İran Savaşı Nasıl Bitirmeli? – M. Javad Zarif

Bu metin, “How Iran Should End the War: A Deal Tehran Could Take” başlığıyla, 3 Nisan 2026 tarihinde M. Javad Zarif imzasıyla yayımlanmıştır. M. Javad Zarif, Tahran Üniversitesi’nde Küresel Çalışmalar alanında doçenttir ve Possibilities Architects’in kurucusu ve başkanıdır. Daha önce İran’da Cumhurbaşkanı Yardımcılığı, Dışişleri Bakanlığı ve Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliği görevlerinde bulunmuştur. -Bu metinde ifade edilen görüşler yazara aittir.-

İRAN SAVAŞI NASIL BİTİRMELİ

İran, Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ile olan savaşı başlatmamıştır. Ancak bir aydan fazla süren çatışmaların ardından, İslam Cumhuriyeti’nin bu savaşta açıkça üstünlük sağladığı görülmektedir. Amerikan ve İsrail güçleri haftalardır aralıksız biçimde İran topraklarını bombalamakta; binlerce insanın ölümüne ve yüzlerce yapının tahrip olmasına yol açmaktadır. Tüm bu saldırılar ülke yönetimini devirmeyi hedeflemektedir. Buna rağmen İran direnç göstermiş ve çıkarlarını başarılı biçimde savunmuştur. Üst düzey yetkililerinin suikastlara uğramasına karşın yönetim sürekliliğini korumuş; askeri, sivil ve endüstriyel tesisleri hedef alınırken dahi saldırganlarına karşılık vermeye devam etmiştir. Çatışmayı karşı tarafı teslim olmaya zorlayabilecekleri yanılgısıyla başlatan Amerikalılar ve İsrailliler, bugün çıkış stratejisi olmayan bir bataklığın içine sürüklenmiş durumdadır. Buna karşılık İran tarihsel ölçekte bir direniş başarısı ortaya koymuştur.

Bazı İranlılar için bu başarı, müzakere edilmiş bir sona yönelmek yerine saldırganların yeterince cezalandırılmasına kadar savaşın sürdürülmesini gerektiren bir gerekçe olarak görülmektedir. 28 Şubat’tan bu yana her gece, ülke genelinde büyük kalabalıklar toplanarak “Ne teslimiyet, ne uzlaşma; Amerika ile savaş” sloganlarıyla meydanlarda dirençlerini göstermektedir. Nihayetinde Amerika Birleşik Devletleri, müzakerelerde güvenilir olmadığını ve İran’ın egemenliğine saygı göstermeyeceğini kanıtlamıştır. Bu mantık çerçevesinde, şu aşamada Washington ile angajmana girmenin ya da ona bir çıkış yolu sunmanın anlamı olmadığı savunulmaktadır. Bunun yerine Tahran’ın avantajını sürdürmesi, ABD üslerini hedef almaya devam etmesi ve Hürmüz Boğazı’ndaki ticareti engelleyerek Washington’un bölgedeki varlığını ve tutumunu köklü biçimde değiştirmeye zorlaması gerektiği ileri sürülmektedir.

Ancak Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail ile çatışmayı sürdürmek psikolojik olarak tatmin edici görünse de, bunun sonucu yalnızca sivil yaşamın ve altyapının daha fazla yıkıma uğraması olacaktır. Hedeflerine ulaşamayan bu aktörler giderek daha umutsuz hale gelmekte ve hayati öneme sahip ilaç, enerji ve sanayi tesislerini hedef almanın yanı sıra sivilleri rastgele vurma yoluna başvurmaktadır. Şiddet aynı zamanda giderek daha fazla ülkeyi içine çekmekte ve bölgesel bir çatışmanın küresel bir krize dönüşme riskini artırmaktadır. Üstelik uluslararası örgütler de, Washington’un işlediği ve savaşın ilk gününde yaklaşık 170 okul çocuğunun öldürülmesini de içeren çok sayıda vahşet karşısında sessiz kalmaları yönünde Amerika Birleşik Devletleri tarafından baskı altına alınmıştır.

