Kişiselleşmiş Küresel Düzen – Personalist Global Order

Kişiselleşmiş Küresel Düzen
Büyük Güç Politikalarını Bireysel Heveslerin Belirlediği Bir Dünya

Bu yazı, 26 Ocak 2026 tarihinde Foreign Affairs Magazine’de, orijinal başlığıyla yayımlanmış; Semuhi Sinanoğlu ve Seva Gunitsky imzasını taşımaktadır. Metin, TUİÇ Akademi için anlam ve bağlam korunarak Türkçeye uyarlanmıştır.

Sonunda mesele dans olmuş olabilir. ABD Başkanı Donald Trump, 6 Ocak’ta yaptığı bir konuşmada, Amerikan ordusuna gece yarısı Caracas’a uçma, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ve eşini yakalayıp ABD’ye getirme ve haklarında cezai işlem başlatma talimatını neden verdiğini şöyle açıkladı: “Oraya çıkıyor ve benim dansımı taklit etmeye çalışıyor.” Elbette Trump’ın başka gerekçeleri de vardı. Maduro’nun bir uyuşturucu kaçakçısı olduğunu, baskıcı ve otoriter bir rejim yönettiğini ve ABD şirketlerine Venezuela petrolüne ayrıcalıklı erişim sağlamaya isteksiz davrandığını söylüyordu. Ancak çok az sayıda uzman Caracas’ın uyuşturucu ticaretinde kayda değer bir rol oynadığına inanıyor; ayrıca Trump, Venezuela’daki şiddet yanlısı rejimin geri kalanını büyük ölçüde yerinde bırakmış durumda. Beyaz Saray’ın Venezuela petrolünü istediği doğru olsa da, Maduro aylar süren baskının ardından ülkesinin ham petrolüne Trump’a neredeyse sınırsız erişim teklif etmişti.

Ama Maduro dans etmeyi sürdürdü. Caracas’taki mitinglerde, Trump’ın kendi hareketlerinin biraz daha akrobatik bir versiyonunu andıran şekilde kollarını ileri geri savuruyordu. Beyaz Saray için bu, görünüşe bakılırsa, bardağı taşıran son damla oldu. Operasyondan bir gün sonra The New York Times şu yorumu yaptı: “Maduro’nun son haftalarda sergilediği düzenli kamuoyu önündeki danslar ve kayıtsızlık gösterileri, Trump ekibindeki bazı isimleri Venezuela liderinin kendileriyle alay ettiği sonucuna götürdü. Bunun üzerine Beyaz Saray askerî tehditlerini hayata geçirmeye karar verdi.”

Amerikan dış politikası çalışan akademisyenler için, bir ABD başkanının, hatta Trump’ın bile, alay edildiğini hissettiği için yabancı bir hükümeti tepesinden koparmaya girişmesi sarsıcı görünebilir. Ancak Trump, kişiselleşmiş bir liderdir; gücü kendi etrafında ve dar bir iç çevrede toplayan bir yönetim tarzını temsil eder. Kişiselleşmiş liderler, sıradan otokratlardan ya da diktatörlerden şu noktada ayrılır: Rejimi ayakta tutan ve normalde politika seçeneklerini, otoriter liderin vizyonuyla şekillenmiş kolektif müzakere mekanizmaları üzerinden süzen siyasi partiler, ordu ve bürokrasi gibi kurumları içten içe boşaltırlar. Bu tür liderler, tutarlı ulusal çıkarlar yerine, kendi kişisel takıntıları ve teşvikleriyle hareket eder. Trump örneğinde bu takıntılar; övgü arayışı, kişisel zenginleşme, doğal kaynaklara erişim ve Batı Yarımküre üzerinde hâkimiyet kurma isteğini içerir. Bu hedeflere sahip bir lider için Venezuela’ya saldırmak ve Maduro’yu ele geçirmek anlamlıydı. Bunun Washington’un küresel konumunu güçlendirmemesi, hatta hamlenin pek çok ABD müttefiki tarafından sert biçimde kınanması ve Latin Amerika’yı daha tehditkâr bir Washington karşısında temkinli davranmaya itmesi önemli değildi. Trump, küresel gücünün sınırları olup olmadığı sorulduğunda The New York Times’a “Benim kendi ahlakım. Benim kendi zihnim,” demişti. “Beni durdurabilecek tek şey bu. Uluslararası hukuka ihtiyacım yok.”

