Home Blog Page 96

Toplumsal Ekolojinin Ahlaki İlkelerinin Kropotkin’deki Kökleri

 

 

TOPLUMSAL EKOLOJİNİN AHLAKİ İLKELERİNİN KROPOTKİN’DEKİ KÖKLERİ: KARŞILIKLI YARDIMLAŞMA

 

Özet

Dünyadaki ekolojik kriz artık görmezden gelinemez bir hale gelmiştir ve dünya üzerinde bıraktığı zarar telafi edilemeyecek boyutlara ulaşmıştır. Toplumsal ekoloji, bu krizin kökenlerinin kökleşmiş toplumsal sorunlarda olduğunu savunur. Hiyerarşi ve ekonomik ilişkilerdeki rekabet, toplumsal ilişkilerde derinlemesine kök salmış durumdadır ve bu krizin temel nedenleridir. Toplumsal ekoloji için çözüm, tüm bu hiyerarşi ilişkilerinden ve kapitalist üretim biçiminden kurtulmak, adem-i merkezileşmiş yerel yönetimlerin gevşek konfederasyonlarla birbirine bağlanmış olduğu bir toplumsal organizasyon biçimine geçmektir. Ekonomi de aynı şekilde yerelleşmelidir. İnsanlar doğrudan demokrasi ile hayatlarının her alanına dair söz hakkına sahip olmalıdır çünkü insanın kendini gerçekleştirmesinde “özyönetim” kritik bir rol oynamaktadır.

Kropotkin yalnızca bir anarşist olarak değil, aynı zamanda bir evrim teorisyeni olarak da karşımıza çıkar. Darwin’in teorisinin yanlış yorumlandığını düşünen Kropotkin, evrimsel olarak temel ilkenin “mücadele” değil “dayanışma” olduğunu ileri sürer. Ona göre Mücadele türler arasında görülmektedir fakat doğada türler arasında türün devamlılığını sağlamak için daha sık görülen ilke dayanışmadır.

Bookchin de Kropotkin ile benzer şekilde düşünür. Hiyerarşi ve tahakküm, kapitalizmin vahşi rekabetçiliğiyle birlikte tarihsel kurumlardır ve kapitalizmin kendini bu mücadele söylemi üzerinden meşrulaştırmasının aksine, doğal olan değillerdir. Türün devamlılığı için mücadele değil dayanışma esastır ve acilen türümüze içkin bu güdüye dayanan, doğayla bütünlüklü bir yaşama geçmek zorundayız. Çünkü eğer geçmezsek, Malthusçu mücadelenin meşrulaştırdığı rekabetçi kapitalizm ve tüm bu hiyerarşik ilişkiler türün sonunu getirmeye mahkûmdur.

 

Giriş

Bu çalışma günümüzde eko-anarşizmi ve ekoloji hareketlerini derinden etkileyen Murray Bookchin’in toplumsal ekolojisinde Kropotkin’in ahlaki ilkelerinin etkisini araştırmak için yazılmıştır. Toplumsal ekoloji hareketi 1960’ların ortasında ortaya çıkmış olup Murray Bookchin tarafından geliştirilmiş ve onunla özdeşleşmiştir. Toplumsal ekoloji, dünyadaki ekolojik krizin sebeplerini ve çözümlerini toplumsal alanda arar. Toplumsal cinsiyet, kültür ve etnik problemlerin tamamının hiyerarşi ve tahakküm olduğunu ileri süren toplumsal ekoloji, tüm bu sorunları kapsadığını iddia eder. Hiyerarşi ve tahakkümün en somutlaşmış hali olan devlet, erkeğin kadın üzerindeki, beyazın siyah üstündeki, insanın doğa üstündeki tahakkümünden kurtulmak için şarttır fakat yeterli değildir. Sonrasında adem-i merkezileşmiş bir yapılanma ve ekonominin yerelleşmesi gereklidir. İnsanın kendini gerçekleştirebileceği en ideal toplumsal yapı kenttir. Anarşizm, özellikle Kropotkin ve komünizm etkileri açıkça görülen Bookchin, siyasi yapılanma önerisi olarak komünalizmi ileri sürmüş ve geliştirmiştir. Bookchin’deki Kropotkin etkileri birçok farklı açıdan gözlemlenebilir fakat bu çalışmada yalnızca Kropoktin’in ahlaki ilkelerine, özellikle de karşılıklı yardımlaşma ilkesine ve bunun Bookchin’in toplumsal ekolojisinde nasıl yer aldığına yer verilecektir. Çalışmada Murray Bookchin’in Ekolojik Bir Topluma Doğru ile Toplumsal Ekoloji ve Komünalizm kitapları referans alınacaktır.-

 

1. Toplumsal Ekoloji Nedir, Neyi Sorunsallaştırır?

İnsanlık, Sanayi Devrimi’nden sonra doğada geri dönülemez büyüklükte tahribata yol açmıştır. Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın hazırladığı 2020 Yaşayan Gezegen Raporu’na göre 1700 yılından beri sulak alanların %90’ı yok olmuş durumdadır (World Wildlife Fund, 2020, s.10). Aynı raporda 1970’ten bu yana insanlık olarak Ekolojik Ayak İzimizin kendini yenileme kapasitesinin aşıldığı gerçeği de gözler önüne sunulur(World Wildlife Fund, 2020, s. 20). Okyanus kirliliği, iklim değişikliği, doğal yaşam alanlarının ve ekosistemlerin uğradığı tahribat “memeli, kuş, çift yaşamlı, sürüngen ve balık popülâsyonlarında 1970’ten 2016’yaortalama %68’lik bir azalma” ya sebebiyet vermiştir(World Wildlife Fund, 2020, s. 4). İnsanın ayak basmadığı sınırlı sayıda bölgenin kalmış olması, okyanusların sıcaklığının düzenli olarak artması, iklim değişikliğinin artık biyoçeşitliliği etkileyecek boyuta ulaşması da ekolojik krizin aciliyetini ve ciddiyetini gözler önüne seren diğer göstergelerin başını çekmektedir.

Ekosistemler üzerinde oluşan bu zararın geri dönülemez boyutlara ulaştığı ve buna yönelik çözümlerin hızlıca alınması gerektiği yukarıdaki verilerin de gösterdiği üzere açıktır. Toplumsal ekoloji, içinde bulunduğumuz ekolojik krize dair bir an önce ciddi ve radikal adımlar atılması gerektiğini düşünür. Günümüzde karşı karşıya olduğumuz ekolojik krizin kökenlerinin derinleşmiş toplumsal sorunlarda yattığını iddia eder. Bu sorunlar toplumsal ilişkilerde tahakküm ve ekonomik ilişkilerde rekabettir. Bookchin, Marx’tan farklılaşarak kapitalist üretim biçiminin içinde bulunduğumuz ekolojik krizde ciddi bir etkisi olsa da yalnızca ondan kurtulmakla çözüme ulaşamayacağımızı savunur. Hiyerarşik ilişkilenme biçimleri, insanın insan üzerinde kurduğu tahakküm, tarihsel olarak kapitalizmin öncesine dayanmakta ve bugün doğa üzerinde kurduğumuz tahakkümün ana sebebini oluşturmaktadır.

Bookchin’e göre, kapitalizm artık “yeni -ve belki de muazzam- bir çelişki üretmiştir: durmadan büyümeye dayalı bir ekonomi ile doğal çevrenin kurutulması arasındaki çatışma.”(Bookchin, 2017, s. 86). Bookchin daha da ileri giderek bu çelişkinin Marx’ın on dokuzuncu yüzyıl kapitalizmi üzerinden ortaya koyduğu emek-sermaye çelişkisinden daha merkezi olduğunu iddia etmektedir (Bookchin, 2017, s. 86).

Kapitalizm doğası gereği amoral (ahlak dışı, ahlak ile ilgisi olmayan)dır. Kapitalist üretim biçiminin içinde bir girişimciden doğayı düşünerek hareket etmesi beklenemez. Bookchin’e göre sistemin temel ilkesi “büyü ya da öl” sloganıdır. Kapitalist, maliyeti minimuma indirmeyi, dolayısıyla piyasada hayatta kalmayı ve büyümeyi amaçlamaktadır. Onun doğayı düşünmesi doğal bir sonuç olarak kâr elde edememesine, büyüyememesine ve sistemin içinde yok olmasına sebep olacaktır. “Ekolojik bakımdan aklıselim uygulamalar benimsemek, ahlaki kaygılara sahip olan bir girişimciyi rakipleriyle -ekolojik kılavuz ilkelere ve ahlaki kısıtlamalara göre hareket etmedikleri için daha düşük maliyetlerle daha ucuz metalar üreten ve sermayelerini daha da büyütmek üzere daha yüksek kârlar elde eden rakipleriyle- gireceği rekabet ilişkisinde çarpıcı ve ölümcül bir dezavantajla karşı karşıya bırakır. Piyasanın bir hayatta kalma yasası vardır: Söz konusu rekabetçi mücadelede yalnızca hiçbir ahlaki prensibe sahip olmayan kişiler yükselebilecektir.” (Bookchin, 2017, s. 36). Dolayısıyla sistemin içinde üretimde bulunan herhangi bir sermaye sahibinden doğa özelinde ahlaki davranması beklenemez ve bunu yapmadığı için yargılanamaz. Sistem ahlak içeren davranışı imkânsız kılmaktadır.

Kapitalizm, insanın insan üzerinde kurduğu tahakküm ve hiyerarşi ile “doğaya hükmetme” fikrini tarihin gördüğü en acımasız noktaya taşımış ve yaşadığımız gezegen üzerinde geri dönülmez bir tahribata yol açmıştır. Bookchin bu hiyerarşik ilişkilenme biçimlerini tarih ve antropoloji üzerinden açıklar. Hiyerarşi insan ilişkilerinde tarihsel olarak ortaya çıkmıştır. Tarih öncesi topluluklarda gözlemlenmez. Ekolojik Bir Topluma Doğru makalesinde Bookchin, Wintu yerlilerinin sözdiziminden, hiyerarşinin olmadığını gösteren örnekler verir. “Wintulu bir anne bebeğini gölgeye ‘taşımaz’, onunla gölgeye ‘çekilir’. Bir şef halkını ‘yönetmez’, onların yanında ‘durur’.” Wintu Yerlileri’nin aynı zamanda sahiplenmek kelimesi yerine kabullenmek kelimesine sahip olmalarından da bahseden Bookchin, bu durumun karşılıklı saygıyı ve bireysel iradeyi gözetmeyi içerdiği yorumunu yapar. Wintu Yerlileri gibi hiyerarşi öncesi kabilelerde “çoğunlukla kıyaslama yapmak için dilsel bir mekanizma bulunmaz.” (Bookchin, 1996, s. 64).

Karşımıza çıkan en eski hiyerarşi biçimi gerontokrasidir. Yazı öncesi dönem olması dolayısıyla en yaşlı olan toplumdaki en bilgedir fakat bir yandan fiziksel olarak genç olanlar kadar güçlü değildir. Bu yüzden bu toplumlarda genç ve yaşlı arasında farklı görev tanımları yapılmıştır. Benzer görev dağılımlarını kadının bahçe işlerine, erkeğinse avlanmaya odaklanması üzerinden görürüz. Bookchin’e göre bu durum, bu tarz toplumlarda herhangi bir görevin diğer görevden daha üstün olması anlamına gelmiyordu. Bu görevler ve toplulukta yaşayan insanlar birbirleriyle tamamlayıcılardı. Fakat zaman içinde bu ilişkiler, hiyerarşik bir biçime dönüşmeye başladılar. Önce yaşlı gençten üstün bir yerde konumlanmaya, sonra ise kamusal alanın önem kazanmasıyla birlikte kamusal alanla tanımlanan erkek, kadından üstün hale gelmeye başladı. Bunun sonuncunda ise hiyerarşi ve tahakküm toplumun temeline yerleşmeye başladı ve temel ilişkilenme biçimimiz haline geldi (Bookchin, 2017, s. 23-28). Gerontokrasi ile başlayan hiyerarşinin yolculuğu, “devlet” isimli tahakkümün en derinleşmiş biçiminde ve toplumsal yapısında vücut bularak yolculuğunu tamamladı.

 

2. Komünalizm

Tüm bu yukarda sayılan sebeplerden dolayı içinde bulunduğumuz ekolojik krize bulacağımız çözüm yalnızca kapitalist üretim biçiminin değişmesine değil, hiyerarşik ve tahakküme dayalı toplum yapımızın da değişmesine bağlıdır. Fakat bu değişim Marksizm’in önerdiği gibi yalnızca kapitalist üretim biçiminin ortadan kalkmasıyla meydana gelemez. Çözüm, sistemi yeniden üreten çevrecilerin önerdiği gibi doğayla uyumlu sanayilerin geliştirilmesi de olamaz ya da primitivizmin önerdiği gibi ilkel, teknoloji öncesi toplumlara ve ilkel yaşama geri dönüş de değildir. Bookchin’e göre teknoloji kaçılması gereken bir şey değil, aksine özgürleştiricidir.“Bookchin doğal bölgelerin tam gelişimini ve organik toplulukların yaratılmasını sağlamak için yeni tekniklerin doğada dengeyi koruyucu/organik bir tarzda kullanılabileceğini ileri sürer. Teknoloji zorlu çalışmayı, maddi güvensizliği kaldırdığı için özgür bir toplumun önkoşuludur.” (Zengin, 2016, s. 244).