Bu bağlamda Tahran, elde ettiği üstünlüğü savaşı sürdürmek için değil, zafer ilan ederek hem mevcut çatışmayı sona erdirecek hem de bir sonraki çatışmayı önleyecek bir anlaşma yapmak için kullanmalıdır. İran, nükleer programına belirli sınırlamalar getirmeyi ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden ticarete açmayı; buna karşılık tüm yaptırımların kaldırılmasını teklif edebilir. Washington’un daha önce kabul etmediği böyle bir anlaşma, mevcut koşullarda kabul edilebilir hale gelmiş olabilir. İran ayrıca, her iki tarafın da gelecekte birbirine saldırmamayı taahhüt ettiği karşılıklı bir saldırmazlık paktını kabul etmeye hazır olmalıdır. Bunun yanı sıra, Amerika Birleşik Devletleri ile ekonomik ilişkiler kurulmasını da önerebilir; bu durum hem Amerikan hem de İran halkı açısından kazançlı olacaktır. Tüm bu sonuçlar, İranlı yetkililerin dış tehditlere karşı savunma odaklı bir yaklaşımdan uzaklaşarak ülke içinde halkın yaşam koşullarını iyileştirmeye odaklanmalarına imkân tanıyacaktır. Başka bir ifadeyle Tahran, İran halkının hak ettiği yeni ve parlak geleceği güvence altına alabilir.

ABD Başkanı Donald Trump, zayıflamış konumuna rağmen (ya da belki de tam bu nedenle) müzakerelere ilişkin çelişkili ve kafa karıştırıcı açıklamalar yapmayı sürdürmektedir. Çarşamba günü yaptığı bir konuşmada Trump, bir yandan tüm İranlılara hakaret ederek İran’ı “ait oldukları yere, taş devrine geri bombalama” sözü verirken, diğer yandan defalarca tekrarladığı gibi Washington’un askeri kampanyasının birkaç hafta içinde tamamlanacağını iddia etmiştir. Ancak Beyaz Saray’ın Amerikan bombardımanının yol açtığı artan enerji maliyetlerinin siyasi bir yük haline gelmesinden açıkça endişe duyduğu görülmektedir. Bu plan, Trump’a zamanında bir çıkış imkanı sunabilir. Nitekim bu durum, onun büyük stratejik hatasını kalıcı bir barış zaferi olarak sunabileceği bir fırsata dahi dönüştürebilir.

ZAFERİ KABUL ET

İranlılar, yalnızca mevcut saldırganlık nedeniyle değil, daha geniş bir tarihsel arka plan çerçevesinde ABD’ye karşı yoğun bir öfke duymaktadır. Milenyumun başından bu yana, İslam Cumhuriyeti ve halkı Amerikan yetkililer tarafından defalarca hayal kırıklığına uğratılmıştır. İran, 11 Eylül terör saldırılarının ardından Afganistan’da al-Qaeda’ya karşı ABD’ye destek sağlamış; ancak bunun karşılığında Başkan George W. Bush, Tahran’ı “şer ekseni” içinde tanımlayarak ülkeyi hedef almakla tehdit etmiştir. Başkan Barack Obama yönetimi, 2015 yılında İran ile nükleer anlaşmayı müzakere ederek imzalamış; ancak Tahran’ın anlaşmaya yönelik doğrulanmış ve titiz uyumu, vaat edildiği üzere İran’ın küresel ekonomik sisteme entegrasyonunu sağlamamıştır. İran’ın bu uyumu, Trump’ın anlaşmayı feshetmesini ve ardından İran’ın 90 milyonluk nüfusunu yoksullaştırmayı amaçlayan sert yaptırımlardan oluşan “maksimum baskı” politikasını uygulamasını da engelleyememiştir. Bu politikalar, diplomatik dönüş sözü vermesine rağmen, Başkan Joe Biden döneminde de sürdürülmüştür.