Trump, iktidardaki tek kişiselleşmiş lider değil. 1930’lardan bu yana ilk kez, dünyanın en güçlü ülkeleri olan Çin, Rusya ve ABD’nin tamamı kişiselleşmiş liderler tarafından yönetiliyor. Bu liderler yetkiyi kendi ellerinde topluyor ve kendilerini bilgi balonları içine hapsediyor. Örneğin Çin lideri Xi Jinping, politika yapımını merkezileştirdi ve üst düzey yetkilileri defalarca tasfiye ederek danışmanları arasında müzakereyi caydırdı. Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin de benzer şekilde gücü yoğunlaştırdı ve kendi yarattığı bir yankı odasına çekildi. Revizyonist Rus tarihine yönelik kişisel bir saplantıyla hareket eden Putin, Rurik of Novgorod ve Bilge Yaroslav gibi tarihsel figürler üzerinden dünyaya dersler veriyor ve bu isimlerin Moskova’nın Ukrayna üzerindeki sahiplik iddialarını meşrulaştırdığını öne sürüyor.

Kişiselleşmiş liderlerin resmi kurumlara ya da yerleşik diplomatik normlara bağlı olmaması, zaman zaman çatışmaları çözen beklenmedik anlaşmalar için alan açabilir. Ancak kişiselleşmiş büyük güçlerin yönettiği bir dünya, küresel istikrara hizmet etmez. Kişiselleşmiş rejimler üzerine yapılan çalışmalar, —(Personalizm and Personalist Regimes)— bu tür yönetimlerin diğer hükümet biçimlerine kıyasla daha pervasız, daha saldırgan ve çatışmaya daha yatkın olduğunu tutarlı biçimde ortaya koyuyor. Bu rejimler ittifakları bozma, krizlere sürüklenme ve anlamsız savaşlar başlatma konusunda daha isteklidir. Dünyanın en güçlü devletlerinin giderek daha yalıtılmış ve hesap vermeyen liderlerin kontrolüne girdiği bir dönemde bu etkiler daha da güçlenecektir. Başka bir deyişle, kişiselleşmiş bir küresel düzen; artan yolsuzluk, oynaklık ve şiddet demektir.

ÜÇ KİŞİ FAZLA

Kişiselleşmiş yönetimler yeni bir olgu değildir. Yüzyıllar boyunca, dünyanın dört bir yanındaki mutlakiyetçi monarklar dış politikayı büyük ölçüde kendi keyiflerine ve ailevi husumetlerine göre yürüttü. Kişisel hakaretler ya da aile onuruna dayandırılan toprak iddiaları yüzünden savaşlar çıkardılar. Örneğin İsveç Kralı XII. Charles, Büyük Kuzey Savaşı sırasında Rusya’nın Büyük Petro’sunu yenmeye yönelik kişisel takıntısı nedeniyle makul barış tekliflerini defalarca reddetti ve sonunda ülkesinin büyük güç statüsünü kendi elleriyle yıktı.

Ancak yirminci yüzyıl boyunca, dünyanın önemli bir kısmı demokratikleşirken ve pek çok otokrasi profesyonelleşerek gücü üst düzey yetkililer arasında dağıtırken ya da en azından rejim içindeki aktörlere lideri sorgulama kanalları açarken, kişiselleşmiş sistemler geriledi. Kuzey Kore’deki Kim hanedanı gibi tek adam rejimleri varlığını sürdürdü ama bunlar istisna haline geldi. Yirminci yüzyılın pek çok otokrasisi, ne kadar acımasız olursa olsun, kişiselleşmiş değildi; çünkü liderin vizyonuna hizmet eden gerçek bir müzakere alanına izin veriyorlardı. Leonid Brejnev dönemindeki Sovyetler Birliği, hantallaşmış olsa da gerçekten kolektif bir liderlik anlayışıyla işledi. Mao Zedong’un ölümünden sonra Çin, tek adam yönetimini önlemek için bilinçli olarak siyasi sistemini yeniden tasarladı; dönem sınırlamaları getirdi ve üst düzey liderler arasında uzlaşmayı zorunlu kıldı. Latin Amerika’daki askerî cuntalar bile genellikle gücün dönüşümlü kullanıldığı ya da kuvvetler arasında mutabakat gerektiren konseyler aracılığıyla yönetildi. Bu rejimler baskıcıydı, ama tek bir liderin psikolojisinin uzantısı değildi.