Bookchin, ekolojik krizin çözümünü, anarko-komünist bir model olarak komünalizmde bulur. Ona göre adem-i merkezileşmiş, neredeyse tümüyle özerk yerel yönetimlerin gevşek bir şekilde bağlandığı konfederasyonlar, devletin ortadan kalkmasıyla birlikte ulaşmamız gereken yapıdır. Bookchin, eko-teknoloji ile kendi kendine yeten bir üretime sahip eko-cemaatleri öngörür. Oluşan bu cemaatlerde, doğrudan yönetimle ve demokrasiyle kendi hayatı üzerinde tam söz hakkına sahip “yurttaş”lar yaşıyor olacaktır.

Bookchin’de Aristo etkisini yurttaşlık ve kentlere verilen önem konularında görmek mümkündür. Bireyin özbilinci ve özgerçekleşmesi önemlidir ve bunu yapabileceği en ideal siyasal yapı, içinde yaşayan herkesi tanıdığı ve sınırlarını görebileceği büyüklükte olan kenttir. Özyönetim, Bookchin’in öngördüğü toplum yapısında bireyin kendini gerçekleştirebilmesi için kritik bir kavramdır ve Bookchin bu kavramla ‘öz’ün yani bireyin kendi kuralını koyması anlamını kasteder. Bu, bireyin yetkinliğinin tanınmasıdır. Özeylemlilik ise benliğin “toplumsal süreçlerde etkinlik kazanması”dır. Dolayısıyla polis, “ben”in kendi ifadesini bulması için en uygun alandır (Bookchin, 1996, s. 115-116). Komünalizmin amacı aynı zamanda “ekonomiyi millileştirmek ya da üretim araçları üzerindeki özel mülkiyeti sürdürmek değil, ekonomiyi yerel yönetimleştirmektir.” (Bookchin, 2017, s. 105).

Bookchin, bu toplum yapısına ulaşmak için eğitim ve liderliğin gerektiğini düşünür. “Yapısı resmi bir anayasa ve uygun tüzükler ile açıkça düzenlenmiş” özgürlükçü bir yerel yönetim hareketi ile bu topluma varılacaktır. (Bookchin, 2017, s. 115). Bookchin, anarşistlerin aksine, iktidarın yok edilebileceğini düşünmez. Ona göre iktidar detaylı bir şekilde paylaşılmalıdır, iktidarın yok edilebilmesi mümkün değildir.

 

3. Kropotkin ve Karşılıklı Yardımlaşma

“Kimler daha iyi uyum sağlamıştır: Birbirleriyle sürekli olarak mücadele halinde olanlar mı, yoksa birbirlerine destek olanlar mı?” diye doğaya sorarsak, en iyi uyum sağlamış olanların, hiç tartışmasız, karşılıklı yardımlaşma alışkanlığı edinmiş hayvanlar olduğunu görürüz (Karşılıklı Yardımlaşma, s 19).

1902 yılında, Karşılıklı Yardımlaşma’yı yazdığında, Kropotkin yalnızca Darwinistlerin mücadele ve hayatta kalma savaşının her yerde olduğunu iddia ederek meşrulaştırdığı tüm önerme ve teorilerine karşı yeni bir ideoloji önerisinde bulunmakla kalmamış, aynı zamanda Darwin’in Evrim Teorisi’ni yeniden yorumlamış, hatta Nicolosi’nin dile getirdiği gibi, Darwin’in yanlış anlaşılmasını ve yanlış yorumlanmasını da düzeltmiştir. (Nicolosi, 2020, s. 147)

Darwin’in doğada hayatta kalmak için sürekli bir mücadele içinde olduğumuz anlayışını Thomas Robert Malthus’tan etkilenerek oluşturduğunu söylemek yanlış olmaz. Malthus’un 1798’de Essay on the Population as it Affects the Future İmprovement of Society isimli makalesindeki nüfusa ilişkin düşünceleri Darwinizm’in gelişmesinde etkili olmuştur. Malthus, canlıların besin kaynaklarından çok daha hızlı çoğaldığını, bu yüzden kıtlık ve hastalıkların nüfus dengesini sağladığını ileri sürerek Darwin’in doğal seçilim fikrini geliştirmesinde etkili olmuştur. (Zengin, 2016, sf. 231).

Fakat Darwin, hayatta kalmak için mücadele (struggle for existence)’den bahsettiği gibi, yardımlaşmanın hayatta kalma şansını artırdığını da dile getirmiştir. İnsanın Türeyişi isimli kitabında, hayatta kalmak için dayanışan canlıların hayatta kalma ihtimalinin arttığını şu şekilde dile getirir: “Sıkı bir birlik içinde yaşamakta çıkarı olan hayvanlarda, topluma katılmaktan en çok hoşlanan bireyler çeşitli tehlikelerden en kolay kurtulur; oysa arkadaşlarını en az düşünen ve yalnız yaşayan bireyler çok sayıda yok olur.” (Darwin, 1975, s. 146). Bunun dışında yine aynı kitapta Darwin “duygudaşlık” tanımı yapar ve bunu sevgiden ayırır. Ona göre “bu duygu, türeyişi ne kadar karmaşık olursa olsun, birbirine yardım eden ve birbirini savunan bütün hayvanlar için çok önemli olduğundan, doğal seçme ile kuvvetlendirilir; çünkü duygudaş üyelerinin sayısı en çok olan topluluklar, en iyi serpilip gelişir ve en çok sayıda döl yetiştirir.” (Darwin, 1975, s. 147).

Darwin’de yer alan “duygudaşlık” kavramı, Kropotkin’de “karşılıklı yardımlaşma” kavramına dönüşmüş olarak kendini gösterecektir. Kropotkin Karşılıklı Yardımlaşma kitabında Darwin’in takipçilerinin onun teorisini genişletmek yerine daha da daralttıklarını dile getirir (Kropotkin, 2001, sf. 17). Darwin’in, Malhus’un “mücadeleye ilişkin dar kavrayışı” üzerinden okunmasını eleştiren Kropotkin (2001), yaşamın sürekli bir mücadele alanı olduğu, Hobbesçu bir anlayışla herkesin herkese karşı savaş içinde yer aldığımız düşüncesine karşı çıkar (s. 17). Doğada türler arasında bir mücadele olduğunu kabul eden Kropotkin, tür içinde aksine bu mücadeleyle başa çıkabilmek ve üreme şansını arttırabilmek için daha çok dayanışmanın gözlemlendiğini dile getirir.

“Bu tezi desteklemek için gösterilebilecek sayısız olgu dikkate alınırsa, kesinlikle diyebiliriz ki, karşılıklı yardımlaşma da birbiriyle mücadele kadar hayvan yaşamının bir yasasıdır; fakat evrimin bir faktörü olarak karşılıklı yardımlaşma, türün korunmasını ve gelişmesini sağlamaya son derece uygun alışkanlıkların ve karakterlerin gelişimini desteklediği için muhtemelen çok daha büyük önem taşır; aynı zamanda, her bir varlık için en az enerji kaybıyla en fazla refaha ve haza erişmeyi sağlar.” (Kropotkin, 2001, s. 19).

Mücadelenin yaşam için dayanışmaktan daha önemsiz olduğunu iddia eden Kropotkin, kitabında, önce hayvanlarda görülen dayanışma örneklerini, sonra modern topluma kadar insanlar arasındaki dayanışma örneklerini gösterir. Kropotkin için karşılıklı yardımlaşma evrimin temel bir faktörüdür, doğa yasasıdır. Darwin gibi Kropotkin de karşılıklı yardımlaşmanın sevgiden ve sempatiden farklı olduğunu, temel bir dayanışma hali olduğunu ileri sürer. Örneğin kurtların sürü halinde avlanmasının da aynı sebepten, sevgi ya da sempatinin aksine bu dayanışma güdüsünden kaynaklandığını dile getirir (Kropotkin, 2001, s. 9-10). Bununla birlikte “bir mücadele alanı olarak doğa kendi iç dinamiklerine sahiptir. Onda yaşayan canlılar, edilgen bir şekilde ona mahkûmdur. Bu sebeple, Kropotkin, verili bir şekilde bulunan sert mücadelelerin, -eğer yardımlaşma olmasaydı- tür içi mücadelelerle birleşmesi durumunda hiçbir türün ayakta kalamayacağını düşünmektedir.” (Çaylak& Karadiken, 2020, sf. 96).

Kropotkin’de dayanışma, türün refahını artırır ve insanlık tarihinde sahip olduğumuz tüm kazanımlar bu dayanışma güdüsü sayesindedir. Bu kazanımlar insanlığın tamamına aittir, yalnızca bir kişiye ya da bir gruba değil ve bu kazanımları olanaklı kılan insanların sürekli bir savaş halinde olmasından ziyade, sahip oldukları bu dayanışma içgüdüsüdür. (Çaylak & Karadiken, 2020, sf. 92-93).

Bunun dışında, doğada bir türün, diğer bir türün yok oluşuna sebep olması gibi bir durum yoktur. Hayatta kalmak için mücadelenin, güçlü olanın zayıfı yemesi, büyük balığın küçüğü yemesi gibi benzetmelerle herkesin herkese karşı mücadelesi şeklinde meşrulaştırılması da aynı şekilde Darwin’in yanlış bir yorumlanışından başka bir şey değildir.“Rekabet olarak adlandırılan şey, gerçek bir rekabet olmayabilir. Bir tür, bir başka tür tarafından yok edildiği ya da aç bırakıldığı için değil, diğer tür uyum sağlamayı bilirken kendisi yeni koşullara uyum sağlayamadığı için yenik düşer. Burada da “hayatta kalma mücadelesi” deyimi metaforik anlamda kullanılmıştır, başka bir anlamı da olamaz.” (Kropotkin, 2001, s. 66) Çaylak ve Karadiken’e göre bu, o ayak uyduramayan türde yardımlaşmanın olmadığının kanıtından başka bir şey değildir. (2020, s. 95).

 

4. Bookchin’de Kropotkin’in Karşılıklı Yardımlaşma İlkesinin Etkileri

Toplumsal Ekoloji ve Komünalizm kitabında Bookchin, hiyerarşik olmayan toplumlardaki göreneklerden bahsederken antropolog Paul Radin’in gözlemlerinden faydalanır. Paul Radin’in gözlemlediği bu toplumlarda üç temel görenekten bahseder: İndirgenemez asgari, yararlanma hakkı ve karşılıklı yardımlaşma. İndirgenemez asgari toplulukta yaşayan herkesin yaptığı işten, işin miktarından ve katkısından bağımsız olarak, geçim araçlarını kullanma hakkını ifade eder. Yararlanma hakkına göre ise hali hazırda kullanılmayan geçim araçları, bir başka grup tarafından kullanılabilir, bu geçim araçları herhangi birinin ya da bir grubun denetimi altında değildir. Dolayısıyla bu topluluklarda kullanılmayan arazi, bahçe ve aletler herkesin kullanımına açıktır. Son olarak karşılıklı yardımlaşma ise, bu toplumlarda “sağduyulu bir şekilde dayanışma içerisine girerek eşyaları ve işleri paylaşmayı teşvik etmekteydi; dolayısıyla çok iş yükü olan bir kişi ya da aile başkalarından yardım görmeyi bekleyebilirdi.”(Bookchin, 2017, s. 29-30).

Bookchin burada, tıpkı Kropotkin’in Karşılıklı Yardımlaşma kitabında olduğu gibi, insanda doğal olan, ona içkin bir güdünün yani dayanışmanın izini sürer. Hiyerarşinin ilişki biçimi olarak kurumsallaşmasından önce, sadece bu dayanışma göreneklerinden oluşan bir toplumsal ilişkiler ağını bize göstererek -Kropotkin gibi- insanın doğal durumda iyi ve ahlaklı olduğunu göstermeye çalışır. İnsan türün devamlılığı için tıpkı Kropotkin’in iddia ettiği gibi hayatta kalabilmek ve üremeye devam edebilmek için birbiriyle geçim araçlarını paylaşmakta, indirgenemez asgari ilkesi ile aynı toplumda yaşadığı diğer bireylerin temel ihtiyaçlarının karşılandığından emin olmaktaydı. Hali hazırda zor bir mücadele alanı olan doğanın içinde, birbirine dayanarak tür içindeki yaşamın devamlılığını garanti altına almaktaydı.

