım. Şimdi yalnızca şunu söyleyebilirim: Toprağı bol olsun.
Ancak hâlâ hayatta olan insanlara, daha somut olarak da onun ölümü vesilesiyle dahi (Yugoslavya yanlısı, komünist) inançlara bağlılığı kendi başına bir değer olarak sunanlara değinmek istiyorum.
Burada, tutarlılığa salt tutarlılık olduğu için saygı duyulmasının bilinçli biçimde beslendiğini görüyoruz. Marksistlerin başlıca felsefi öğretmeninin söyleyeceği üzere bu yaklaşım, kavramın donmasına ve nihayetinde hakikatten uzaklaşmaya yol açar.
Šolević’in Mitinglerinde Yugoslav Sembolleri
Tutarlılıktan —kelimenin olumsuz anlamıyla— söz ederken aklıma Senad Avdić’in, Milošević’in sözde “Anti-Bürokratik Devrim” döneminden itibaren miting organizasyonu konusundaki uzmanı Miroslav Šolević’in ölümü üzerine yazdığı makale geliyor.
Karadağ, Voyvodina ve Kosova’daki yönetimlerin devrilmesine katıldıktan sonra Šolević, aynı senaryonun Bosna-Hersek’teki komünist yönetim için de uygulanacağını ilan etmişti.
Avdić, Šolević’in kendisiyle yaptığı bir konuşmada 29 Kasım’da Jajce’de bir “hakikat mitingi” düzenlemeyi planladığını ve mitingin ana konuşmacısının o bölgeden gelen halk kahramanı Osman Karabegović olacağını söylediğini aktarıyor.
Karabegović gibi Yugoslavya’ya bağlılığı nedeniyle kendisini bu tür gösterilerin içinde bulan biri, en iyi ihtimalle saf sayılabilir.
Šolević, 1987’den itibaren Milošević’in liderliğini üstlendiği Büyük Sırp milliyetçilerini temsil ediyordu. Yugoslav dekoru —29 Kasım, Jajce, “halk kahramanı” Karabegović ve benzeri semboller— yıllar boyunca onlar için bir kamuflaj işlevi gördü.
Šolević, Jajce’deki mitingi duyururken şöyle diyordu:
“Kimse bize Sırp milliyetçiliği yaftası yapıştıramayacak.”
Bir gösterge anlamını kendi başına taşımaz; anlamını başka göstergelerle oluşturduğu zincir içerisinde kazanır. Böylece 1980’lerin sonu ve 1990’ların başında eski Titoist semboller, Šolević’in, yani Milošević’in mitinglerinin anlam dünyasına eklemlendikçe kendi karşıtının —Büyük Sırp milliyetçiliğinin— hizmetindeki göstergelere dönüştü.
Milošević görünürde Yugoslavya’nın varlığını sürdürmesi için mücadele ediyordu; gerçekte ise genişletilmiş bir Sırbistan’ın ayrılması amacıyla Yugoslavya’nın parçalanması için çalışıyordu.
“Bir kişi, bir oy” ilkesini desteklediğini söylüyordu. Ancak Raif Dizdarević’in açıkladığı üzere, nüfusun yüzde 36’sını temsil eden Sırp delegeler 14. Kongre’de yapılan oylamada azınlıkta kalınca Milošević alınan kararı geçersiz kıldı.
Son olarak Srđa Popović de daha önce, Sırbistan’da 1989 yılında gerçekleştirilen anayasa değişiklikleri ile 1990’da kabul edilen ve özerk bölgelerin yetkilerini ortadan kaldıran yeni Anayasa’nın, YSFC’nin çözülme sürecindeki ilk hukuki adımlar olduğuna dikkat çekmişti; Slovenya ve Hırvatistan’ın bağımsızlık ilanları değil.
Dolayısıyla Yugoslavya’nın parçalanmakta olduğu bir anda ve özellikle Milošević’in yukarıda anılan hamlelerinden sonra, Yugoslavya’ya sözde bağlı kalmak —hele bunu Šolević’in mitinglerinde göstermek— ve böylece tutarlı olmak bir değer değildir.
Bunu söylerken 1989 ve 1990 yıllarında Yugoslavya’nın devamından yana olan insanların niyetlerinin mutlaka kötü olduğunu iddia etmiyorum. Değildi.