Ne var ki denetimsiz yetki ile bireysel kaprisin kendine özgü birleşimi olan kişiselleşme geri döndü ve bu dönüşe Rusya öncülük etti. Putin, 27 yıl önce iktidara geldiğinden bu yana muhalefet partilerini ve parlamentoyu işlevsizleştirdi; mahkemeleri, arzu ettiği politikaları savunmaya hazır yargıçlarla doldurdu; bürokrasiyi sadık astlarıyla kuşattı. Zamanla politikalarını, uzmanlıklarından ziyade sadakatleriyle seçilmiş, giderek daralan bir iç çevre üzerinden yürütmeye başladı. Bu da gerçekliği algılayışını çarpıttı.

Putin yönetiminin kişiselleşmiş niteliği, Ukrayna’yı işgal etme yönündeki felaketle sonuçlanan kararını anlamaya yardımcı oluyor. Tarihsel saplantıları ve COVID-19 salgını sırasında yaşadığı fiziksel yalıtılmışlık, fetih girişiminin hem gerekli hem de kolay olacağına inanmasına yol açan hatalı düşünceyi besledi. Rusya’nın 2022’de Kiev’e yönelen hamlesinden önce pek çok analistin vurguladığı gibi, Ukrayna’yı fethetmeye yönelik herhangi bir girişim uzun sürecek ve son derece maliyetli olacaktı. Ancak görünen o ki bunu Putin’e söylemeye kimse cesaret edemedi. Bugün bile Rus ordusunun savaşma kapasitesi ve Ukrayna’nın direnme gücü konusunda ciddi kör noktaları var; bu yanılsamalar, Rusya’nın taktik kazanımlarını abartan, Ukraynalı kayıpları şişiren ve Rusya’nın maddi üstünlüğünü öne çıkaran küçük bir “evetçiler” kadrosu tarafından besleniyor.

Kişiselleşmiş liderler ittifakları bozma, krizlere sürüklenme ve anlamsız savaşlar başlatma konusunda daha olasıdır.

Rusya kişiselleşme sarmalında derinleştikçe, güney komşusu Çin de benzer bir yola girdi. Çin Halk Cumhuriyeti hiçbir zaman bir demokrasi olmadı; ancak bir dönem Komünist Parti, görece kolektif bir liderlik tarzı benimsedi. Parti liderinin görev süresi sınırlıydı. Politbüro’daki diğer üyeler bağımsız güce sahipti ve kapalı kapılar ardında kararları tartışıp sorgulayabiliyorlardı. Bu dönem artık geride kaldı. Xi döneminde Çin, giderek daha sıkı denetlenen bir sisteme dönüştü. Xi, görev süresi sınırlamalarını kaldırdı ve parti içi eleştirmenleri tasfiye etti. Üst düzey askerî yetkililere yönelik tekrar eden tasfiyeler, Halk Kurtuluş Ordusu’nun sadakati ve hazırlığı konusundaki güvensizliğini yansıtıyor. Putin’de olduğu gibi, Xi’nin en yakın danışmanları da büyük ölçüde evetçilerden oluşuyor. Sonuç, bir dizi yüksek profilli hataydı. Örneğin Xi yönetimi, hastalığı kontrol altına alamamasına ve büyük ekonomik zarara yol açmasına rağmen son derece sert toplumsal kısıtlamalar getiren “sıfır COVID” politikasından aylarca vazgeçmedi. Diğer ülkelerin yetkililerini azarlayan ve hakaret eden saldırgan “kurt savaşçı” diplomasisi, potansiyel ortakları gereksiz yere uzaklaştırdı ama Xi’nin hoşuna gitti. Çin ekonomisi büyümeye devam ediyor ve Xi, dışarıdan bakanlar için şimdilik Putin’den daha rasyonel görünebilir. Ancak kişiselleşmiş sistemler, zamanla liderler kökleştikçe rasyonelliği aşındırma ve aşırı özgüveni teşvik etme eğilimindedir.