Kropotkin’de türün devamlılığı, bireylerin yaşamının devam etmesinden daha önemlidir. Bu anlamda, Kropotkin’in toplumun bireyden önce geldiğini ve daha önemli olduğunu düşündüğünü söylemek yanlış olmayacaktır. Onun için, “Nasıl ki toplum doğanın parçasıysa birey de toplumun bir parçasıdır.” (Zengin, 2016, s. 248). Bookchin’de de benzer bir düşünme şeklini görmek mümkündür. Ona göre,“Özel çıkar, toplumsal ilişkilerde kamusal çıkarı zedeleyecek kadar egemen bir motif olamaz.”(Bookchin, 1996, s. 183). Bununla birlikte, Bookchin’in de Kropotkin’in de insan doğasının iyi ve ahlaklı olduğu anlayışına sahip olduğunu söyleyebiliriz.

“Ekolojik krizin kendisi gibi modern kültürel yozlaşmanın kökenleri de oldukça derinlerdedir. Günümüzde kapitalizm, sadece bir toplumsal ilişkiler sistemi olmasıyla değil, aynı zamanda ‘tarihin sonu’ olmasıyla -daha doğrusu, ‘insan doğasının’ en temel niteliklerini (insanın sözde rekabet etme, kazanma ve büyüme ‘güdüsünü’) dışa vuran doğal bir toplum olmasıyla- da açıktan açığa böbürlenmektedir.” (Bookchin, 2017, s. 73). Bookchin, burada açıkça kapitalizmin Malthusçu mücadele üzerinden meşrulaştırılmasını ve kendini doğal bir sistem olarak yaratmasını eleştirir. Çünkü hayatta kalmak için bireylerin birbirine savaş açması durumu doğal olan değildir. Bookchin’in de bu anlamda Kropotkin’le hemfikir olduğunu, mücadelenin türler arası olduğunu, tür içindeyse karşılıklı yardımlaşma sayesinde hayatta kalındığı fikrini paylaştığını söylemek yanlış olmayacaktır.

Bookchin, ekolojik krize dair acilen radikal bir hareketin oluşması gerektiğini, aksi taktirde türün devamlılığının tehlikede olduğu konusunda okuyucularını sürekli uyarır. Hiyerarşi ve tahakkümün içinde bulunduğumuz toplumda derinlemesine işlemiş bir ilişki biçimi olmasının yanı sıra; kapitalist üretim biçiminin vahşi rekabetçi politikasının herkesi herkesle yarış içine sokması artık dünyayı geri dönülemez bir noktaya doğru sürüklemektedir. Karşılıklı yardımlaşma evrimsel olarak içselleştirdiğimiz bir güdümüz olmasına rağmen tüm bu etkenler ve kapitalizmin kendini “en doğal”, “insanın doğasına en uygun”, “insanın doğası sonucu ortaya çıkmış” bir sistem olarak meşrulaştırması durumuyla karşı karşıyayız. Türün devamlılığı için esas olan güdü, dayanışmayken; insanlığın Malthusçu bir herkesin herkesle mücadele içinde olması anlayışı ve dünyanın bir kurtlar sofrası olduğu algısı, doğayla bütünlüklü, tamamlayıcı, bütünsel bir yaşam geliştirmemize de engeldir. Türün devamlılığı için bu güdümüzü hatırlamalı, insanın böyle rekabetlere zorlanmadığı, hiyerarşinin olmadığı, vahşi bir sistem içinde ezilmediği bir yaşama doğru ilerlemeliyiz.

 

Sonuç

“Bir tür içindeki üyelerden birinin ölümü, bireysel ölçekte o toplumsal öznenin ölümüne değil, toplumsal ölçekteki bizin tehlikede olduğuna işaret etmektedir. Ancak bu tehlikenin farkındalığını sağlayan şey, bizin kategorik doğuşunun imkânıdır. Başka bir deyişle ahlâki içgüdünün bir sonucu olan biz, tüm insan türünün dış ötekisi, bir tehdit karşısında ontolojik ve epistemolojik bir kategori yaratarak toplumsallık bilincini tetiklemekte; bu ise türün devamlılığının önemli bir parçasını oluşturmaktadır.” (Çaylak & Karadiken, 2020, sf. 96).

“Biz”, “ben”den tarihsel olarak önce oluşmuştur ve “biz”e dair içselleştirdiğimiz, doğamızdan gelen içgüdüsel eylemlerimiz, yaşadığımız toplumda doğru olan, ahlaklı olan davranış kalıpları haline gelmiştir. Öyle ki, çoğumuz bu davranış kalıplarımızın yanlış olabileceğini düşünmeyiz bile. Örneğin İzmir’de deprem olduğunda oradaki insanlar için üzülmüş olmamız, belki bir destek kampanyasına katılmamız, tam da bu içgüdüsel dayanışma isteğinden kaynaklanır. Bu davranışların temelinde bu insanlara duyduğumuz sevgi ya da sempatiden farklı bir güdü vardır. Önemli olan türün devamlılığıdır. Dayanışma, karşılıklı yardımlaşma evrimin bir parçasıdır ve mücadeleden daha önemli ve temeldir.

Hiyerarşi ile tahakkümün, kapitalizmin vahşi rekabetinin günümüz toplumunun temelinde yer almasına rağmen, Bookchin’de bu toplum yapısının gerisinden, tarih öncesinden evrimimizin bir parçası olarak gelen bir güdü olarak “dayanışma” fikrini onaylayan bir tavır görürüz. Ona göre “ilkel” bir yaşama dönmek; teknolojiyi, insanın birlikte yarattığı tüm sosyal birikimleri geride bırakmak değil, unuttuğumuz ama hala sahip olduğumuz bu “dayanışma” güdüsünü hatırlamak, bu şekilde kendimizi gerçekleştirebileceğimiz, hiyerarşinin olmadığı bir toplum yapısına geçiş yapmaktır. Çünkü hiyerarşi, rekabet ve tahakküm aslında temelde insanı kendi doğasından uzaklaştıran, türün devamlılığı için güdüsel olarak yapmak istediği şeyleri yapmasına engel olan kurumlardır. Ona göre kapitalizm, kendini bu rekabet ve mücadele söylemi üzerinden meşrulaştırır, yeniden yaratır ve kendini “doğal” olarak inşa eder.

Kapitalist toplumsal ilişkiler artık bir kapitalist kültür haline gelmiş ve insan zihninde hiç olmadığı kadar kök salmıştır. Malthusçu mücadele üzerinden kendini meşrulaştıran kapitalizmin bizi türün yok oluşuna doğru götürdüğü aşikârdır. Kapitalizmin ve hiyerarşinin toplumsal yaşamımıza bu denli işlemesine rağmen, hala çok geriden gelen bir güdü sayesinde insanlık türünün yok oluşuna çok daha önce varılabilecekken varılmamıştır. Ekolojik kriz, bizi bu güdümüzü hatırlamaya, toplumumuzun içine yerleşmiş ve “doğal” olduğunu sandığımız Malthusçu mücadele algısından, herkesin herkesle savaş içinde olduğu fikrinden vazgeçmeye zorlamaktadır. Çünkü Bookchin’e göre, eğer bunu yapmazsak, mücadele ve rekabet türün sonunu getirecek ve hepimize türün devamlılığı için mücadelenin değil dayanışmanın daha esas olduğunu geri dönülemez bir kayıp sonucu kanıtlamış olacaktır.

 

 

 

NESLİŞAH CANBAZ

ANARŞİZM OKUMALARI STAJYERİ

 

KAYNAKÇA

Bookchin, M. (1996). Ekolojik Bir Topluma Doğru.İstanbul: Ayrıntı Yayınları.

Bookchin,  M. (2017). Toplumsal Ekoloji ve Komünalizm.İstanbul: Sümer Yayıncılık.

Çaylak, A., & Karadiken, H. (2020). Salgın Hastalıklar Bağlamında İki Varoluş Mücadelesinin Karşılaştırmalı Analizi: Malthusçu Kaos & Kropotkinci Yardımlaşma. Journal of Political Administrative and Local Studies (JPAL), 3(2), 83-100. http://doi.org/10.37460/j.2636-7823/2020.3.2.01

Darwin, C. (1975). İnsanın Türeyişi. Ankara: Orsel Matbaası.

Kropotkin, P. (2001). Evrimin Bir Faktörü: Karşılıklı Yardımlaşma. İstanbul: Kaos Yayınları.

Nicolosi, R. (2020). The Darwinian Rhetoric of Science in Petr Kropotkin’sMutual Aid. A Factor of Evolution (1902). Ber. Wissenschaftsgesch 43(2020), 141-159. DOI: 10.1002/bewi.201900023

Todes, D. P. (1989). Darwin Without Malthus: The Struggle for Existence in Russian Evolutionary Thought. New York: Oxford University Press.

Zengin, H. S. (2016). Eko-Anarşizm İçin Karşılaştırmalı Bir Analiz:Kropotkin/Bookchin Örneği. İdealkent Kent Araştırmaları Dergisi (Journal of Urban Studies). 8(21), 229-258.

World Wildlife Fund. (2020). Yaşayan Gezegen Raporu. https://wwftr.awsassets.panda.org/downloads/2020_yaayan_gezegen_raporu_ozet_10_09_2020.pdf

 

Kapımızdaki Yabancılar

0

Kapımızdaki Yabancılar, Zygmunt Bauman, 2016, Ayrıntı Yayınları, 2. Basım, Sayfa Sayısı: 93

Zygmunt Bauman, Kapımızdaki Yabancılar kitabında şu sıralar özellikle Avrupa’da, göçmen kriziyle bağlantılı olarak gündemde olan “ahlaki panik”in kökenlerini ve etkilerini incelemektedir. Politik kampanyalarla artırılan korkunun doğasını incelerken bu insanlık krizinin çözümünün bu tarz bölünmeyi teşvik eden kampanyalardansa, yakın ve artan ölçüde temasların artırılmasında olduğunu okurla beraber adım adım keşfetmektedir. Ayrıca yazar, kitapta, göç meselelerinin çok boyutlu olduğuna da dikkat çekmektedir.

Bauman, göç ve göçmenlere dair ‘nasırlaşmış duyarsızlık’, dışlama, güvensizlik ve sözde güvenlikleştirme tedbirlerini, medyanın ve hükümetlerin hali hazırda var oluyor olsa dahi toplumda artırdıkları panik ve korkudan nasıl karlı çıkıyor olduklarına dair analizler yapmaktadır. Temelde göçmen meselesinin ortaya çıkış sebepleriyle bağlantılarından başlayarak toplumlarda doğal olarak yarattığı etkilerin politikacılar tarafından ne şekillerde manipüle edildiğinden bahseden kitap, ayrı ayrı meselenin farklı detaylarına odaklanmaktadır. Göç paniği ve suistimalleri, güvensizlik ve güvenlikleştirme, diktatörvâri liderler ve sürükledikleri kitleler, göç sorununun Avrupalılaştırılması, her daim ahlaki davranışa dönüşmeyen ahlaki bilgi ve nefretin antropolojik ve zamanla sınırlı kökenlerini göç meselesiyle ve toplumda oluşan ve oluşturulan etkileriyle bağlantılı olarak ele almaktadır. Genel olarak yazar, dilsel öğelerin, toplumda bir algı yaratmada, kurum ve hükümetlerce ne şekillerde kullanılıyor olduğuna da farklı kısımlarda değinmektedir.

Göç paniğinin kökenlerinden, toplumda nasıl teşvik ve suistimal edildiğinden bahsedilen kısımda, son dönemdeki göç meselesi şu şekilde özetlenmektedir: “Batılı güçlerin yanlış hesaplanmış, ahmakça dar kafalı ve açıkça beyhude politikaları ve askeri girişimlerinin sonrasında, Ortadoğu bölgesinin derin ve görünüşe göre umutsuz istikrarlaşmasının sonuçlarına katlanıyoruz.” Ucuz yabancı işçilerin temelini oluşturan göçmenlerin, sermaye sahibi kişilerce hoş karşılanması ve bir yandan da toplumsal konumlarının kırılganlığından çoktandır mustarip olan kişilerin emek piyasasındaki haksız rekabetle durumlarının daha da belirginleşmiş olması toplumdaki iki temel arzu olduğunda, bu, siyasi olarak patlamaya hazır bir ruh halini beraberinde getirmektedir. Bu noktada yazar; pek de becerikli sayılmayacak çeşitli hamleler arasında yön değiştireduran politikacıların çabalarının göçün duraklamaya uğraması konusundaki kontrolünü, kumsalda dalgaları izlerken dalgalara bağıran birisinin kontrolüne benzetmektedir. Bu durumda deniz geri çekilmeyeceği gibi, Paul Collier’e göre yoksul ve zengin ülkeler arasındaki gelir farkının fazlalığı, yıllar geçtikçe göçlerde artışlara, diasporalara ve dolayısıyla göçün kolaylaştırılmasıyla yeniden artışına ve sonunda büyük bir dengesizliğe dönüşecektir.

