Aşağıdaki metin, Dani Rodrik’in “Who Will Model Democracy Now?” başlıklı yazısının (9 Eylül 2025, Project Syndicate) Türkçe çevirisidir. Çeviri TUİÇ Akademi için hazırlanmıştır.
Çok da uzun olmayan bir süre önce, dünyanın dört bir yanındaki insanlar ekonomik büyüme, sosyal adalet ve siyasi özgürlüğün yalnızca bağdaşabilir değil aynı zamanda birbirini pekiştirici olduğunu görmek için Avrupa ve Amerika’ya bakabiliyorlardı. Her iki yerde de otoriterlik yükselişte olsa da, demokratik rol modelleri başka yerlerde bulmak mümkündür.
İstanbul’da büyüyen bir genç olarak, yakınlarda demokratik rol modellerinin bulunduğu bir neslin parçası olduğum için şanslıydım. Britanya, Fransa, Almanya ve İsveç gibi Avrupa ülkeleri refah ve demokrasiye dair arzularımızı besleyerek, kusurlu siyasal yapımızın geleceği için bize umut veriyordu. Bu ülkelerin deneyimleri bize ekonomik büyüme, sosyal adalet ve siyasi özgürlüğün yalnızca bağdaşabilir değil aynı zamanda birbirini pekiştirici olduğunu gösteriyordu.
Bugünün gençleri benzer şekilde umut verici bir mesaj bulmak için nereye bakacak? Liberal demokrasi bir zamanlar geleceğin dalgası olmaya mahkûm görünüyordu. Ancak şimdi demokratik gerileme küresel bir olgu haline geldi ve Donald Trump’ın Amerika’sı yalnızca en görünür ve dramatik örnek. 2010’ların başından bu yana, yaygın baskı koşulları altında periyodik seçimler düzenleyen rejimler olan “seçimsel otokrasiler” dünya çapında baskın yönetim biçimi haline geldi. Bugün liberal demokrasi altında yaşayan insan sayısı 2012’ye göre yaklaşık 220 milyon daha az.
Üstelik liberal demokrasiye giden yolu açabilecek bir rejim biçimi olan “seçimsel demokrasiler” de gerileme yaşadı ve bugün 2012’ye göre 1,2 milyar daha az insan bu rejimler altında yaşıyor. Bu rejimlerin yerini seçimsel ya da doğrudan otokrasiler aldı ve bunlar artık 5,8 milyar insanı yönetiyor (bunların 2,4 milyarı 2012’den bu yana eklendi).
Bir demokrasi ışığı olarak Avrupa artık eskisi kadar parlak parlamıyor. Avrupa Birliği, Doğu Avrupa’nın sosyalizmden demokrasiye geçişinde demokrasiyi sağlamlaştırmada büyük bir rol oynadı ve Çekya ile Estonya dünyanın en üst sıralarında yer alan liberal demokrasilerden bazıları haline geldi. Ancak diğerleri – özellikle Polonya, Macaristan ve Slovakya – önemli ölçüde geriledi ve AB bu konuda hiçbir şey yapamadı. Slovakya Başbakanı Robert Fico kısa süre önce Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in Çin’in askeri gücünü kutlamasına yardımcı olmak üzere Pekin’de Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Kuzey Kore diktatörü Kim Jong-un ve iki düzineden fazla otoriter liderle bir araya geldi.
Avrupa’nın önde gelen ülkeleri demokrasilerinin Amerika’daki kadar büyük darbe almadığını haklı olarak iddia edebilir. Ancak Avrupa bugün ne ekonomik güç ne de siyasi birlik yansıtıyor. Özgüveni dip noktasına inmiş görünüyor ve bu durum, AB’nin Trump’ın gümrük tarifesi tehditlerine boyun eğmesiyle örneklendiriliyor.
Avrupa liderleri uzun zamandır entegrasyonun bölgenin küresel sahnedeki güç ve etkisini artıracağını umuyorlardı. Bunun yerine AB, felci besleyen kalıcı bir ara durak haline gelmiş görünüyor. Kurumları ve süreçleri ülkelerin kendi başlarına cesurca hareket etmesini caydırıyor, ancak ortak bir vizyon formüle edip peşinden gitme kapasitesine sahip değil.