Trump’ın ikinci kez göreve gelmesiyle birlikte Washington’un yaklaşımı daha da yanıltıcı bir hal almıştır. Beyaz Saray yeni bir anlaşma yapmakla ilgilendiğini belirtmiş ve İran müzakereleri için en yetkin diplomatlarını ve uzmanlarını görevlendirmiştir. Ancak Trump kısa sürede bu sürece ciddi yaklaşmadığını göstermiştir. Deneyimli diplomatik temsilciler görevlendirmek yerine, jeopolitik ve nükleer teknik konular hakkında neredeyse hiçbir bilgiye sahip olmayan iki yakın ismini (damadı Jared Kushner ve golf arkadaşı Steve Witkoff) sürece dahil etmiştir. Bu kişilerin İran’ın anlaşmaya ulaşmaya yönelik cömert tekliflerini anlamakta başarısız olmalarının ardından, Beyaz Saray İranlı sivillere yönelik geniş çaplı askeri saldırıyı başlatmıştır.

Bu gelişmeler sonucunda İran toplumunun önemli bir kesimi, bu savaşın diplomasi yoluyla değil, ancak direniş ve saldırganlara karşı baskının sürdürülmesi yoluyla sona erdirilebileceğine inanmaktadır. İranlılar, kendilerini defalarca hayal kırıklığına uğratan Amerikan yetkililerle yeniden görüşmeye istekli değildir. Bununla birlikte, bu yaklaşım anlaşılabilir olsa da, İslam Cumhuriyeti açısından savaşın mümkün olan en kısa sürede sona erdirilmesi uzun vadede daha rasyonel bir seçenek olacaktır. Uzayan çatışma, özellikle ABD ve İsrail’in İran altyapısını hedef almaya devam ettiği bir ortamda, mevcut çıkmazı değiştirmeksizin daha fazla can kaybına ve telafisi mümkün olmayan kaynak kayıplarına yol açacaktır. İran bölge altyapısını misilleme olarak yok etme kapasitesine sahip olsa da, bu durum ABD açısından belirleyici değildir; zira Washington, bölgedeki sözde Arap müttefiklerini büyük ölçüde İsrail’i korumak için kullanılan araçlar olarak görmektedir. Ayrıca bölge altyapısının yıkılması İran’ın kayıplarını telafi etmeyecektir. Çatışmanın sürmesi ABD’nin kara harekatı başlatma ihtimalini de doğurabilir. Böyle bir girişim Washington’u daha derin bir çıkmaza sürükleyecek olsa da, İran açısından somut kazanımlar üretmeyecektir. Son olarak, ABD taraflar arasında bir anlaşma sağlanmadan çekilirse, İran Washington’a karşı yürüttüğü direnişin siyasi ve ekonomik getirilerini tam anlamıyla elde edemeyecektir.

Taraflar müzakerelere yönelmeyi başarırsa, iki olası sonuç ortaya çıkabilir. Bunlardan ilki, resmi ya da gayri resmi bir ateşkes anlaşmasıdır. İlk bakışta bu seçenek en makul yol gibi görünebilir; zira en az dirençle karşılaşacak seçenektir. Ateşkes sağlanabilmesi için Tahran, Washington ve müttefiklerinin yalnızca silah bırakmaları yeterli olacaktır. Bu durumda, ilişkilerini on yıllardır şekillendiren temel gerilimleri çözmeleri gerekmeyecektir.

Ancak herhangi bir ateşkes doğası gereği kırılgan olacaktır. Taraflar, temel anlaşmazlıklarını çözmemiş olmaları nedeniyle birbirlerine karşı derin bir güvensizlik ve şüphe duymaya devam edeceklerdir. Bu nedenle, yeni bir yanlış hesaplama ya da fırsatçı bir siyasi hamle çatışmaların yeniden başlaması için yeterli olacaktır. Bu bağlamda karar alıcılar ikinci seçeneğe (yani kapsamlı bir barış anlaşmasına) yönelmelidir. Başka bir ifadeyle, bu felaket 47 yıllık çatışma ve düşmanlık dönemini sona erdirmek için bir fırsat olarak değerlendirilmelidir.