Göçmenlere yönelik hınç ve hırçınlığın bazı nedenlerinin ele alındığı bu kısımda, bir Ezop masalından örnek verilmektedir. Masalda tavşanlar, diğer hayvanlar tarafından öylesine büyük bir zulme uğrarlar ki nereye gideceklerini bilemezler. Ne zaman bir hayvanın yanlarına yaklaştığını görseler hemen oradan kaçarlar. Bir gün bir at sürüsünün koşarak onlara geldiğini gören tavşanlar, bu korkuyla yaşamaktansa göle atlayıp boğulmaya kararlıdırlar. Onların göle yaklaştığını gören kurbağa sürüsü, korkarak suya atlar. Tavşanlar aralarında aslında işlerin göründüğü kadar kötü olmadığını, ölümü seçmeye gerek olmadığını konuşmaya başlarlar. Kendilerinden daha zor durumda olan birilerinin olduğunu keşfetmek, bir çeşit tatmin ve sürekli gördükleri eziyetlere kısa bir moladır. Tıpkı bunun gibi, dibe vurduklarından şüphelenen kişiler için de kendilerinin durumundan daha beteri olduğunun keşfi insana umut veren, geriye kalan özgüvenlerini koruyan bir etki yapmaktadır. İnsan haklarından yoksun evsiz göçmenlerin gelişi de buna benzer bir duruma denk gelmektedir. Bu çarpık mantığın yarattığı zihniyet ve ortaya çıkardığı ruh hali, pek çok politikacı tarafından oy toplama arenasına dönüşmektedir.

Bauman, başka bir kısımda güvenlikleştirme teriminin kullanım şekillerine de değinmektedir.  Bauman bu kısımda, güvenlik ve benzeri bazı temel kelimelerin sözlük anlamlarının ve topluma aktarımlarda kullanılan terimleştirilmiş anlamlarının bile isteye, bir güvenlik yanılsaması oluşturmak adına sıkça birbirleri yerine kullanıldığından bahsetmektedir. İki terimin birbiri yerine kullanılması, bu olguya kamuda gösterilen takdir ve saygı akla ilk getirdiği güvenlik sağlayıcılara ve güvenlik güçlerine de aktarılmaktadır. Yani durumun takriben şöyle bir şeye dönüştüğü fark edilebilir: Güvensiz mi hissediyorsunuz? O halde sizi korumak için daha fazla kamu güvenlik hizmeti talep edin ve tehlikeleri önlediğine inanılan daha fazla güvenlik aleti satın alın. Bu tarz bir algı, politikacıların kendilerini destekleyen grupların taleplerini yerine getiremeseler de getirir gibi gözükmelerine, hatta kahramanlık yapıyor olmalarına bile olanak tanımaktadır.

 

 

BEDRİYE DİLARA ŞİMŞEK

GÖÇ ÇALIŞMALARI STAJYERİ

 

 

Sivil Toplum Örgütlerinin Uluslararası Hukuktaki Yeri

 

Özet

Küreselleşen dünyada, sivil toplum kuruluşlarının her geçen gün rolü değişiklik göstermekte ve artmaktadır.  Değişen bu düzene oldukça kolay uyum sağlayan sivil toplum kuruluşları, devletleri ve halkları da bu uyuma katmaya çalışarak ilerlemektedirler. Birçok devlet küreselleşmenin gerisinde kalmamak adına bu kuruluşlarla olan ilişkilerini arttırmaktadırlar.  Sivil Toplum Kuruluşlarının devlet içinde ve dışında, politikalara ve hukuka katkıları oldukça büyüktür.  Bu gönüllü kuruluşların objektif uzman görüşleri, halk ile devlet arasındaki köprü rolü, uluslararası normları gözetmeleri, ortak iyi için çalışmaları onları oldukça avantajlı bir konuma getirmektedir. Uyuşmazlıkların çözülmesinde,  insani yardım alanlarında, uluslararası kuruluşlara belge ve bilgi sağlama ve bunlar gibi birçok konuda yukarıda bahsedilen kimliklerini kullanarak hareket etmektedirler. Bu hareketler sadece politik alanla sınırlı değildir. STK’ların uluslararası hukuktaki statüsü ve rolleri  her geçen gün gittikçe artmaktadır. Bu makale, STK’ların tanımı ve rollerinden başlayarak, STK’ların uluslararası hukuktaki artan rol ve statüleri değerlendirilmeye çalışılacaktır.

Anahtar Kelimeler: Hükümet Dışı Kuruluşlar, Sivil Toplum Kuruluşları (NGO), Uluslararası Hukuk

 

1. Giriş

Vestfalya sonrası dönemde, uluslararası alanda sadece devleti meşru hukuk kişisi kılan anlayışın daha sonrasında içine uluslararası organizasyonları da alarak ilerlemesiyle giderek şekil değiştiren bir sürece girilmiştir. Son 30 yılın öncesinde devletlerin gücü hala elinde tuttuğu düzen yerini; devletlerin devlet-dışı aktörlere de fikir ve rol hakkı tanıdığı daha demokratik bir düzene bırakmıştır. Bu son zamanlarda, gelişen ve artan rolüyle sivil toplum örgütlerinin birçok konuda farkındalık yarattığı, halkı harekete geçirdiği ve uluslararası örgütler dahil olmak üzere birçok önemli hukuksal ve politik kararı etkiledikleri gözlemlenmektedir. Bu çalışma, sivil toplum örgütlerinin tanımsal sorunundan başlayarak,  bu örgütlerin giderek artan rol ve etkinliklerine, uluslararası hukuktaki konumlarına ve artan yetkilerine değinmek amacıyla yazılmıştır.

 

2. Sivil Toplum Örgütleri ve Hükümet Dışı Kuruluşlar

Sivil toplum örgütleri uluslararası arenada birçok farklı isimle tanımlanmaktadır. Sivil toplum örgütleri, en genel tanımıyla;resmi kurumlar dışında ve bunlardan bağımsız olarak çalışan, politik, sosyal, kültürel, hukuki ve çevresel amaçları doğrultusunda lobi çalışmaları, ikna ve eylemlerle çalışan, üyelerini ve çalışanlarını gönüllülük usulüyle alan, kâr amacı gütmeyen kuruluşlardır (Kurt, 2015, 202).  Türkçe’de STK olarak geçen söz konusu kavram, İngilizce karşılığı ile; ‘Non-Governmental Organizations (NGOs)’ katılım veya temsilen hükümete dâhil olmayan doğal ve yasal şahıslar tarafından yaratılan hükümet dışı örgütler şeklinde ifade edilmektedir(Talas, 2011, 390). Bu isim çokluğu hem terminoloji bakımından hem de algı bakımından farklılıklar yaratmaktadır. Özellikle Türkiye’de, Batılı kullanım olan  “Non -Governmental Organizations’ yani hükümet dışı kuruluşlar, içinde bulundurduğu “devletin dışında” anlamıyla sanki devlete karşı-zıt olarak algılanmıştır. Bu ters algının giderilmesi adına 1995 yılında  Küresel Yönetişim Komisyonu’nun ‘Küresel Komşuluk’ adıyla yayınlanan raporunda kullanılan ‘Sivil Toplum Örgütleri’ kavramı; ‘Hükümet Dışı Örgütler(HDK)’ yerine öne çıkarılmaya çalışılmıştır(Başlar, 2005,15). Dernek, cemiyet, grup, hareket, örgüt ve vakıf gibi farklı terminolojileri kapsayan hükümet dışı örgütler kullanımı aynı zamanda İngilizcedeki karşılığı ile de sosyal bilimlerde sıkça kullanılmaktadır.

Hükümet dışı örgüt kavramı, ulusal ve uluslararası alanda sorun olarak kabul edilen konularla ilgilenen ve faaliyet alanı olarak da çoğu zaman uluslararası alanı seçen kuruluşları tanımlamak için kullanılır. Geniş kapsamda ele alındığında ise hükümet dışı örgüt kavramı, sivil toplum örgütleri ile aynı anlamda kullanılmaktadır. (Acar, 2020, s. 57)

Hükümet Dışı Kuruluşlar terimi her ne kadar Türkiye’de tercih edilmese de bu yazıda yabancı kaynaklarla eşdeğer ilerleyebilmek ve HDK’nın geniş yelpazesinden yararlanabilmek adına “HDK” terimi kullanılacaktır. Yukarıda bahsedilen tanım karmaşası sadece terminolojik bir sorun olmamakla birlikte, HDK’ların uluslararası örgütler ve devletlerle olan ilişkilerini de etkilemektedir. Bu karmaşadan kaçınmak,  kendi temel taşlarına ve kriterlerine uygun HDK’larla çalışabilmek adına uluslararası örgütler ve devletler, çalışmak isteyebilecekleri HDK tipleri konusunda kriterler koymuşlardır. Bu kriterlere büyük ve önemli örnekler olarak Birleşmiş Milletler’in ve Avrupa Konseyi’nin kriterleri verilebilir.

 

2.1.Birleşmiş Milletler ve  Hükümet Dışı Kuruluşların Tanımı

Birleşmiş Milletler’in kurucu anlaşması olan  BM Şartı’nın, bir diğer adıyla “UN Charter”ın,  71. maddesinde yer alan: “Ekonomik ve Sosyal Konsey, kendi yetkisine giren sorunlarla uğraşan sivil toplum kuruluşlarına danışmak için uygun düzenlemeler yapabilir. Böyle düzenlemeler uluslararası örgütlerle ve gerektiğinde, Birleşmiş Milletler’in ilgili üyesine danışıldıktan sonra ulusal örgütlerle de yapılabilir.” (Birleşmiş Milletler Antlaşması, n.d.) ifadesiyle  HDK tanımlanmıştır. Daha sonra BM Genel Kurulu’nun 1996/31 sayılı kararnamesinde bu ifadeye daha fazla anlam yüklenmiştir. Bu kararnamede, ECOSOC’un çalışabileceği HDK’ların amaç ve faaliyetlerinin BM Şartları ve temel ilkeleriyle uyumlu olması, faaliyet gösterdiği alanda temsilci bir konumda bulunması, bir müdürü ve yerleşik bir merkezinin bulunması, hükümetler ve devletlerarası bir antlaşma ile kurulmamış olması gerektiği şartları koşulmuştur.

 

2.2.Avrupa Konseyi ve Uluslararası Hükümet Dışı Kuruluşlar

1986  yılında Avrupa Konseyi’nin hazırladığı “Uluslararası Hükümet Dışı Kuruluşların Hukuksal Kişiliğinin Tanınması” adlı sözleşmenin 1. maddesinde yer alan kriterler sözleşmeden yararlanabilecek HDK’ları işaret etmektedir. 1. maddede yer alan kriterler şöyle sıralanabilmektedir: Faaliyetlerinin uluslararası faydasının olması, kâr- amacı gütmemesi, taraf devletlerden birisinin iç hukukuna tabi bir belge ile kurulmuş olması,  en azından iki devlette etkisi olan faaliyetler yürütmesi, taraf devletlerden birisinde merkezinin bulunması,  bu taraf ülkede veya bir başka taraf ülke topraklarında merkezi yönetim ve kontrol biriminin olması (Başlar, 2005, s. 28). Bu sözleşmenin çok açık alan bıraktığına karar veren Konsey daha sonrasında bu sözleşmeye ek olarak açıklayıcı bir rapor hazırlamıştır. Bu raporda, yukarıda verilen kriterler daha açık bir şekilde ortaya konmuş daha keskin sınırlar çizilmiştir. Bu sayede HDK’lar belirli bir kalıba sığdırılmışlardır.

 

3. Hükümet Dışı Kuruluşların Uluslararası Arenada Rol ve Etkinlikleri

Hükümet Dışı Kuruluşlar, devlet dışında bir perspektif sunmaları, tarafsız olmaları, gönüllü bir şekilde hareket etmeleri, objektif ve uzman görüşleri sunabilmeleri gibi birçok avantaja sahiptirler. Tüm bu avantajlar HDK’lara halk ile daha kolay uyum sağlamak ve birlikte, hızlı hareket edebilmek gibi olanaklar sağlar. Küreselleşen düzende devletler, kendilerinden daha düşük maliyetle daha hızlı hareket alabilen bu kurumlarla çalışma zorunluluğu hissetmeye başlamışlardır. Devlet iradesine bağlı olan uluslararası hukuk ve politika sisteminde, devletlerin kendi toplumunun ve uluslararası toplumun iyiliği için hareket etmek üzere yönlendirilmesi gerekmektedir. HDK’lar hem halkın sözcüsü rolünde hem de bir uzman görüşü belirtmek üzere devletleri yönlendirmek için harekete geçerek uluslararası arenada yerlerini almaktadırlar.

