Aşağıdaki metin, Bertrand Badré’nin “Globalization Is Dead, but Planetarization Has Yet to Be Born” başlıklı yazısının (11 Eylül 2025, Project Syndicate) Türkçe çevirisidir. Çeviri TUİÇ Akademi için hazırlanmıştır.
Küreselleşme Öldü.
Gelecekteki tarihçiler (var olurlarsa) 2020’lerin ortalarında insanların neden eşi benzeri görülmemiş kaynakları birbirleriyle savaşmaya hazırlanmak için harcarken, bariz gezegensel tehditlere karşı kolektif eylemi ihmal ettiklerini merak edeceklerdir. Eğer hayatta kalmaya dair bir umut olacaksa, yeni bir zihniyetin hakim olması gerekir.
Kasım 1985’te, Cenevre’deki ilk zirveleri sırasında, ABD Başkanı Ronald Reagan ve Sovyetler Birliği Başkanı Mihail Gorbaçov resmi oturumdan gizlice ayrılıp özel olarak konuştular. Yıllar sonra ne konuştuklarını öğrendik. Gorbaçov, yayıncı Charlie Rose’a Reagan’ın ona şaşırtıcı bir soru sorduğunu anlattı: “Eğer Amerika Birleşik Devletleri aniden uzaydan gelen biri tarafından saldırıya uğrasa ne yapardınız? Bize yardım eder miydiniz?” Gorbaçov “Şüphesiz” diye yanıtladı, Reagan da şu karşılığı verdi: “Biz de.” İki süper güç nükleer silahlanma yarışına kilitlenmiş ve Avrupa’da birbirlerini karşılıklı tehdit ederken, yine de ortak bir varoluşsal tehdide karşı birleşmeyi hayal edebiliyorlardı.
Aradan geçen kırk yılın ardından insanlık kendini başka bir silahlanma yarışına kilitlenmiş halde buluyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü, 2024 yılında küresel savunma harcamalarının rekor seviyeye ulaştığını, enflasyona göre ayarlanmış olarak bir önceki yıla kıyasla yüzde 9,4 artışla 2,7 trilyon doları bulduğunu bildiriyor. Dokuz yıl üst üste gerçekleşen bu harcama artışlarının ardından bu yükseliş, Soğuk Savaş’ın sona ermesinden bu yana eşi görülmemiş bir düzeye ulaştı ve yavaşlayacağına dair çok az işaret var. Düzinelerce ülke ordularını genişletiyor ve daha fazla hükümet savunma bütçelerini artırmak için uzun vadeli taahhütlerde bulunuyor.
Bunun birçok nedeni var ve bazıları anlaşılır. Rusya’nın Ukrayna’daki savaşına ek olarak Doğu Asya ve Orta Doğu’da artan gerilimler ile siber uzay ve uzaydaki kırılganlıklar söz konusu. Ancak daha temelde, bu tırmanış bildiğimiz anlamıyla küreselleşmenin çöküşünü yansıtıyor. Yani çok taraflılık, serbest ticaret ve uluslararası işbirliğine dayalı kurallara bağlı bir düzenin sonunu.
Yalnızca on yıl önce havanın ne kadar farklı olduğunu unutmak kolaydır. 2015’te – küreselleşmenin son dalgasının zirve noktasında – dünya liderleri üç dönüm noktası anlaşması imzaladı: Kalkınma finansmanı üzerine Addis Ababa Eylem Gündemi, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri ve Paris iklim anlaşması. Çin Devlet Başkanı Xi Jinping ve ABD Başkanı Barack Obama Washington’da el sıkıştılar ve birçok gözlemciye göre bu durum, sürdürülebilir, kapsayıcı ve dayanıklı bir küreselleşme çağının başladığını işaret ediyordu.
Fakat ortaya çıkan iyimserlik kısa ömürlü oldu. Birkaç yıl içinde ticaret savaşları, milliyetçi ve yerlici politikalar ve jeopolitik rekabetler önceki uzlaşıyı baltaladı. Bugün gümrük tarifeleri, sübvansiyonlar, sanayi politikaları, mülteci krizleri ve yeni silahlanma yarışı, işbirliğinin cazibesini yitirdiği bir dünyaya işaret ediyor. Fransız tarihçi Arnaud Orain’in belirttiği gibi “tarihin sonu” tezi yerini yeniden sonlu olarak kavramsallaştırılan bir dünyaya bıraktı – büyütülecek değil bölüşülecek bir pasta olarak. Bu zihniyete göre, benim olan benimdir, senin olan ise müzakere edilebilir.
Fakat Reagan’ın düşünce deneyine ilham veren varoluşsal tehditler hâlâ burada ve her zamankinden daha acildir. İklim değişikliği, ekosistem çöküşü ve derinleşen toplumsal eşitsizlikler hepimizi tehdit ediyor. Bunlar kapsamlı biçimde belgelenmiş, sonuçları halihazırda görünür hale gelmiş ve onlarla başa çıkmak için stratejiler sayısız politika belgesinde ve uzman raporunda ayrıntılı biçimde işlenmiştir. Ancak bunlar sürekli olarak komşuların ya da rakiplerin saldırısı korkusunun gerisinde tutuluyor.