Mevcut çatışma, tüm yıkıcılığına rağmen, böyle bir anlaşmanın önünü açabilir. Zira bu süreç, Batı Asya’ya ilişkin hem Tahran’ın hem de Washington’un artık görmezden gelemeyeceği bazı gerçekleri ortaya koymuştur. Öncelikle, Amerika Birleşik Devletleri’nin İsrail ile birlikte hareket etmesine ve Basra Körfezi’ndeki ortaklarının finansal ve lojistik desteğine rağmen, İran’ın nükleer ya da füze programlarını ortadan kaldırma kapasitesine sahip olmadığı açıkça görülmüştür. Bu programlar, hem derin biçimde yerleşmiş hem de coğrafi olarak dağınık oldukları için bombardıman yoluyla ortadan kaldırılamaz. Nitekim nükleer mesele bağlamında ABD ve İsrail saldırıları, İran’ın Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’ndan çekilip çekilmemesi ve nükleer doktrinini değiştirip değiştirmemesi yönündeki tartışmaları daha da alevlendirmiştir. Bu saldırılar aynı zamanda İran’ın bölgesel ortaklarından oluşan “direniş ekseni”nin çöktüğüne dair iddiaların büyük ölçüde abartıldığını da ortaya koymuştur. Hatta tam tersine, bu saldırganlık, Küresel Güney’de, Avrupa’nın bazı bölgelerinde ve hatta Amerika Birleşik Devletleri içinde (özellikle Trump’ın bazı destekçilerinin “Önce İsrail” politikalarını reddettiği kesimlerde) ABD dış politikasına karşı direnci yeniden canlandırmıştır.

Bölge açısından bakıldığında ise savaş, güvenliğin Amerika Birleşik Devletleri’nden dış kaynak kullanımı yoluyla sağlanmasının başarısız bir strateji olduğunu göstermektedir. Yıllar boyunca Arap ülkeleri, topraklarında Amerikan askeri üslerinin kurulmasına finansal katkı sağlayarak güvenliklerini garanti altına alabileceklerine inanmışlardır. Buna karşılık İran’ın 1985 yılında (Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 598 sayılı kararıyla da çerçevesi çizilen) Basra Körfezi kıyıdaş devletleri arasında bölgesel bir güvenlik düzeni kurulmasına yönelik önerisi, 2015’teki saldırmazlık paktı teklifleri ve 2019’daki Hürmüz Barış Girişimi gibi önerileri büyük ölçüde reddedilmiş ya da göz ardı edilmiştir. Arap devletleri, bu tür girişimlerin gereksiz olduğunu düşünmüş; zira kriz anında ABD’nin İran ile ilişkileri yöneterek kendilerini koruyacağına inanmışlardır. Ancak beklentilerin aksine ABD, bazı ülkelerin sözlü (ve kimi durumlarda samimi) itirazlarına rağmen İslam Cumhuriyeti’ni bombalama kararı almış ve bu operasyonları söz konusu ülkelerin topraklarındaki üsleri kullanarak yürütmüştür. Bu durum, aslında öngörülebilir bir sonuçtur. Neticede Arap ülkeleri, kaçınmak istedikleri savaşın doğrudan sahnesi haline gelmişlerdir.

Tüm bu gelişmeler, Tahran’ın hem kendisine hem de bölgesel düzene ilişkin uzun süredir dile getirdiği tezleri doğrular niteliktedir. Bununla birlikte, artan özgüveniyle birlikte İran’ın kendi içinde çıkarması gereken bir ders de bulunmaktadır. İran, nükleer teknolojisinin saldırganlığı caydırmadığını kabul etmek zorundadır. Hatta bu teknoloji İsrail ve ABD saldırıları için bir gerekçe oluşturmuştur. Öte yandan İran, İsrail’in uluslararası hukuka aykırı nükleer silah programının da İsrail toplumunu günlük füze ve düşük maliyetli insansız hava araçları saldırılarından koruyamadığını göstermiştir. Bu başarısızlık, nükleer kapasitenin ne kadar gelişmiş olursa olsun İran’ın güvenliğini garanti altına alacağı yönündeki varsayımlara şüpheyle yaklaşılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Nitekim İranlı sivil ve askeri yetkililerin de teyit ettiği üzere, ülkenin başarılı savunmasının en kritik unsuru, toplumun gösterdiği direnç ve dayanıklılık olmuştur.