HDK’ların devletlerin ve örgütlerin kararlarını etkilemekteki rollerinin birçok önemli örneği bulunmaktadır. Hala etkin olarak  çevre ve doğa için eylem ve hareketlerde bulunan Greenpeace’in, Antartika’nın “Dünya Parkı” olarak kabul edilmesindeki rolü ve eski Brent Spar Petrollerinin denize batırılması karşısındaki eylemleri önemli örnekler olarak tarihte yerini almıştır. Bir başka önemli örnek ise Soğuk Savaş dönemi sonrası HDK’ların Yugoslavya ve Ruanda’da işlenen suçların yargılanması için harekete geçmeleri ile görülmüştür. İnsan Hakları İzleme Örgütünün, 1992 yılında bir Uluslararası Ceza Mahkemesi kurulmasını teklif etmesinin ardından William Pace Dünya Federalist Hareketi daimi bir ceza mahkemesinin kurulmasını sağlamak amacıyla, 30 kadar hükümet dışı kuruluşun başkanını Birleşmiş Milletlere davet etmiştir (Başlar, 2005, s. 97). Daha sonra Genel Kurulunda onayıyla  uluslararası ceza mahkemelerin kuruluşu için resmi bir girişim başlamıştır.

HDK’ların politik kararlara olduğu kadar uluslararası hukuka olan katkıları da yadsınamaz bir gerçektir. İnsan hakları, çocuk hakları, azınlık hakları gibi birçok konuda aktif ve etkili rol oynamışlardır. 1983 Çocuk Hakları Sözleşmesi, 1981 Afrika İnsan ve Halkların Hakları Şartı, 1993 İnsan Hakları Yüksek Komiserliğinin kurulması, Kültürel Çeşitlilik Sözleşmesi gibi önemli sözleşme ve kurumların ortaya çıkmasında HDK’ların izleri açıkça görülmektedir. Küresel ısınma, çölleşme, sürdürülebilir kalkınma gibi küresel olarak kriz kabul edilen konularda HDK’lar hem halkı bilinçlendirme hem de onları  harekete geçirme konusunda oldukça başarılıdır.

Hükümet Dışı Kuruluşlar aynı zamanda ‘amicus curiae’ olarak mahkemelere katılabilmektedirler. Roma hukukundan İngiliz common law sistemine aktarılmış Latince bir kavram olan ‘amicus curiae’, Türkçe’ye ‘mahkemenin dostu’ veya ‘dava arkadaşı’ olarak çevrilebilir (Başlar, 2005, 106). Üçüncü kişilerin, kapsamlı ve uzman görüş raporlarıyla mahkemeyi bilgilendirmek istemesiyle ortaya çıkan durumdur. Mahkemeyi aydınlatmak ve objektif bir görüş katmak adına HDK’lar uluslararası yargı organlarına başvurmaktadırlar. HDK’lar davalarda devlet raporlarını, uluslararası normların ihlali konusunda prosedür süresi boyunca analiz ederler. Daha sonrasında, devletlerin uluslararası norm veya kuralları ihlal etmeleri durumunda, kamuoyunu bu ihlallerle ilgili bilinçlendirme kampanyalarıyla öne çıkarlar. Uluslararası Adalet Divanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Avrupa Toplulukları Adalet Divanı, Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi önemli mahkemelere amicus raporları vermek adına birçok HDK başvurusu olmuştur. Bazı mahkemelerde HDK’ların hukuksal statüsü, o mahkemenin kurucu sözleşmesi üstünde belirsiz kaldığından dolayı davaların birkaçında amicus rapor verme istekleri reddedilmiştir. Ancak bu durum onları tekrar başvurmaktan alıkoymamıştır.

Hükümet Dışı Kuruluşların mahkeme dışında da devletler arasındaki sorunlara tarafsız yanlarıyla çözüm getirmeye çalıştıkları gözlenmektedir. Karmaşıklık içerisinde olan ülkelerde, sahada ve saha dışında, çatışan tarafları barışçıl yollarla bir araya getirmeye çalıştıkları, arabulucu rolünü üstlendikleri görülmüştür. Sahadaki rolleri sayesinde yerel aktörlerle bire bir bağlantılara sahiptirler. Bu bağlantılar, onları çözüm bulunması gereken bölgelerde devletlerden daha aktif ve etkili kılmaktadır. İç karışıklıkları çözmekte yetersiz olarak görülebilecek devletlerde, devletin kendisinden çok HDK’lar barışın yapılması ve sürdürülmesi için etkin rol oynamaktadır. Bu tür tarihi örnekler: Somali, Afganistan, Sudan ve Bosna Hersek gibi ülkelerde görülebilmektedir.

HDK’ların ifa ettiği görevlerin en temellerinden biri HDK’ların bilgi ve belge sağlayabilme özellikleridir. Yukarıda bahsedilen rollerin içerisinde de bulunan bu özellik, onların kapsamlı, objektif ve en güncel bilgileri toplayarak elde ettikleri raporlarla ortaya çıkmaktadır. Özellikle çevre kirliliği, küresel ısınma ve insan haklarının ihlali gibi kritik konularda ortaya koydukları raporlar devletlere, insanlara ve uluslararası organizasyonlara yol gösterici niteliğindedir. Bu raporlar, politik kararları şekillendirirken aynı zamanda halkları da yanlış ve çarpıtılmış bilgiden kurtarmaktadırlar. Yukarıda ele alınan tüm özellikler, HDK’ların karar mercileri ile olan ilişkilerini, diplomasiye nasıl şekil verebileceklerini, bilgilere birinci elden ulaşarak birçok alanda gönüllü bir şekilde çalıştıklarını göstermek amacıyla yazılmıştır. Bu özellikler HDK’ların hem uluslararası politikada hem de uluslararası hukuktaki konumunu açıkça gözler önüne sermektedir.

 

4. Uluslararası Hukukta Devlet Dışı Aktörler

Hükümet Dışı Kuruluşlar’ın,hukuki kişiliği ve haklarına geçmeden önce sağlıklı bir inceleme olması adına, bu bölümde, uluslararası arenada devlet dışı aktörlere yaklaşım incelenecektir. Devlet dışı aktörler içerisinde uluslararası kuruluşlar, çokuluslu şirketler, hükümet dışı kuruluşlar ve ulusötesi suç örgütlerini, silahlı grupları barındırmaktadır.  Devlet dışı aktörlerin en önemli özelliği isimlerinde de geçtiği üzere devlet otoritesinden ayrı ve bağımsız olmalarıdır. Uluslararası kuruluşlar, kurucu anlaşmalarında bir devletin adı altında olmasalar bile, karar mercilerinde devletleri barındırdığından devlet dışı aktör sayılamazlar.

Vestfalya ile birlikte hukukun tek meşru kişisi devlet kabul edilmiştir ve bu sebeple uluslararası hukuk “devletlerin hukuku” olarak anılmıştır.  Ancak bu durum 11 Nisan 1949 tarihinde değişikliğe uğramıştır. Bu değişiklik Uluslararası Adalet Divanı’nın Birleşmiş Milletler’e vermiş olduğu danışma görüşünde Birleşmiş Milletler’in uluslararası bir kişiliği olduğunu ve devletlerden ayrı olarak hareket ettiğini söylemesi ile gerçekleşmiştir. Bu ifade sayesinde Birleşmiş Milletler devletler hukukunda kişi olarak yerini almıştır. UAD’nin bu danışma görüşü sonrasında, uluslararası organizasyonların kişilik kazanmasıyla “devletlerin hukuku” yerini “uluslararası hukuka” bırakmıştır. Soğuk Savaş sonrası dönemde, küreselleşen ve yapı taşları değişen uluslararası hukukta devlet dışı aktörlerin yeri yadsınamaz bir şekilde büyümüştür. Bu bölümde devlet dışı aktörlere yaklaşım Papalık, Uluslararası Kızılhaç Teşkilatı, Malta Egemen Düzeni gibi “sui generis (kendine özgü)” kurumlar ve ulusötesi suç örgütleri, ulusal kurtuluş hareketleri üstünden analiz edilecektir. Bu kuruluşlar, daha sonra bahsedilecek olan HDK’ların uluslararası hukuktaki statüsüne teorik bir yaklaşım sergilemek için ele alınacaktır.

 

4.1.Papalık

Vatikan şehrinin ‘de facto’ adı olan Papalık, Vatikan şehrinden ayrı olarak uluslararası hukuk kişiliğine sahiptir. BM’nin kurulduğu yıllarda Roma Katolik Kilisesi, hem bir devlet olmadığından hem de BM’nin kurucu sözleşmesinde yer alan BM’nin şartlarını ve kararlarını uygulama, her daim barışın yanında yer alma gibi tarafsızlıktan uzak durumlara düşmek istemediğinden başvurmamıştır.  Papalık’ın Birleşmiş Milletler ile ortak bulunduğu uluslararası organizasyonlardaki çalışmaları, BM ile ilişkilerini geliştirmiştir. Karşılıklı yapılan konuşmaların sonrasında Papalık, 1964’te BM nezdinde ilk daimi gözlemcilik misyonunu kurmuştur (Başlar, 2005, s. 181). Papalık makamı bir devlet dışı aktör olarak günümüzde de BM’de gözlemcilik statüsüne sahiptir. Aynı zamanda Papalık, 1982 Deniz Hukuku Sözleşmesi, 1993 Viyana İnsan Hakları Konferansı gibi önemli uluslararası konferanslara katılmaktadır. Papalık’ın gerçek anlamda toprağı olmadığı için devlet

olarak kabul edilmemekle birlikte Katolik Kilisesi adına “konkordat” denilen iki taraflı anlaşmalar imzalayabilmektedir (Başlar, 2005, s. 182).

 

4.2.Malta Egemen Düzeni

Temellerinde haçlı seferleri için savaşmak olan bu kuruluş, savaşmak ve korumak için gittikleri her yerde hastane ve manastırlar yapmışlardır. Malta Adası’na Napalyon’un müdahalesi ile birlikte askeri amaçlarından vazgeçen bu kuruluş, kendilerini insancıl faaliyetlere adamıştır. Bu faaliyetlerin kontrolü adına Papalık, Egemen Düzen’in başına “Büyük Üstad” atamıştır. 1921 tarihinden sonra “Büyük Üstad” ve Büyük Şansölye devlet başkanlarına tanınmış gümrük ayrıcalığından yararlanmaya başlamışlardır. Egemen Düzen’in kurucu sözleşmesinin 3.maddesinde bu Düzen’in uluslararası hukuk kişisi olduğu belirtilmektedir. Bu şartı kabul etme taraftarı olan her ülke için Egemen Düzen uluslararası hukuk kişiliğine sahiptir.  Günümüzde Egemen Düzen uluslararası arenada, uluslararası örgüt temsilcilerin sahip olduğu ayrıcalık ve dokunulmazlıklara sahiptir. Kendini tarafsız ve insancıl bir yardım kuruluşu olarak gören Düzen’in 90’dan fazla ülkeyle diplomatik ilişkisi vardır. Fransa, Almanya Yunanistan ve Amerika gibi ülkeler Egemen Düzen’in pasaportlarını tanımaktadır.

 

4.3.Uluslararası Kızılhaç Teşkilatı

Uluslararası Kızılhaç Komitesi (International Committee of the Red Cross; ICRC), bir insani yardım kuruluşudur.  Bu kuruluş, 1949 yılındaki 192 devletin taraf olduğu Cenevre Sözleşmeleri’nde, taraf devletlerin imzası ile uluslararası ve iç çatışmalarda kurbanları korumak için yetki almıştır. 1977’de Sözleşmelere ek olarak ortaya çıkan protokolde, bir çatışma durumunda taraf devletlerin ICRC ile birlikte hareket etmesi yükümlülüğü getirilmiştir. Bugün birçok ülkede aktif olarak yer alan yardım kuruluşu olarak varlığını sürdürmektedir.  ICRC, 1915 yılında İsviçre Medeni Kanunu’na göre kurulmuş bir dernek statüsünde olduğu için  HDK olarak kabul edilmekle birlikte bir uluslararası örgütten farklı olmayan uluslararası hukuk kişiliğine sahiptir. Bu alışılagelmedik özelliği ile uluslararası hukukta, hukuksal kişiliği resmi olarak kabul edilen ilk HDK olma özelliğine sahiptir(Başlar, 2005, s.189). ICRC, birçok ülkeyle imzalamış olduğu merkez anlaşmalar sayesinde bu ülkelerde diplomatik ayrıcalıkları vardır. Aynı zamanda Birleşmiş Milletler’de gözlemcilik statüsüne sahiptir.