Ve elbette Trump var. ABD başkanı, alışılmadık bir kişiselleşmiş sistemin başında. Xi ya da Putin’den farklı olarak hâlâ hukuki kısıtlamalarla ve anlamlı bir muhalefetle karşı karşıya. Buna rağmen, Grönland’a ilişkin tehditleri ya da ailesinin yurt dışında imzaladığı kârlı gayrimenkul ve kripto anlaşmaları gibi kişisel motivasyonlu hamleler uğruna, köklü kurumsal denge mekanizmalarını devre dışı bırakıyor. Grönland’ı Amerikan denetimine almak, ABD çıkarları açısından son derece ters etki yaratır; ülkenin 75 yılı aşkın süredir dünya genelinde güç projeksiyonu yapmasına yardımcı olan NATO ittifakını fiilen parçalar. Oysa mevcut anlaşmalar, Washington’un ada genelinde birden fazla deniz üssü kurmasına zaten izin veriyor. Ama Trump için bunların önemi yok. ABD’nin Grönland’a sahip olması gerektiğini, Nobel Barış Ödülü’nü alamadığı için ya da basitçe bunu kişisel olarak arzuladığı için savunuyor. 8 Ocak’ta “Başarı için psikolojik olarak gerekli olanın bu olduğunu hissediyorum,” dedi.

ABD, Çin ve Rusya’dan farklı olarak, liderini yüksek sesle eleştiren çok sayıda aktöre sahip. Ancak bu, başkanın onları dikkate aldığı anlamına gelmiyor. Trump, Putin’inkine benzer bir itaat kapasitesine sahip bir iç çevre oluşturdu. Normal kurumlar arası politika yapım süreçlerini kenara itti, kariyer bürokratlarını tasfiye etti. Böylece disiplinli ve profesyonel tavsiyelerin yerini, saray mensupları ve dalkavuklar aldı; örneğin emlakçı dostu iken ABD özel temsilcisine dönüşen Steve Witkoff ya da Fox News sunucusuyken savunma bakanı yapılan Pete Hegseth. Buna karşılık, görüşleri kendi inançlarıyla örtüşmediğinde geleneksel uzmanlara güvensizlik besliyor ve onlara saldırıyor; faizleri düşürmeyi reddettiği için görevden almakla ve yargılatmakla tehdit ettiği Merkez Bankası Başkanı Jerome Powell gibi. İlk döneminin aksine, bugün Trump’a yakın çevrede onu açıkça karşı çıkma isteği ya da iradesi olan kimse kalmadı.

Bu sistem, Trump’ın zaten kırılgan olan gerçeklik bağını daha da zayıflattı. Geçen ağustosta yapılan Trump-Putin zirvesini düşünün. Zirve öncesinde, Trump’ın Rusya temsilcisi olarak hareket eden Witkoff, Putin’in karşılıklı saygıya dayalı adil bir ateşkes müzakeresine hazır olduğunu Trump’a telkin ederken, Moskova’ya da Washington’un Ukrayna’dan toprak tavizleri koparmaya hazır olduğu mesajını verdi. Bu, bilginin süzülmesine dair klasik bir örnekti: Bir saray mensubunun, gerçeği değil, efendisinin duymak istediğini söylemesi. Sonuç, Beyaz Saray için fiyaskoydu. Barış görüşmelerini başlatmak bir yana, Trump bir kez daha Rus liderinden tarih dersi dinlemek zorunda kaldı. Ukrayna’daki çatışmalar ise sürmeye devam etti.