Boşnaklar ve Yugoslavya
Dženita Sarač-Rujanac’ın 1980’den 1990’a Boşnak Kimliğinde Dinî ve Ulusal Unsurların İlişkisi adlı kitabında aktardığı üzere, Uluslararası İlişkiler Enstitüsü tarafından yapılan bir araştırmada Boşnakların yüzde 84,7’si 1989 yılında hâlâ Yugoslavya’nın varlığını sürdürmesi ve gelişmesi düşüncesine bağlıydı.
Hatta Boşnakların yüzde 62,6’sı federal organların yetkilerinin güçlendirilmesini savunuyordu.
Nitekim Demokratik Eylem Partisi’nin (SDA) Mayıs 1990 tarihli kuruluş bildirisinin ilk cümlesi şöyleydi:
“Biz, aşağıda imzası bulunanlar, yalnızca ekonomik değil aynı zamanda siyasi de olan Yugoslav toplumunun kriziyle karşı karşıya bulunurken, Yugoslavya’nın halklar ve milliyetler topluluğu olarak korunmasıyla ilgileniyoruz…”
Ancak yalnızca taşlaşmış bir bilinç, olayların daha sonraki gelişimini —kelimenin küçümseyici anlamıyla— bir “tutarsızlık” olarak görebilir.
Çünkü federal bir Yugoslavya’dan yana olmak başka bir şeydi; Karabegović gibi, görünürde Yugoslavya’nın devamını savunurken hukuken ve siyaseten Yugoslavya’yı parçalama sürecini çoktan başlatmış Milošević’in “Yugoslavya yanlısı” mitinglerine katılmaya hazır olmak başka bir şey.
Boşnaklar, kendi arzularına rağmen federal Yugoslavya’nın ortadan kaldırıldığını gördüler. 1989 yılında yaklaşık yüzde 85 oranında Yugoslavya’nın devamını destekleyen Boşnaklar, Mart 1992’de Bosna-Hersek’in bağımsızlığı yönünde oy kullandılar.
Bundan önce Milošević’in Yugoslavya’nın devamını mümkün kılabilecek her türlü uzlaşmaya karşı olduğunu ve Sırp tarafının askerî üstünlüğüne güvenerek şiddetli bir hesaplaşmaya ve Büyük Sırbistan’ı Yugoslavya’dan koparmaya hazırlandığını görme imkânları olmuştu.
Vukovar’ın kaderi bunun en açık göstergesiydi.
Nitekim Avrupa Topluluğu da Vukovar’a kadar Yugoslavya’nın varlığını sürdürmesini desteklemişti. Ancak Yugoslav Halk Ordusu’nun (JNA) anlaşmazlığın çözümünde orantısız güç kullanmasının ardından Fransa ve Britanya bile Yugoslavya’ya verdikleri destekten vazgeçtiler.
Dolayısıyla çoğu Boşnağın —yalnızca “Bosna-Hersek’ten YSFC Cumhurbaşkanlığı Konseyi’nin Müslüman üyesi” Raif Dizdarević’in değil— 1989 yılında inandığı gibi Yugoslavya’nın devam edeceğine inanmak o tarihte safdillik idiyse, Vukovar’ın yok edilmesinden ve Slovenya ile Hırvatistan’ın bağımsızlıklarının Avrupa tarafından tanınmasından sonra Yugoslavya’nın devam edeceğine inanmak artık bir hatadan çok daha fazlasıydı.
Dolayısıyla inançların değiştirilmesi gerekiyordu.
Mart 1992’de bile kendi inançlarına bağlı kalmak, Yugoslavya’ya inanmaya devam etmek ve Bosna-Hersek’in bağımsızlığına karşı çıkmak, kendisine değer atfedilebilecek bir tutum değildi.
Sırbistan, Slovenya ve Hırvatistan Yugoslavya’dan vazgeçtikten sonra Boşnakların Yugoslavya’yı kurtarabileceğine inanmak safdilliğin de ötesindeydi.
Boşnakların kendileri de son derece güçlü olan Yugoslavya yanlısı inançlarından haklı nedenlerle vazgeçtiler.
Çünkü inançlar eskidiğinde değiştirilmelidir.
Zamanın Yugoslavya inancının artık geçerliliğini yitirdiğini göstermesinden sonra bile bu inanca bağlı kalmak, en hafif ifadeyle hata yapmak anlamına geliyordu.