 

4.4.Ulusötesi Suç Örgütleri

Devlet dışı aktörlerin kötü yanını temsil eden ulusötesi suç örgütleri, devlet dışı aktörler olarak yerlerini alırken hükümet dışı kuruluş sayılamazlar. İlk bölümde de bahsedildiği üzere uluslararası arenada HDK’lar barışçıl ve meşru amaçlarla hareket etmelidirler. Barışın yanında olmak her zaman meşru hareketler üstünden sergilenemeyebilir. HDK’lar kamuoyunu harekete geçirmek amacıyla yerel kanunlara uymayan gösteri ve protestolar da bulunabilirler. Ancak bu meşru olmayan hareketler bile barış adına yapılmaktadır. Devlet dışı aktör olan ulusötesi suç örgütleri, uyuşturucu kaçakçılığı, silah ticareti, terör eylemlerinde bulunan yapılardır. Bu yapılar her ne kadar sivil toplum hareketi olarak görünse bile HDK’lar ile ve onların gayeleriyle zıt yönde ilerlemektedirler. Bu nedenlerden dolayı, ulusötesi suç örgütleri uluslararası arenada bir hukuk kişiliği kazanamazlar. Yukarıda da belirtildiği üzere HDK’lar devletlerin istekleri doğrultusunda uluslararası hukuk kişiliği kazanabilmektedirler. Aynı zamanda HDK’lar zaman için değişime uğrayarak uluslararası örgüt olarak varlıklarını sürdürebilmektedirler. Bu tarz sui generis durumlar diğer HDK’lara da örnek teşkil etmektedir.

 

5.Uluslararası HDK’ların Hukuksal Statüsü

Uluslararası hukuksal kişilik bir birime hak ve yükümlülükler sahibi olma, haklarını koruması için uluslararası taleplerde bulunabilme, ulusal yargı sistemlerinde dokunulmazlık ve ayrıcalık sahibi olma, uluslararası hukukta geçerli anlaşmalar yapabilme gibi haklar tanımaktadır. Yukarıda da belirtildiği üzere devletler bu uluslararası hukuk kişiliğine tam olarak sahiptirler. Devletlerle birlikte uluslararası organizasyonlar, yukarıdaki unsurlara fonksiyonel olarak sahip olabilmektedirler. HDK’lar uluslararası arenada birçok alanda, birçok ülkede uluslararası hukuk kişiliğine sahip olmadan görev yapmaktadırlar. Bu süreçlerde işbirlik anlaşmaları imzalamakta, yargısal ve yarı yargısal süreçlerde devletler aleyhine şikayette bulunmakta ve dava açmakta, personelini dünyanın en sorunlu bölgelerinde konuşlandırmakta, sahada çalışan personelini tehlikeye atmakta, uluslararası konferanslara katılmakta, uluslararası kuruluşların bulundukları şehirlerde temsilcilikler açmaktadırlar (Başlar, 2005, s. 206).Tüm bu tehlike ve görevlerin altına girerken, yaptıkları anlaşmaların geçerliliği olması, dokunulmazlık ve ayrıcalıklardan yararlanabilmesi, uluslararası mahkemelere başvurması, eğer kuruluş amaçlarının tersinde bir harekette bulunursa sorumlu tutulabilmeleri için HDK’ların uluslararası hukuk kişiliğinin tanınması gerekmektedir. Böylece kurdukları ilişkiler ve yaptıkları işler hukuki bir zemine oturmuş olacaktır. Aşağıdaki bölümde HDK’ların uluslararası hukuktaki “de facto” konumuna işaret edecek örnekler ele alınacaktır.

 

5.1.Antlaşma Yapma Ehliyeti

HDK’lar ilişki içinde bulundukları devletler ve uluslararası kuruluşlarla hukuki konumlarından dolayı “antlaşma (treaty)” yapamamaktadırlar. Ancak bu kuruluşlarla artan ilişkileri sonucunda “anlaşmalar (agreements)” yaptıkları görülmektedir. 1970’li yıllarda üçüncü dünya ülkelerinin artan kredi borçları için HDK’lar devletler ile “doğa-için-borç takası” anlaşması yapmışlardır. Bu anlaşma, HDK’ların yapmış olduğu ilk anlaşma türüdür. Borçlarını ödeyebilmek için doğal alanlarını bile tahrip eden üçüncü dünya ülkelerinin borçlarını, World Wide Fund for Nature(WWF) ve Conservation International gibi uluslararası HDK’lar ucuz fiyata satın almışlardır. Bu anlaşmalar doğrultusunda, borcu üstlenen HDK’ların eşliğinde devletler, çevre koruma konusunda politikalar izlemeyi kabul etmişlerdir. HDK’lar ve devletler arasındaki anlaşmaların farklı örnekleri de bulunmaktadır. Bunlar mutabakat zaptları, mektup teatisi ve merkez anlaşmaları olarak sıralanabilmektedir. Yukarı kısımda ele alınan Uluslararası Kızılhaç Teşkilatı ve İsviçre arasında yapılan uluslararası hukuk kişiliği ortaya koyan anlaşmada merkez anlaşmaya iyi bir örnektir.

HDK’ların uluslararası arenadaki anlaşmaları sadece devletlerle sınırlı kalmamaktadır. HDK’ların aynı zamanda uluslararası kuruluşlarla da birçok anlaşması bulunmaktadır. Dünya Gıda Programı, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği ve Avrupa Birliği İnsancıl Yardım Hizmeti gibi birçok farklı uluslararası kuruluşla farklı türlerde anlaşmalar yapmaktadırlar. Bu yapılan “anlaşmaların” normal “antlaşmalardan” hüküm olarak bir farklılıkları yoktur.

1961 Viyana Antlaşmalar Hukuku (Vienna Convention on the Law of Treaties) gereğince bir antlaşmanın uluslararası hukukta geçerli olabilmesi için bu anlaşmanın devletler arasında yazılı bir belge olarak ortaya konması gerekmektedir. Aynı zamanda sözleşme, uluslararası hukuk kişileri ile devletler arasında ortaya çıkabilecek antlaşmaları yok saymamaktadır. Burada söz konusu olan durum, “bir hukuk kişisi” ile yapılan antlaşmaların hukuki bir yeri olmasıdır. Bu doğrultuda, HDK’lar devletlerle uluslararası hukuk bağlamında anlaşma yapamamaktadırlar.

 

5.2.Yargısal ve Yarı-Yargısal Süreçlere Katılım

HDK’ların uluslararası hukuk kişiliği olmadığı için UAD’nin önünde davalı veya davacı olarak bulunamamaktadırlar. Devlet dışı aktörler sadece bir devlet aracılığıyla zararlarını giderilmesini isteyebilirler. HDK’ların uluslararası hukuk kişiliğindeki boşluk yüzünden devletlerin verdikleri zarar doğrultusunda HDK’lara karşı uluslararası yükümlülükleri yoktur. Yukarıdaki bölümlerde de ele alındığı üzere HDK’lar Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi veya Uluslararası Ceza Mahkemesi gibi tam yargısal, Dünya Ticaret Örgütü Temyiz Organı gibi yarı yargısal organlarda kendi adlarına veya davanın tarafları adına yargılama sürecine katılma hakkı (locus standi) elde etmektedirler (Başlar, 2005, s. 216). HDK’lar uluslararası arenada normları ve hakları korumakla yükümlü hissettiklerinden sorumluluklarının bir parçası olarak bu değerlere zarar veren kuruluşları uluslararası yargı organlarının önüne getirebilme hakkı kazanmışlardır. Bu hareket üçüncü tarafın müdahalesi olarak adlandırılmaktadır. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin kişisel başvurular kısmında hükümet dışı her kuruluşun mahkemeye başvurabileceği belirtilmiştir. Bu hak sadece örgütlenmiş HDK’lara değil tüm gruplara tanınmıştır. Buna benzer bir başka hak; BM İnsan Hakları Komisyonu bünyesindeki azınlıkları korumakla yükümlü komitenin yapısında görülmektedir. Bu hak doğrultusunda, HDK’lar büyük çaplı bir insan hakları ihlali olduğunda kişiler adına başvuru yapabilmektedirler.

Yukarı bölümlerde de ele alındığı üzere, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde HDK’lar hem tarafların gözeticisi hem bilgi verme hem de mahkeme kararlarını denetleme rolüyle yerlerini almaktadırlar. Devlet ile bir HDK arasında geçen uyuşmazlığın mahkemeye taşınmasının ilk örneği Rainbow Warrior davasında görülmüştür. Greenpeace’e ait bir gemi Yeni Zelanda sularında Fransız istihbaratı tarafından batırılınca Greenpeace ve Fransa uyuşmazlığı aralarında anlaşma yaparak Hakem Mahkemesi’ne taşımışlardır.  Bu dava sonucunda Fransa Greenpeace’e tazminat ödemiştir.

 

5.3.Dokunulmazlık ve Ayrıcalık Sahibi

HDK’lar uluslararası arenadaki rolleri gereğince birçok devlet ve uluslararası kuruluşlarda temsilciliklere sahiptirlerdir. Örneğin;Uluslararası Af Örgütü dünyanın birçok yerinde bürolara ve  birçok ülkenin dış politika bürokratlarının sayısından daha fazla sayıda temsilciye sahiptir. Bu temsilcilerin hukuksal kişiliğinin, HDK’lar için örf ve adet hukukunda da yer alması söz konusu olmadığından dokunulmazlık ve ayrıcalıkları yoktur. HDK’lar bu tarz ayrıcalıklardan ancak bulundukları ülkenin hükümeti ile anlaşma yaparlarsa yararlanabilmektedirler. Bu anlaşmalar temsilciye yargı ve konut dokunulmazlığı, vergi ve gümrük ayrıcalığı gibi haklar tanıyabilmektedir. Dokunulmazlık hakkına devletler çok yanaşmamaktadırlar. Ancak yukarıdaki bölümlerde de bahsedildiği üzere ayrıcalıklar konusunda ciddi ilerlemeler söz konusudur.

 

5.4.Sorumluluk Sahibi Olma

Devletlerin bir başka kuruluşa hukuka aykırı şekilde davranması sonucunda sorumlu bulunması söz konusu olabilir. Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun; ‘Devletlerin Sorumluluğu’ adlı taslak belgesinde bu sorumluluğun doğma koşullarında bahsedilmiştir. Tıpkı devletler gibi HDK’lar da ulusal ve uluslararası hukuk kurallarında aykırı davranabilirler. Ancak uluslararası hukuk kişisi olmadığından, bu aykırılığın ve sonuçlarının sorumlusu olarak gösterilememektedirler. Bu durum küresel demokrasinin gelişimine ket vurmaktadır. HDK’lar sadece anlaşmalar doğrultusunda iç hukukta yargılanabilmektedirler. Örneğin yukarıda ele alınan; Greenpeace ve Brent Spar Petrol davasında Greenpeace yanlış raporlar ve bilgiler sunmuştur. Daha sonra Greenpeace’in raporlarının yanlış olduğu anlaşıldı. Eğer bu yanlış bilgi  uygulanmış olsaydı kötü sonuçlar ortaya çıkabilirdi. Bu kötü sonuçlar doğrultusunda Greenpeace’in ortaya çıkardığı zararın sorumluluğunu alması söz konusu olamazdı. Tıpkı bu davada görüldüğü gibi, yanlış eylemlerin mahkemeye taşınamaması ve zararı karşılayacak bir taraf olmaması  hukuku sekteye uğratmaktadır. Sonuç olarak, HDK’lar için hazırlanacak kapsamlı bir davranış yasası, HDK’ların sorumluluklarını gösterecek, meşruiyetlerini arttıracak, kendilerini kamunun incelemesine tabi kılacak, etik davranış ve standartlara bağlılıklarını arttıracak, üye ve destekçilerine demokratik davranma güvencesini arttıracaktır (Başlar, 2005, s. 236).

 

 6. Sonuç

HDK’ların uluslararası hukuk kişiliklerini arayışı yüzyıllardır devam etmektedir. Bu tarz öneriler, devletlerin ve uluslararası kuruluşların önüne sıkça götürülse de, uluslararası hukuk kişileri  HDK’ların yasal kişiliğini kabul etmemekte ısrarcı davranmaktadırlar. Anlaşmalar yaparak, mahkemelerde üçüncü taraf olarak bulunarak ve uluslararası kuruluşlara danışmanlık yaparak HDK’lar uluslararası hukukta de facto varlıklarını göstermektedirler. Küreselleşen uluslararası düzende sayıları ve etkileri artan devlet dışı aktör olan HDK’ların bu zamanda bile dışlanması geleneksel uluslararası hukukun gelişen ve değişen düzene ayak uyduramadığını göstermektedir. Yukarıda da sıkça ele alındığı üzere,HDK’lar uluslararası hukukun gelişmesinde ve şekil değiştirmesinde aktif rol almışlardır. HDK’ların yaptıkları iyi ya da kötü eylemlerin altında sorumluluk sahibi olmaları, anlaşmalarının uluslararası hukukta bir yerinin olması, hakları çiğnendiğinde bir mahkemeye başvurabilmeleri adına uluslararası hukuk kişiliğine sahip olmaları gerekmektedir. De facto olarak gerçekleştirdikleri eylemler göze alındığında HDK’lara uluslararası hukuk kişiliği verilmemesi için mantıklı bir sebep bulunmamaktadır.