KİŞİSEL OLAN POLİTİKTİR

Kişiselleşmenin yükselişi, küresel düzenin geleceğine dair öngörüde bulunmayı zorlaştırıyor. Örneğin pek çok yorumcu, Trump’ın Xi ve Putin dahil olmak üzere güçlü liderlere duyduğu görünen yakınlığı, ABD’nin dünyanın en büyük otoriterleriyle üçlü bir düzen kurmaya hazırlandığının kanıtı olarak okuyor. Bu yorumda bir doğruluk payı var. Trump’ın Venezuela’daki hamleleri ve Grönland’a dair söylemi, Doğu Avrupa’da Rusya’nın önceliğini kabule yatkın görünmesi ve Tayvan’a yaklaşımındaki işlemsel tutum, etki alanlarına dayalı bir dünya görüşüne işaret ediyor. Ancak kişiselleşmiş liderler, birbirleri için bile kötü ortaklardır. Etki alanlarını gerçekten karşılıklı olarak tanımak için Putin, Trump ve Xi’nin özdenetim göstermesi gerekir ki kişiselleşmiş liderlerde bu özellik yoktur. Diğer bazı analizler ise büyük güç rekabetine dönüşten söz etmeyi sürdürüyor. Fakat bu çerçeve de kişiselleşmiş bir küresel sisteme uymuyor. Günümüzün büyük güç liderleri, saplantı haline getirdikleri şeylerin peşindedir: petrol, Tayvan, Ukrayna. Rekabet de bu başlıklar etrafında şekillenir. Ancak ülkelerini genel olarak daha müreffeh ve güvenli kılmak için yarışmazlar.

Kişiselleşmiş bir küresel sistem, belirsizlik, yolsuzluk ve kapalı kapılar ardında yapılan pazarlıklarla tanımlanır. Kendi çıkarını önceleyen liderler, anlık kişisel kazanımlar karşılığında ittifakları ve yerleşik taahhütleri zayıflatan ya da çöpe atan gösterişli anlaşmalara açıktır. Trump yönetiminin Rusya ile Ukrayna arasında kapsamlı bir toprak karşılığı barış anlaşması kurgulama girişimi buna bir örnektir. Keza Trump’ın Çin’le büyük bir uzlaşı arayışı da öyledir. Bu çerçevede Pekin’in ABD mallarını daha fazla satın alması ve geçmiş örnekler yol göstericiyse Trump’la bağlantılı şirketlere ticari avantajlar sağlaması beklenir. Karşılığında Trump, Tayvan’a verilen ABD desteğini azaltmayı, bu konuda zaten gidip gelen bir tutum sergiliyor, ya da ihracat kısıtlamalarını gevşetmeyi düşünebilir. Nitekim Trump, hesaplama çiplerine yönelik kısıtlamaları gevşeterek Çin’in ABD ile yapay zeka rekabetinde elini güçlendirdi. Bu karar Washington’daki dış politika çevrelerinde geniş çaplı rahatsızlık yarattı; ancak teknoloji dünyasındaki Trump müttefikleri için son derece kârlı olabilir. Zira bu aktörler, Trump’ın kripto ve yapay zeka danışmanı olan Silikon Vadisi milyarderi David Sacks sayesinde başkana doğrudan erişim sağlayabildi.

Bu tür uzlaşmalar, kişiselleşmiş bir küresel sistemde daha olası hale gelebilir. Ancak aynı ölçüde geçici de olurlar. Kurumsallaşmış hükümetlerde uluslararası anlaşmalar bürokratik mekanizmalara dayanır; oysa kişiselleşmiş düzenlemeler, liderden lidere yapılan ve hükümdarın özel dehası olarak pazarlanan gösterilerdir. Kurumsal temelleri zayıf olduğu için kırılgandırlar; bağlayıcı hükümlerden çok teatral zirvelerle yönlendirilirler. Trump’ın ilk döneminde Kuzey Kore ile yaptığı anlaşmalar bunun açık bir örneğini sunar. Pyongyang’la kurulan temas, Kuzey Kore lideri Kim Jong Un’la yapılan gösterişli bir buluşmayla sonuçlandı; ancak yaptırımların gevşetilmesi ve güvenlik garantileri karşılığında nükleer silahsızlanma vaatleri hayata geçmedi. Kameralar çekildikten sonra Pyongyang başlık üretimine geri döndü; Trump ise zafer ilan etmeyi sürdürdü. Trump ile Xi arasında Tayvan üzerine yapılacak olası bir pazarlık da benzer bir akıbete uğrayabilir.