BARIŞA HAZIRLIK

Bu gerçekler, herhangi bir çözüm sürecinde karşılıklılığın (reciprocity) belirleyici olacağını göstermektedir; bu durum özellikle sürecin ilk aşamaları için geçerlidir. Örneğin, barış sürecinin başlatılabilmesi için Batı Asya’daki tüm tarafların birbirlerine karşı yürüttükleri çatışmaları durdurmaları gerekecektir. İran, Umman ile iş birliği içinde, Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari gemilerin güvenli geçişini sağlamalıdır. Ancak Amerikan yetkililer de Hürmüz Boğazı’nın İran için de açık olmasına izin vermelidir. Coğrafyanın en büyük ironilerinden biri şudur: İran topraklarına kıyısı olmasına rağmen, ABD yaptırımları nedeniyle bu boğaz fiilen yıllardır İran’a kapalıdır. Bu durum İran içinde ciddi yolsuzluklara ve bazı komşu ülkelerin aşırı kâr elde etmesine yol açmıştır. Dolayısıyla nihai bir anlaşmaya varılmadan önce dahi, ABD İran petrolünün ve türevlerinin serbestçe satılmasına ve bu gelirlerin güvenli biçimde ülkeye geri aktarılmasına izin vermelidir.

İran ve ABD bu acil adımları atarken, kalıcı bir barış anlaşmasının çerçevesini de oluşturmaya başlayabilirler. Bu anlaşmanın önemli bir bölümü muhtemelen nükleer meselelere odaklanacaktır. Örneğin İran, nükleer silah edinmeme taahhüdünde bulunacak ve zenginleştirilmiş uranyum stokunun tamamını %3,67’nin altındaki bir seviyeye düşürecektir. Buna paralel olarak ABD İran’a yönelik tüm Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarının kaldırılması için adım atacak, tek taraflı yaptırımlarını sona erdirecek ve müttefiklerini de aynı yönde teşvik edecektir. İran’ın küresel tedarik zincirlerine herhangi bir engel ya da ayrımcılık olmaksızın aktif biçimde katılması sağlanmalıdır. Buna karşılık İran parlamentosu Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı Ek Protokolü’nü onaylayarak tüm nükleer tesislerini kalıcı uluslararası denetime açacaktır. ABD’nin daha katı taleplerde (özellikle sıfır zenginleştirme) bulunduğu bilinmektedir. Ancak Amerikan yetkililer bu tür taleplerin gerçekçi olmadığının farkındadır. ABD, provoke edilmemiş iki savaşta elde edemediği bir sonucu İran’dan diplomasi yoluyla da elde edemeyecektir.

Bu tür karşılıklı tavizler, Tahran ile Washington arasındaki tüm nükleer anlaşmazlıkları çözmeyecektir; ancak büyük ölçüde azaltacaktır. Geriye kalan en önemli sorunlardan biri — İran’ın uranyumunun nasıl değerlendirileceği — uluslararası iş birliğiyle çözülebilir. Çin ve Rusya, ABD ile birlikte İran ve Basra Körfezi’ndeki ilgili ülkelerle bir nükleer yakıt zenginleştirme konsorsiyumu kurabilir. Bu yapı, Batı Asya’daki tek zenginleştirme merkezi haline getirilebilir. İran zenginleştirilmiş materyallerini ve ekipmanlarını bu yapıya devredebilir. Barış planının bölgesel boyutu kapsamında ayrıca Bahreyn, Irak, Kuveyt, Umman, Katar, Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Yemen; Güvenlik Konseyi’nin daimi üyeleri ve muhtemelen Mısır, Pakistan ve Türkiye ile birlikte, saldırmazlık, iş birliği ve deniz ulaşım özgürlüğünü güvence altına alacak bölgesel bir güvenlik ağı oluşturmak üzere iş birliğine başlamalıdır. Bu kapsamda İran ile Umman arasında Hürmüz Boğazı’ndan güvenli geçişi sürekli kılacak resmi düzenlemelerin yapılması da yer almalıdır.