Gelecekteki tarihçiler – eğer meslek hâlâ var olursa – 2020’lerin ortalarında Homo sapiens’in neden eşi benzeri görülmemiş kaynakları birbirleriyle savaşmaya hazırlanmak için harcarken, bariz gezegensel tehditlere karşı kolektif eylemi ihmal ettiklerini merak edeceklerdir. Söz konusu rakamlar şaşırtıcıdır. Yıllık neredeyse 3 trilyon dolar savunmaya ayrılmakta ve bu miktar ekonomilerimizi karbondan arındırmak, iklim değişikliğine uyum sağlamak ve biyolojik çeşitliliği korumak için gereken yatırımların önemli bir kısmını karşılayabilir.
Küreselleşmenin işbirlikçi mantığını gezegensel hayatta kalmaya genişletmek yerine, onu duvarlar, tarifeler ve silahlarla yeniden inşa ediyoruz. Buna “dikenli tel küreselleşmesi” denilebilir. İnsanlık birbirine bağımlı olmaya devam edecek, ancak ilişkiler ortak kurumlarla değil, nüfuz alanları üzerinden yönetilecek. Bu sırada gezegen, siyasal bilinçten geri çekilecek.
Sofokles’in uyardığı gibi, “Tanrıların aklını felakete sürüklediği birine kötülük bazen iyi görünebilir.” Göreceli jeopolitik güce takıntılı olup, gezegensel sınırların mutlak gerçekliğini görmezden gelmek deliliktir. Eğer bir umut olacaksa, yeni bir şey icat etmeliyiz; küreselleşme değil, gezegenleşme, kırılgan dünyamızı korumanın her şeyin önkoşulu olduğunun kabulü. Brezilya’nın Belem kentinde yapılacak Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Konferansı (COP30) gibi yaklaşan toplantılar, bu perspektifi ilerletmek için fırsatlar sunuyor, her ne kadar bu yıl okyanuslarımızdaki plastikleri ele alan müzakereler hayal kırıklığı yaratmış olsa da.
Ancak pencere kapanıyor. Bazıları resmin bu kadar da karanlık olmadığını, çünkü insanlığın olağanüstü bir bilimsel ve teknolojik yenilik döneminden geçtiğini savunacaktır. Yapay zekâ, biyoteknoloji, yenilenebilir enerji ve ileri malzemelerdeki ilerlemeler göz önüne alındığında, neden insan yaratıcılığına güvenmeyelim?
Karşı argüman ise sarsıcıdır. Bir yüzyıl önce fizik, kimya ve tıptaki devrim niteliğindeki keşifler de altın bir gelecek vaat etmişti ve nihayetinde II. Dünya Savaşı’ndan sonra Fransızların “30 görkemli yıl” dediği döneme yol açmıştı. Ancak oraya varılmadan önce dünya yıkıcı bir buhran, faşizm ve bu yeni teknolojilerle yürütülen küresel bir savaş yaşadı. Manhattan Projesi, atomun içerdiği enerji sivil amaçlarla kullanılmadan önce nükleer silahlar üretti. Modern gübreyi bize sağlayan bilim aynı zamanda kimyasal silahlar da yarattı.
Bugün yapay zeka ve diğer atılımlar benzer şekilde toplumu dönüştürebilir. Fakat tarihten ders alacaksak, askeri uygulamalar sivil kullanımların önüne geçecektir. Her zamanki gibi “paranın izini sürmeliyiz”: savunma bütçeleri iklim yatırımlarını gölgede bırakıyor. Tehlike, teknolojinin başarısız olması değil, öncelikle çatışma için, değil kolektif hayatta kalma için kullanılacak olmasıdır.
Önceki tarihsel dönüm noktalarının aksine, bu dönemin ikinci bir şansı yok. Kaynaklar sınırlı, karbon bütçesi hızla daralıyor ve gezegensel sınırlar zorlanıyor. Seçenek açıktır: Küreselleşme ticaret savaşları, kültür savaşları ve gerçek savaşlarla tüketilen kaynakların yer aldığı askeri bir bloklar dizisine dönüştürülebilir ya da biz “gezegenleşme”yi benimseyebilir ve onurlu bir şekilde birlikte hayatta kalma stratejileri geliştirmeye başlayabiliriz.
Bertrand Badre, Dünya Bankası’nın eski yönetici direktörüdür, Project Syndicate Danışma Kurulu Başkanıdır, Blue like an Orange Sustainable Capital’in CEO’su ve Kurucusudur ve “Can Finance Save the World?” (Berrett-Koehler, 2018) kitabının yazarıdır.