Kişiselleşmiş liderler, birbirleri için bile kötü ortaklardır.

İttifaklar da kişiselleşmiş bir dünyada sallantılıdır. Liderler bir gün bir ülkeyi bağırlarına basıp ertesi gün yüz çevirebilir. Örneğin Trump’ın NATO’ya yönelik düşmanlığı, devlet yönetimine dair kişiselleşmiş bakışından doğrudan kaynaklanır. Dış politikayı ödemeler ve karşılıklar üzerinden işleyen bir muhasebe defteri olarak görür; diğer NATO ülkeleri Washington’dan daha az savunma harcaması yaptığı için ABD’ye borçlu olduklarını düşünür. Oysa örgütün ortak planlama komiteleri, merkezi yapıları ve hükümetler arası ilişkilerle örülü uzun bir geçmişi vardır. Kişiselleşmiş liderler için bu tür kurumsal ayrıntıların önemi yoktur. İttifakları özel tercihlerine ve ilişkilerine göre gevşetir ya da sıkılaştırırlar. Bu nedenle Trump, NATO konusunda Putin’e tavizler sunmaya, hatta Kremlin’in etki alanı olarak gördüğü eski Sovyet coğrafyasında Rusya’nın önceliğini zımnen kabule daha yatkındır. Ancak bu esneklik Washington’u daha az güvenilir bir ortak haline getirir. ABD müttefikleri önümüzdeki yıllarda daha fazla temkinli davranacak ve kendi ordularına daha çok yatırım yapacaktır; bu da Amerikan nüfuzunu zayıflatır. Aynı durum Çin ve Rusya’nın ortakları için de geçerlidir; ne Xi ne de Putin inandırıcı taahhütler verebilir. Sonuç, ülkelerin kendi başlarının çaresine baktığı parçalı bir küresel sistemdir.

Küresel sistem aynı zamanda daha az demokratik olacaktır. Kişiselleşmiş liderler zaman zaman liberal devletlerden çıkabilir, Trump örneğinde olduğu gibi; ancak yönetim tarzları seçimli demokrasiyle bağdaşmakta son derece zorlanır ve buna pek değer vermezler. Putin, Trump ve Xi’nin demokrasiye modası geçmiş bir yönetim biçimi olarak baktıkları izlenimi güçlüdür. Bu ortak küçümseme, demokrasinin dünya genelinde aşınmaya devam edeceği bir geleceğe işaret eder. Washington fiilen demokrasi yayma politikasından vazgeçmiş ve Trump’a kişisel faydalar sağlayan otoriter liderlerle, kendi korumaları karşılığında, bağlar kurmaya başlamıştır. Örneğin liberal olmayan Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei zor durumdayken Trump yönetimi hükümetine 20 milyar dolarlık bir can simidi uzattı; bu sayede ülke, ara seçimler öncesinde mali dengelerini toparladı. Milei’nin partisi de ardından güçlü bir geri dönüş yaptı. Kurtarma paketi, Hazine Bakanı Scott Bessent’le yakın kişisel ilişkileri olan bir hedge fon yöneticisinin yatırımlarını da güvence altına aldı; bu isim anlaşma için yoğun kulis yapmıştı.