Barışı daha da pekiştirmek amacıyla İran ve ABD karşılıklı fayda sağlayacak ticari, ekonomik ve teknolojik iş birliklerini başlatmalıdır. Örneğin İran, petrol ihracatını hızlandırmak amacıyla Amerikan şirketleri de dahil olmak üzere enerji şirketlerini davet edebilir. İran, ABD ve Basra Körfezi ülkeleri enerji ve ileri teknoloji alanlarında ortak projeler geliştirebilir. Washington ayrıca 2025 ve 2026 yıllarındaki savaşlar sırasında İran’da meydana gelen yıkımın yeniden inşasını finanse etmeyi (sivillere yönelik tazminatlar dahil) taahhüt etmelidir. Bazı Amerikan yetkililer bu tür mali yükümlülüklere itiraz edebilir; ancak aksi takdirde İranlı diplomatların bir anlaşmayı ilerletmesi mümkün olmayacaktır. Üstelik İran’ın yeniden inşasının finansmanı, maliyetli ve kamuoyu desteği düşük olan bu savaşın sürdürülmesinden daha düşük bir maliyet doğuracaktır.

Son olarak İran ve ABD kalıcı bir saldırımazlık paktı imzalamalıdır. Bu sayede taraflar birbirlerine karşı güç kullanmamayı ya da güç kullanma tehdidinde bulunmamayı taahhüt edeceklerdir. Ardından iki ülke, karşılıklı olarak uyguladıkları terörizmle ilişkili sınıflandırmaları kaldırmalı; karşılıklı çıkar temsilciliklerinde diplomat görevlendirme, konsolosluk hizmetlerini yeniden tesis etme ve vatandaşlarına yönelik seyahat kısıtlamalarını kaldırma seçeneklerini değerlendirmelidir.

Bu anlaşmanın hayata geçirilmesi kolay olmayacaktır. İran tarafı müzakereler boyunca Washington’un niyetlerine karşı derin bir şüphe duymaya devam edecektir. Benzer şekilde Trump ve ekibi de Tahran’a karşı temkinli yaklaşmayı sürdürecektir. Bu nedenle Çin ve Rusya başta olmak üzere bazı bölgesel aktörlerin karşılıklı güvensizlikleri azaltacak güvence mekanizmaları sağlaması gerekebilir.

Bununla birlikte, tüm yıkıcılığına rağmen bu savaş kalıcı bir uzlaşma için bir fırsat penceresi açmıştır. İranlılar, iki nükleer güç tarafından gerçekleştirilen büyük ve hukuka aykırı askeri saldırılar karşısında direndiklerini bilerek bu sürece ilerleyebilirler. Amerikan yetkililer ise İslam Cumhuriyeti’ni benimsemeye devam etmese bile, bu yönetimin ortadan kaldırılamayacağını ve onunla birlikte var olmak zorunda olduklarını artık anlamaktadır. Duygular yoğun olabilir ve taraflar savaş alanındaki başarılarını öne çıkarıyor olabilir; ancak tarih, en çok barışı inşa edenleri hatırlar.

Taraflar müzakerelere yönelmeyi başarırsa, iki olası sonuç ortaya çıkabilir. Bunlardan ilki, resmi ya da gayri resmi bir ateşkes anlaşmasıdır. İlk bakışta bu seçenek en makul yol gibi görünebilir; zira en az dirençle karşılaşacak seçenektir. Ateşkes sağlanabilmesi için Tahran, Washington ve müttefiklerinin yalnızca silah bırakmaları yeterli olacaktır. Bu durumda, ilişkilerini on yıllardır şekillendiren temel gerilimleri çözmeleri gerekmeyecektir.

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Dünya ve Batı Enerji Açığının İkmalinde Yeni Ümit Afrika

9-12 Şubat 2026 tarihleri arasında G.Afrika’nın Cape Town şehrinde...

Afrika – ABD Ticari İlişkilerinde Yeni Durum ve Türkiye’nin Konumu

2025 Ocak ayında ABD Başkanlığını kazanan Donald Trump'ın görevi...

AB Genişleme Komiserinin Ankara Ziyareti: AB Rekabet Sürecine, Türkiye’nin Olası Katkıları

ABD Başkanı Trump’ın 2025 başında ikinci kez başkanlık görevine...

Kişiselleşmiş Küresel Düzen – Personalist Global Order

Kişiselleşmiş Küresel DüzenBüyük Güç Politikalarını Bireysel Heveslerin Belirlediği Bir...