 

 

GÜZİDE GÜLİZAR DOĞAN

SİVİL TOPLUM OKUMALARI STAJYERİ

 

 

KAYNAKÇA

Acar, Ü. (2020). Uluslararası Siyasetin Belirlenmesinde Sivil Toplum Kuruluşlarının(NGO) Rolü ve Önemi. Uluslararası Sosyal Bilimler ve Eğitim Dergisi, (2), 57-80. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1045604

Başlar, K. (2005). Uluslararası Hukukta Hükümet Dışı Kuruluşlar. Ankara, Nobel Yayın Dağıtım, 24.

Milletler, B. (1945). Birleşmiş Milletler Antlaşması https://www.ombudsman.gov.tr/contents/files/6535501-Birlesmis-Milletler-Antlasmasi.pdf adresinden alındı

ECOSOC Resolution 1996/31. (n.d.). https://www.unov.org/documents/NGO/NGO_Resolution_1996_31.pdf adresinden alındı

Kurt, S. (2015). HAK-İŞ Uluslararası Emek ve Toplum Dergisi, 4(8), 200-214. https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/84830

Talas, M. (2011). SİVİL TOPLUM KURULUŞLARI ve TÜRKİYE PERSPEKTİFİ. TÜBAR, (29), 387-401. https://d1wqtxts1xzle7.cloudfront.net/32601219/sivil_toplum_kuruluslari_ve_turkiye_perspektifi.pdf?1387599118=&response-content-disposition=inline%3B+filename%3DSivil_toplum_kuruluslari_ve_turkiye_pers.pdf&Expires=1606592781&Signature=c1dcbJoNX2L4UmioE1Wwr

 

 

Interview with Flavius Caba-Maria on Syrian Refugees

0

Flavius CABA-MARIA is the president and director of MEPEI and Managing Partner in International Competitive Solution, a company that provides legal, economic and business strategy consulting to firms and entities interested to invest in the Middle East. He researches his PhD studies on the dynamic of the Middle East international relations. He organized international conferences and seminars, and summer schools that debated timely and controversial subjects regarding Middle East issues and their impact on the European area. He authored and coordinated a number of news articles and scientific papers on energetic security, fighting terrorism, defense systems, international relations, and regional development (MEPEI, 2020).

1) After the Syrian Civil War, many people left without a place to live and out of jobs and security. As a result, there was a mass migration to neighbouring countries as well as Europe. However, Turkey and Lebanon are the countries where host majority of Syrian refugees. What is the reason for that?

There are several reasons for Lebanon hosting a very large number of Syrians. First of all, proximity is always the first choice. In addition, Lebanon shares many similarities in terms of the lifestyle, language and there are lots of connections between Syrian and Lebanese families. There were already many Syrian migrant workers in Lebanon at the time of the crisis. Thus, Lebanon became an obvious choice for many Syrians. In the times of hardship for Lebanon (most recent in 2006) also Syrians welcomed Lebanese in Syria.

2) How has been the Middle East region affected by the refugee influx economically, politically and socially?

The countries that host large populations are the most burdened. Syrian refugees make up 30% of Lebanon’s population. For instance, pressure on infrastructure, sanity, and schooling, etc. was increasing in Lebanon, Jordan, countries most affected by the refugee influx. In addition, the economic conditions deteriorated in the Middle East, worsened by the Covid-19 pandemic, increasing austerity and precarious conditions for citizens themselves, not only refugees.

3) Do you think the neighbouring countries are safe for Syrian refugees to live and work?

It might not be the safest place, but since they know the language and their cultures are similar,  integrating to those countries and assimilating themselves into their culture are easier for the refugees. On the other hand, given the intricacies of the economic situation in the Middle East, the working conditions are not the best, unemployment rates are soaring.

 4) Was there solidarity among Middle Eastern states to eagerly host Syrian refugees or were they reluctant?

There were arguments that the Gulf countries and wealthy countries were not so eager to host refugees, though they received those who comply with their entry visas conditions. Lebanon or Jordan, which already host a large number of Palestinian refugees were reluctant as they know it is would cause extra pressure on their already impoverished countries. The neighbourhoods hosting the refugees are amongst the poorest, living often in collective housing or informal dwellings.

5) We know that there is an agreement between Turkey and the European Union for Turkey to be the major host country in return for cash subsidies and diplomatic ease. Is there such an agreement between Middle Eastern states and the EU or individual EU states?

Although the Middle East plays an important role in the EU’s external policy, bilateral relations still form the basis for most of its diplomatic actions. As a result, individual member states, rather than EU institutions, shape the bloc’s policy toward the region. Thus, the cooperation is made directly with Lebanon or Jordan via some aid schemes for refugees.

6) Since the beginning, Turkey treated Syrian refugees as there were “permanent guests”. As a result, there was no major integration process and the Syrian and Turkish population seems to still live apart. In light of this, I would like to ask you two questions. Firstly, is it the case for Middle Eastern host states as well? Secondly, is the common Arabic language a facilitator in speeding the integration process?

To address your first question, yes, it is the case, especially in Lebanon where is the country that hosts the largest number of Syrians. Regarding your second question, I can say that Syrians feel at ease to integrate into Arabic societies, but given the social turmoil in the Arab world, the opportunities to work and live in decent conditions are scarce.

7) The refugee crisis has led to an increase in the right-wing populist discourse. Is it also the case for the Middle Eastern states or are they more moderate to the situation?

The Middle East has not been witnessing a surge in right-wing policies. Conflict is unfortunately the footprint of the current Middle East, forcing millions of individuals out of their houses. The biggest number of displaced persons hails from the Arab region, mainly Syria and Palestine. Nonetheless, maybe the refugees are part of political blame games, but they did not give rise to blatant right-wing discourse.

Aslınur İNALCI

Göç Çalışmaları Staj Programı

Anarşizm ve Müzik

Özet

Bu makalede anarşizm ile özgürlükçü fikirlerin müzikle olan ilişkisini inceleyeceğiz. Anarşizm, tanımı gereği özgürlüğü, tahakkümün reddini, politik otoritenin yokluğunu ifade eder. Bir ideoloji ya da fikir olmasının ötesinde eylemsellik potansiyeline sahiptir ve edebiyat, sanat, politika, müzik gibi birçok alanda kendisini göstermiştir. Müziğin toplumsal ilerleme hareketlerinde ayrılmaz bir rol oynadığı her zaman için var olan bir gerçekliktir. Müzik, kitleleri harekete geçirme ve tek bir çatı altında örgütlemekte önemli bir unsurdur. Müziğin bu etkisi, otoriteler tarafından bazı zamanlarda tehdit olarak da görülmüştür. Bu çalışmada inceleyeceğimiz anarko-punk olarak adlandırılan müzik türü de otoriteye karşı bir duruş sergilemektedir. Anarşizm ile olan ilişkisinden kaynaklı olarak belli bir kitlenin de temsilciliğini yapmaktadır. Gelenekselcilik ve tarihselcilikten uzak radikal fikirler, özgürlük sloganı ile şarkı sözlerine yansımış ve bestelenmiştir. Öte yandan, Zerzan’ın dediği gibi “Yeni bir çığır açabilmek için, sahnede gitarlarını parçalayan rocker’lardan çok daha fazlasını yapmak kesinlikle gerekiyor, her ne kadar tonalitenin sınırları böylesi eylemlerin arkasında olsa da.”. (Zerzan, 2012, s. 170) Bu bağlamda, anarşizmin müzik üzerindeki etkilerini, şarkı ve müzik türleri açısından, açıklamaya çalışacağız.

Anahtar kelimeler: Anarşizm, müzik, tonalite, anarko-punk, toplumsal hareketler

 

1. YÖNTEM

Bu çalışma nitel ve tanımlayıcı bir araştırma olacaktır. Ayrıca tümevarım yaklaşımına sahiptir. İkincil veriler ile veri içeriği analizlerini analiz etme yöntemlerini kullanacağız. Veri toplamak için araştırma yöntemimiz literatür taramasıdır. Aynı zamanda, anarşizmin müzik endüstrisi üzerindeki etkilerini ve değişimlerini tarihsel olarak sıralayacağız.

 

2. GİRİŞ

Rolf Cantzen “Daha Az Devlet Daha Çok Toplum” kitabında anarşizme yaklaşımını şu cümle ile anlatıyor: “Anarşizm yerine anarşizmlerden bahsetmek daha doğru olurdu.” (Cantzen, 2015) Cantzen’in de belirttiği gibi anarşizmi tek bir noktada ele almak mümkün değildir. Müzikten söz ederken de anarşizmden bahsedebiliriz. Toplumsal anlamlar ve değerler müzikle şifrelenmektedir. Müzik, etrafındaki kültürü yansıtır ve eski halk müzikleri zamanla kendilerini buna göre geniş bir ifade karışımına dönüştürür ve biçimlendirir. Müziğin kendisinden başka birçok şeyi de çağrıştırdığı ve müziğin esas olarak kendisinden çok toplumun olgusuyla uyum içinde olduğu bir gerçekliktir. Batı sanatını ve müziğini incelediğimizde ilk olarak karşımıza çıkacak olan geleneksel tonal sistemdir. Tonalite olarak da adlandırılan bu kavram ahenksizlik ve ahenklilik akordunu kullanarak bir gerilim ve gevşeme, devinim ve durgunluk duygusu yaratır. Müzik teorisinde, armonik işlev ile geleneksel tonal müzikteki tüm ilişki belirli kavramlar üzerinden anlatılır. Geleneksel tonal müzik, tek bir tür armonik yapı ile sınırlıdır. Oysa 20. yüzyıl bestecilerinin eserleri genellikle bir dizi farklı skaler oluşumlardan üretilen çeşitli armonik yapı türlerine dayanmaktadır. H.C. Colles’e göre gelişmekte olan tonalite duygusunun ilk evreleri operada ve başka yerlerde yeni çalışmalara, sanatta yeni bir çağın yükselişine işaret eden düzenlilik ve süreklilik görünümünü vermeye başlamıştır. Bu düzenlilik ve süreklilik de zamanla bir otorite yaratmıştır (Zerzan, 2012, s.154). Tonalite esas olarak tüm diğer tonlar üzerinde otoriteye sahiptir. Tonal kompozisyondaki her notanın müzikal gerilim seviyesi ve işlevi belli bir otoritenin altında hiyerarşik bir sistem yaratır. Schenker, tonal otoriteden şöyle bahsetmiştir: “Aynen bir devlet gibi her tekil tonun tabi olmak zorunda olduğu kendine has sosyal sözleşmeler üzerinde yükselen çok daha üstün bir kolektif düzen biçimidir” (Zerzan, 2012, s.149).  Tonalitenin yükselişi, baskıcı düşüncenin iktidarı ele geçirdiği, tek biçimciliğin müziği zapt ettiği zamana rastlamıştır. Müzikte otoritenin, geleneğin ve tarihselciliğin reddini oluşturan sebepler de bu süreç itibariyle gelişmeye başlamıştır. Uyumsuzluk gibi müzikal kavramların algılanmasındaki değişikler tonal otoriteye bir başkaldırı olarak değerlendirilebilir. Bu yeni dönemdeki bestecilerin müziği geleneksel tonal sistemin geleneksel ölçekleri kullanılarak analiz edilemez. Yeni müzik dili, ölçeklerin kimliği, yapısı ve etkileşimleri hakkında yeni bir anlayışa dayanmaktadır.

 

3. MÜZİK  ve ANARŞİST-DEVLET

Her güçlü devlet bir başka zayıf devlete karşı otorite oluşturma, tahakküm ve hegemonya kurma eğilimindedir. Bu varsayımı zayıf devletler açısından düşündüğümüzde; her zayıf devlet kendisi üzerinde tahakküm oluşturmak isteyen devlete karşı anarşist bir duruş sergilemektedir. Sonuç olarak, tahakkümün reddi otorite sahibi devletler arası ilişkilerde de mümkün olmaktadır ve devletler de bir başka devlete karşı anarşist olabilmektedir. Devlet ile müzik arasındaki ilişkiyi de şöyle özetleyebiliriz: Devletlerin ulusal marşlara sahip olması ve senfoni orkestralarının bulunması ve silahlı kuvvetleri bünyesinde bando takımları gibi müzikal grupların varlığı müziğin yalnızca bireysel ya da toplumsal hareketler için değil aynı zamanda otorite sahibi güç unsurları için de vazgeçilmez olduğunu kanıtlamaktadır. Bağımsızlığını kazanmış her devlet bunun bir nişanesi olarak ulusal marşını bestelemektedir. Bu marşın sözlerinde bağımsızlık vurgusu mutlaka yapılmaktadır. Anlaşılacağı üzere anarşizm ve devlet kavramları iç politikada birbiriyle uyuşmasa da dış politikada uyum içerisindelerdir ve bunun en büyük göstergesi de müziktir.