Goran Bregović veya kısa süre önce hayatını kaybeden Hırvat şair Goran Babić gibi her şeye rağmen Yugoslavya’ya sadık kalanların bununla övünecek bir tarafı yoktur.
Yugoslavya’ya inanmak 1943 yılında bir şeydi, 1992 yılında ise bambaşka bir şey.
Aynı şekilde bugün Tito Yugoslavyası’nın olumlu yönlerini hatırlatmak ile savaşın hemen öncesinde Šolević’in mitinglerine katılmak da aynı şey değildir. Boşnak Yugoslavya karşıtları arasında bunu hâlâ anlayamayanlar varsa, Hasan Čengić’in 2015 yılında verdiği konferansı dinlesinler. Čengić burada, diğer hususların yanı sıra, Bosna-Hersek komünist yönetiminin 1960’lı ve 1970’li yıllarda mevcut sistem içerisinde Bosna-Hersek’in egemenliği için verdiği mücadeleye dikkat çeker.
Husein Tahmiščić ve Dane Olbina
Miljenko Jergović, bir zamanlar, unutulmuş şairlerimizden Husein Tahmiščić üzerinden yukarıda bahsettiğimiz sorunu ironiden de geri durmadan açıklamıştı.
Tahmiščić inançlı bir komünist ve Yugoslavdı.
Örneğin 1983’teki Saraybosna Davası’nı desteklemiş, daha sonra Sloven arkadaşı Tone Pavček Mayıs 1989’da Slovenya’nın bağımsızlığını desteklediğinde ona öfkelenmişti.
Jergović’in anlattığına göre Tahmiščić, “Yugoslavya’ya ihanet eden” Pavček karşısında büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı.
Yine Jergović’in ifadesiyle Tahmiščić, 1992 baharına kadar Yugoslavya’ya sadık kaldı; ta ki kendisi de Yugoslavya’ya “ihanet edene” kadar.
Komünistler arasında tutarsız olanlar —kelimenin bu kez olumlu anlamıyla— yalnızca Yugoslavya yanlısı şairler değildi.
Aynı şey, Saraybosna’nın eski belediye başkanlarından ve OZNA subayı Dane Olbina’nın da başına geldi. Olbina, 1940’ların sonunda Alija Izetbegović’i sorgulayan kişilerden biriydi.
Referandumun ve savaşın başlamasının ardından Saraybosna’da kaldı ve Bosna-Hersek’in bağımsızlığı için verilen mücadeleyi destekledi.
Hatta Saraybosna’nın eski belediye başkanlarından biri olarak, diğer eski belediye başkanlarıyla birlikte önerilerini, tavsiyelerini ve görüşlerini sunmak üzere Izetbegović’in makamına davet edildi.
Yeni iktidarın Dane Olbina’nın hoşuna gittiğini söylemiyorum.
Söylediğim yalnızca şudur: Olbina, Yugoslavya’nın ortadan kalkmasının sorumluluğunu “üç milliyetçi parti” formülü üzerinden Izetbegović’e yükleyenlerin aksine gerçekçiydi.
Bu insanların Yugoslavya’ya bağlılık üzerinden meşrulaştırdıkları inadın içinde değerli hiçbir şey yoktu.
Yugoslavya ortadan kalktığı için Izetbegović’ten nefret etmek, en iyi ihtimalle gülünç olmaktı.
Olbina’ya, Bosna-Hersek’in bağımsızlığını destekleyerek ve Cumhurbaşkanlığı Konseyi Başkanı olarak Izetbegović’e saygı göstererek eski inançlarına ihanet ettiğini söylemek aptallık olurdu.
Çünkü evet, eski inançlarına ihanet etti.
Ve -meseleyi ille de bu şekilde ifade edeceksek- iyi ki de etti.
İyi ki Osman Karabegović gibi davranmadı.
Başka bir açıdan bakıldığında ise Olbina aslında kendisine hiç ihanet etmedi. Çünkü federal Yugoslavya için vaktin dolduğunu gördüğünde yapılması gerekeni yaptı:
Kurtarılabilecek ne varsa onu kurtarmaya çalıştı.
Mirko Kovač’ın Izetbegović’in savaş dönemi politikasını tanımlarken söylediği gibi.
TUİÇ Akademi sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


