Türkiye’nin NATO üyeliği çoğu zaman Sovyet tehdidi, Truman Doktrini ve Soğuk Savaş dengeleri üzerinden anlatılır. Bu anlatı doğrudur; ancak eksiktir. Çünkü Türkiye’nin NATO’ya giriş kapısını fiilen aralayan gelişmelerden biri, Kore’de Çin’e karşı verilen savaştı.
1950’de Kore Savaşı başladığında Türkiye, henüz NATO üyesi değildi. Ankara, Batı ittifakına dahil olmak istiyor; fakat Washington ve Avrupa başkentleri Türkiye’nin ittifaka alınması konusunda tereddüt taşıyordu. Türkiye’nin stratejik önemi biliniyordu, ancak NATO’nun güvenlik mimarisine nasıl katkı sağlayacağı henüz sahada test edilmemişti.
Bu test Kore’de geldi.
Türkiye, Birleşmiş Milletler çağrısına hızla cevap vererek Kore’ye asker gönderdi. Türk Tugayı, özellikle Çin kuvvetlerinin savaşa dahil olmasından sonra doğrudan Çin ordusuyla karşı karşıya geldi. Kunuri ve çevresindeki çatışmalar, Türk askerinin yalnızca Kore cephesindeki direncini değil, Türkiye’nin Batı güvenlik sistemine askerî sadakatini de gösterdi. Türkiye artık sadece Sovyet tehdidinden korunmak isteyen bir ülke değil; Batı bloku adına cephede kan döken bir aktördü.
Bu nedenle Türkiye’nin 1952’de NATO’ya kabulü yalnızca diplomatik bir karar değildi. Kore’de verilen askerî sınavın siyasi sonucuydu. Türkiye, NATO’ya masada değil, büyük ölçüde cephede girdi.
Bugün ise tarih başka bir biçimde tekerrür ediyor. NATO’nun 2022 Stratejik Konsepti, Çin’in hedeflerini ve zorlayıcı politikalarını ittifakın çıkarları, güvenliği ve değerleri açısından meydan okuma olarak tanımladı. 2024 Washington Zirvesi Bildirisi ise Çin’i Rusya’nın Ukrayna savaşındaki “belirleyici kolaylaştırıcısı” olarak nitelendirdi. Bu, NATO’nun Çin’i artık Uzak Asya’daki bir ekonomik güç olarak değil, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisini etkileyen küresel bir stratejik aktör olarak gördüğünü gösteriyor.
İşte Türkiye açısından kritik soru burada başlıyor: 1950’de Çin, Türkiye’nin NATO’ya girişinin savaş meydanındaki sınavıydı; 2026 ve sonrasında Çin, Türkiye’nin NATO içindeki yerini yeniden tanımlayacak bir jeopolitik sınav olacaktır.
Elbette bugünkü mücadele Kore’deki gibi doğrudan askerî bir cephe savaşı değildir. Fakat NATO’nun Çin’e bakışı sertleştikçe, Türkiye’nin de Çin politikası ittifak içindeki konumunu daha fazla etkileyecektir. Savunma sanayii, kritik mineraller, limanlar, dijital altyapı, 5G, yapay zekâ, tedarik zincirleri, Orta Koridor, Türk dünyası ve Avrasya bağlantıları artık yalnızca ekonomik başlıklar değildir. Bunlar NATO açısından güvenlik başlıklarına dönüşmektedir.
Türkiye bu noktada zor ama önemli bir dengeyle karşı karşıyadır. Bir yandan Çin’le ekonomik ilişkilerini koparmak istemeyecektir. Diğer yandan NATO içinde güvenilir ve merkezî bir aktör olarak kalmak istiyorsa, Çin’in Rusya’yla yakınlaşması, Avrasya’daki nüfuzu ve teknoloji alanındaki yayılımı konusunda ittifak hassasiyetlerini dikkate almak zorunda kalacaktır.
Kısacası, Türkiye 1950’de NATO’ya girebilmek için Kore’de Çin’e karşı savaştı. 2026 ve sonrasında ise NATO’daki önemli rolü münasebetiyle Çin’le askerî değil, jeopolitik, teknolojik, ekonomik ve stratejik düzlemde mücadele etmek zorunda kalacaktır.
Bu yüzden Çin meselesi Türkiye için yalnızca Uzak Doğu politikası değildir. Çin meselesi, Türkiye’nin NATO’daki geleceği, Avrasya’daki rolü ve Batı ittifakı içindeki stratejik ağırlığı bakımından yeni dönemin belirleyici sınavlarından biridir.
DOÇ. DR. HAKAN ARIDEMİR
TUİÇ Akademi sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.