YARININ SORUNLARI

Kişiselleşmiş liderlerin kendilerine tanıdığı esneklik, bazı çatışmaları çözmeyi kolaylaştırabilir. Ancak aynı ölçüde yenilerini başlatma ihtimali de vardır. Örneğin Rusya, Ukrayna’da o denli aşırı yüklenmiş durumda ki bugün daha ileri bir tırmanma akıl dışı ve düşük ihtimalli görünüyor. Ne var ki 2022 işgalinden önce de pek çok uzman Putin’in böylesi büyük bir savaşı başlatacak kadar pervasız olmadığına inanıyordu. Oysa kendi içine kapalı sistemi, sağlıklı risk değerlendirmeleri üretme yeteneğini yitirdiği için bunu yaptı. Evetçileri Baltıkların iki günde çökeceğini söylerse, buna inanabilir.

Parçalanmış bir kişiselleşmiş dünyada, bu liderleri dürtülerine göre hareket etmekten alıkoyacak denge mekanizmaları çok daha az olacaktır. Kişiselleşmiş liderler bir kriz sırasında karşı karşıya gelirse, sıradan liderlere kıyasla tırmanmayı seçme ihtimalleri daha yüksektir. Zira dalkavuk danışmanlar tarafından sürekli onaylanan bu liderlerin geri adım atmaları için daha az gerekçesi vardır. Bu eğilim, Çin, Rusya ve ABD’nin dünyanın en büyük nükleer cephaneliklerine sahip olduğu ve nükleer yayılmayı sınırlayan korkulukların çökmekte olduğu bir dönemde özellikle kaygı vericidir. Araştırmalar, kişiselleşmiş rejimlerin nükleer silah peşinde koşmaya daha yatkın olduğunu gösteriyor. ABD, Trump’ın ilk döneminde Rusya ile Orta Menzilli Nükleer Kuvvetler Antlaşması’ndan çekildi; başkan son dönemde nükleer denemelere geri dönüş fikrini de gündeme getirdi.

Olası sıcak noktalar şimdiden görünür durumda. Avrupa’da Putin’in toprak genişletme iştahı Ukrayna ile tatmin olmuş değil; bu da kıtanın doğusunu saldırganlığa açık bırakıyor. Uluslararası Stratejik Araştırmalar Enstitüsü’ne göre, Rusya’nın Avrupa genelindeki sabotaj faaliyetleri geçen yıl içinde dört katına çıktı. Doğu Asya’da Xi, Tayvan’ın ilhakını yalnızca ulusal çıkar meselesi değil, kişisel mirasının bir parçası olarak ima ediyor. Ukrayna örneği gösteriyor ki kişiselleşmiş liderler, miras projeleri uğruna yüksek bedeller ödemeye hazır. Trump ise Batı Yarımküre’ye hakim olma hedefini açıkça dile getirdi. Zaten kırılgan olan Orta Doğu, Çin, Rusya ve ABD’nin enerji çıkarlarının kesişmesi nedeniyle kişiselleşmiş yanlış hesaplar için özellikle elverişli bir zemin sunuyor.

Ortaya çıkan küresel sistem, muhalefetten yalıtılmış üç nükleer silahlı liderin riskli hamleler peşinde koştuğu bir düzen. Sonuç, Soğuk Savaş’ı karakterize eden görece istikrarlı ama gergin rekabet olmayacak. Daha oynak bir şey olacak: En kritik kararların, kendilerine “hayır” demeye cesaret eden herkesi sistemli biçimde tasfiye etmiş liderlerin keyfine bağlı olduğu bir dünya.

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Krizden Kalıcılığa: 2025’te Küresel Göçün Fotoğrafı

Krizden Kalıcılığa: 2025’te Küresel Göçün Fotoğrafı 2025 yılı, insan hareketliliğinin...

Kosovo’da Erken Seçim Sonuçları: Kurti’nin Güç Konsolidasyonu mu?

Kosova’da 2025 yılı içinde yapılan ikinci erken parlamento seçimi,...

EISA Pan-Avrupa Uluslararası İlişkiler Konferansı 2026-Lizbon

1–4 Eylül 2026 | ISCTE – University Institute of...

Yeni Avrasya Düzeni

28 Ekim 2024’te, Güney Koreli istihbarat yetkililerinden oluşan bir...