Demokratik Avrupa sınırlarının ötesinde etki yansıtmakta başarısız olurken, küresel sahnede güç kullananlar artık rol modeli değil. Birleşik Devletler’in bu kadar keskin bir otoriter dönüş yapmasını çok az kişi beklerdi, ancak Trump ülkeyi neredeyse bir gecede serseri bir aktöre dönüştürdü. Ayrıca Çin’in odadaki sorumlu yetişkin rolüne bürünmesini kolaylaştırdı ve Xi de “egemen eşitlik,” “uluslararası hukukun üstünlüğü” ve “çok taraflılık” mantosunu seve seve kuşandı.
Ancak kimse Çin’in rejiminin doğası hakkında aldanmamalı. Ekonomik başarıları onun politikasını taklit etmek için bir sebep değildir. Çin, azınlıkların baskı altında tutulduğu ve siyasi muhalefetin kesinlikle yasaklandığı son derece otoriter bir ülke olmaya devam etmektedir.
Demokratik ışık noktaları bulmak için beklenmedik yerlere bakmalıyız. Örneğin, iki orta gelirli ülke olan Brezilya ve Güney Afrika, yakın zamanda otoriter çöküşün eşiğine gelip ardından geri dönmüş olma gibi nadir bir ayrıcalığı paylaşıyor.
Güney Afrika’da 2009-2018 arasında devlet başkanlığı yapan Jacob Zuma’nın dönemi otoriter popülizm ve yaygın yolsuzlukla karakterize edildi ve eski Brezilya Devlet Başkanı Jair Bolsonaro 2022’de seçim yenilgisini kabul etmeyi reddetti, askeri darbe (ve rakibinin öldürülmesi) planladı. Yine de her iki ülkede de yerini sağlam demokratik kimliklere sahip liderler aldı – Güney Afrika’da Cyril Ramaphosa ve Brezilya’da Luiz Inácio Lula da Silva.
Bu başarıları olağanüstü kılan şey, siyaset bilimcilerin demokrasi için özellikle elverişsiz olarak gördüğü koşullar altında gerçekleşmiş olmalarıdır. Güney Afrika ve Brezilya yalnızca derin etnik bölünmelere sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda dünyanın en eşitsiz ülkeleri arasında yer alıyorlar. Aristoteles’ten bu yana düşünürler, zengin ve fakir arasındaki büyük uçurumların yokluğunu demokrasiyi sürdürmenin önkoşulu olarak savundular. Ancak Brezilya ve Güney Afrika deneyimleri, demokrasi savunucuları için yüreklendirici olan daha ince bir tablo çiziyor.
Başka yerlerde de iyi haberler var. Geçen yılın sonlarında Güney Kore Devlet Başkanı Yoon Suk-yeol 1980’den bu yana ilk kez sıkıyönetim ilan ettiğinde, demokratik güçler ve parlamento karşı koydu. Sadece birkaç hafta içinde Yoon görevden alındı ve azledildi. Şili de General Augusto Pinochet’nin diktatörlüğünün (1973-90) sona ermesinden bu yana istikrarlı bir demokrasi olmayı başardı.
Avrupa dışında en başarılı demokrasilerin bazıları demokratik gerileme tartışmalarında radarın altında kalan küçük ülkelerdir. Tayvan, Uruguay, Kosta Rika, Mauritius ve Botsvana hepsi Economist Intelligence Unit’in demokrasi sıralamalarında yüksek notlar alıyor (son ikisi özellikle Afrika’da uzun süredir varlığını sürdüren demokrasiler örneği olarak dikkat çekiyor).
Belki de demokrasinin alevlerini harlamak için umutlarımız bu olası olmayan örneklere dayanıyor. Her şey gibi demokrasi de rol modellere ihtiyaç duyar. Geleneksel vaka incelemeleri artık geçerli değilse de, demokrasi savunucularının ilham bulabileceği yerler halen var.
Dani Rodrik, Harvard Kennedy School’da Uluslararası Siyasi Ekonomi Profesörüdür, Uluslararası İktisat Derneği’nin eski başkanıdır ve yakında çıkacak olan Shared Prosperity in a Fractured World: A New Economics for the Middle Class, the Global Poor, and Our Climate (Princeton University Press, 4 Kasım 2025) kitabının yazarıdır.