 

4. ANARŞİZM VE PUNK MÜZİK: “ANARKO-PUNK”

Punk müzik doğası gereği politiktir ve anarşizm ile punk müzik birbirleriyle özdeşleşmektedir. Bu nedenle punk müziği tanımadan önce anarşizmi anlamak gerekir. Punk gruplarının çoğu yazdıkları şarkı sözleriyle bu farkındalığı oluşturmuşlardır. “Punk” terimi kullanılırken çoğu kez “anarko-punk” olarak tanımlanıyor. Anarko-punk, anarşist politikayı punk ile birleştiren bir tür olarak açıklanabilir. Bununla birlikte zaman içerisinde genişleyerek ve daha yaygın bir kullanım haline gelerek farklı fikirlere de öncülük eden bir akım haline gelmiştir. Feminizm, hayvan hakları, savaş karşıtlığı, çevrecilik gibi hareketleri temsil etmeye başlamıştır. Anarşizm temelli, özgürlükçü çeşitli potansiyelleri vardır. Anarko-punk kişiyi halihazırda var olan olay örgüsüne hazır hale getirir. Punk müzik, sıradan olan anlatılara, olaylara yeni bir anlam yükleyerek bir özdeşleşme ile üretilir (Avery-Natale, 2016, s.9). Anarşizm, punk müziğin temelini oluşturan ideolojidir. Ancak anarşizm mevcut sistemdeki hoşnutsuzluktan beslenen yeni bir toplumsal düzen yaratma dürtüsünde punk’ın ötesindedir. Anarşist aktivistler ve anarko-punklar, toplumu kökten değiştirmenin yollarını arar. Hatta, siyasi müdahaleler, protestolar, isyanlar ve sivil itaatsizlik gibi eylemlere girişirler. Tüm bunları tahakkümden, otoriteden kurtulmak için yaparlar (Stewart, 2015).

Anarşist bir punk müzisyeni olan Petesy Burns (O’Guérin, 2012, s. 50), anarşizm ve müziğin kombinasyonunun değişim için güçlü bir etki yaratacağını savunuyor. Bu değişim gücü, bu radikal dönüştürücü potansiyel, anarşizm ve müzik açısından yenilikçi bir çerçevedir (Donaghey, 2019, s. 436). Bu anlamda müziğin sosyal etkisi veya potansiyeli açısından değerlendirilmesi yapılabilir. Yeni toplumsal hareketlerin ortaya çıkmaya başladığı dönem itibariyle bu hareketler esasında özgürlük temelinde taleplerde bulunuyorlardı. Endüstrileşme ve modernlik arasında kaybolan insan hürriyetini yeniden kazanma idealiyle geçmişten tamamıyla kopuk radikal hareketler de oluştu bu süreçte. Halk müziğinin protesto şarkıları, köleliğin kaldırılması, genel oy hakkı ve diğer insan hakları gündeminin oluşması için sosyal adalet mücadeleleriyle uzun bir geçmişten söz edebiliriz. Ancak zengin toplumların sanayileşmesinden ortaya çıkan özgürleşme dürtüleri yeni bir başlangıcın habercisi olmuştur. Müzikte yaşanan en radikal değişim de punk müzik ile gerçekleşmiştir ve bu kapsamda otoriteye bir başkaldırı olarak görülen anarşizmin temsilcisi haline gelmiştir. Punk müzik, işçi sınıfı gençliğinden gelen bir öfke patlaması olarak ortaya çıkmıştır. Toplumsal düzenin ikiyüzlülüğünü ve sosyo-ekonomik açıdan dezavantajlılar için ekonomik fırsatların giderek artan erişilmezliğini görmüş ve reddetmiştir (Nicholls, 2014). Punk müzik, antikapitalist, antiemperyalist söylemlerle devrim rüzgarlarının estiği ülkelerde ise tam anlamıyla karşılığını bulmuştur. Müziğin gücü fikirlerin gücüyle birlikte hareket etmiş ve yeni bir anlam kazanmıştır. Wilhelm Reich, yaşanan bu hareketleri ve potansiyellerini müziğin devrimci duyguya bir teşviki olarak değerlendirmektedir. Hatta özellikle, devrim gibi radikal, dönüştürücü temalarda temel şarkı sözlerinin oluşumunu sağlamaktadır. Reich, müziğin duygusal gücünün devrimci amaçlar için araçsallaştırılabileceğini şu sözlerle savunuyor: “Müzik, en geniş kitlelerin bile devrime sempati duyması için gereklidir.” (Reich, 1973, s 58). Müziğin bu etkisine karşın anarşist müziğin estetik veya performans açısından değerlendirilmesi kesin olarak ikna edici değildir. Açık olmak gerekirse, anarşist müziğin estetik bir kaygısı yoktur. Onu yalnızca ses veya üslup temelinde tanımlamak yani anarşist bir estetiği tanımlamak mümkün olmayabilir. Hem doğu müziğinde hem de batı müziğinde estetik kaygı ön plana çıkar ve bu estetiğin oluşması kültüre dayalıdır. Bu noktada anarşist müziğe daha yakından bakıldığında anarşizm ile kültür arasındaki ilişkiyi de incelemek gerekecektir. Anarşist müzik bir kültür yaratma çabası içerisinde değildir fakat olağanı reddederek geniş kitlelere yayıldıkça ister istemez bir kültüre de sahip olur. Bu ister müzik kültürü isterse de anarşist kültür olsun, gerçek dünyada varlığını sürdürme çabasını ancak kendi yarattığı kültür içerisinde devam ettirebilir.

 

5. DO IT YOURSELF ( DIY) ANARŞİZMİ

Çağdaş anarko-punk toplumsal cinsiyet siyasetiyle, toplumsal cinsiyetin postyapısalcı açıklamalarındaki güç ve otorite anlayışları ile Do It Yourself (DIY) anarşizminin anti-otoriter veya otonom siyaseti arasındaki uyumu gösterecek şekilde bir ilişki kurar (Shepard, 2012, s.10). Cinsiyeti yapısızlaştırmak ile ilgilenen anarko-punklar, özellikle tarihselleştirilmiş, somutlaştırılmış bir toplumsal cinsiyet düzeni varsayımından hareket eder ve bazı feminist postyapısalcı taktiklere girişirler. Cinsiyet politikasına yönelik “DIY” yaklaşımları, mikro-politik olanı, günlük eyleme ve ön-yapılandırmaya, yani daha iyi bir dünyada yaşamın nasıl olabileceğinin gösterilmesi, provası veya örneği şeklinde kabul eder (Nicholas, 2003, s.3). Okumanın kurumsal sınırları, bağlam olmadan toplumsal cinsiyet yapısökümünü veya cinsiyet sonrası dili uygulamaya çalışan “DIY” anarşizmi içindeki oluşturucu pratiklerdeki potansiyel bir unsurdur. Buradan anlaşılacağı üzere, DIY anarşizmi ile ilgili olarak, “kendin yap” ilkesinin etik-politik hedeflerine ulaşmak için belirli kapasiteleri geliştirmek üzere söylemlerde bulunuyor. Bu söylemler aynı zamanda edebiyatta da yer ediniyor (Stewart, 2015, s. 8). Özellikle feminist edebiyat anlayışında farklılaşan toplumsal cinsiyet algılamalarına değiniliyor. Toplumsal cinsiyetsizliği savunan kadın ve erkek ayrımını ortadan kaldıran birçok radikal söylem de içeriyor. Genel olarak anarko-punk edebiyatı cinsiyete yaklaşımda eleştirel bir yapısökümcüyü alıyor ve bunu şöyle tanımlıyor: “Hayatın başka bir yanlışı, hiçbirimizin yeterince tanımlayamadığı ya da hiçbirimizi içeremeyen keyfi kategoriler oluşmasıdır. Erkek diye bir şey yok. Kadın yok.” (Crimeth, s.107)

 

6. BOB DYLAN VE HRİSTİYAN ANARŞİZMİ

Bob Dylan’ın sanatındaki özgürlüğün ifadesi, toplumsal düzeyde daha az açık bir şekilde politik ancak daha bireysel ve varoluşsal hale gelmiştir. Dylan’ın özgürlük ve adalet kavramlarına ilişkin keskin görüşü ve bunları şarkı yoluyla ele alma yeteneği, onda farkındalık oluşturmuş ve binlerce yıldır insanlığı rahatsız eden soruların yanıtlarını bir şekilde bulacağına dair beklentiler yaratmıştır (Taylor, 2015, s. 96). Bu arayış içerisinde oluşturduğu şarkılarla geniş kitlelere ulaşmayı başarmıştır. Şarkı sözlerinin içerisinde kavramları sorgulayarak, karmaşık olduğu kadar derin anlamlar da yüklemiştir. Örneğin, “Chimes of Freedom” şarkısı, “özgürlük” kelimesini içerir, ancak nerede, ne zaman veya nasıl uygulandığı veya reddedildiği konusunda belirli bir iddiada bulunmaz. Bu, dolaylılığın şarkıyı daha az etkili kıldığı anlamına gelmez. Aslında kelime oyunu ve görüntüler yoluyla Dylan’ın epik başyapıtlarının yanına yerleştirir. Bu tarz Dylan’ın ayırt edici özelliği olmuştur ve sonraki yıllarda sayısız sanatçıyı da etkilemiştir (Taylor, 2015, s. 107). Dylan, fark yaratan yaklaşımıyla bu tür bir özgürlüğün bir örneği olduğunu kanıtlamıştır. Bununla birlikte Dylan’ın bu dönemki özgürlük arayışıyla hazırladığı müzik birçok kesim tarafından anarşist olarak nitelendirilmiştir. Dylan, kuralsız, tahakkümsüz veya en azından zorlama olmadan anarşist bir özgürlük türünü savunmuştur, ancak şiddeti, çatışmayı, kaosu savunmamıştır. Dylan’ın anarşizmi Hıristiyan anarşizminden farklı değildir. Dylan bir Hıristiyan anarşisti olarak kulağa egzotik, belki de inanılmaz bir kavram gibi geliyor, ancak bunun nedeni Hıristiyan anarşizminin nadiren dikkate alınması veya incelenmesidir. Dylan’ın Hıristiyan dönüşümü devrim niteliğindeydi. Siyasi görüşü de dahil hayatının her alanını etkilemiştir. Hıristiyan anarşizminin savunucusu ya da temsilcisi sayı bakımından çok fazla değildir ve toplumda nadir yansıma bulan bir ideolojidir, ancak temsil edenlerin temsil gücü yüksektir. Hıristiyan anarşizminin kökleri on dokuzuncu yüzyıl ABD’sindeki kölelik karşıtı hareketin altında yatan siyaset felsefesine dayanır. Bu dönem itibariyle özellikle beyaz ırkın siyah ırka sağlamak istediği tahakküme karşı yaşanan direnişte önemli bir rol oynamıştır. Ardından protestan köktenciliğin savunduğu işçi hakları ve 1960’larda medeni haklar ve barış adına gösterilen çabalara büyük katkı sağlamıştır (Taylor, 2015, s. 151).

 

6. SONUÇ

Bu çalışmada, müziğin tarih boyunca insanların, toplumların, devletlerin üzerindeki etkisine değinmeye çalıştık. Özgürlük arayışında müziğin üstlendiği rolü, otoriteye karşı duruşta getirdiği sonuçları inceledik. Punk müziğin anarşizm ile olan yakın ilişkisi ve “anarko-punk”ın oluşumdaki süreçleri ve bununla birlikte Do It Yourself (DIY)’ in etkisini özetledik. Bazı gruplar tarafından anarşist olarak anılan fakat kendi özgün müziğiyle ve özgürlük mücadelesi içerisinde yazdığı şarkılar ile unutulmaz bir isim olan Bob Dylan’ı ve onun etkilendiği “Hristiyan Anarşizmi”nden bahsettik. Anarşizm çok çeşitli politikalara sahiptir ve yeni toplumsal hareketlerde en etkili role sahip ideolojidir. Bir ideolojinin ya da fikrin geniş kitlelere ulaşmasında siyasetten çok edebiyatın, sanatın, müziğin etkisi vardır. Bu etki çoğunlukla görünmez ve hesaplanamazdır. Bu nedenledir ki kontrol altına alınması oldukça zordur. Sonuç olarak anarşizm fikri, müzik yoluyla eyleme geçebilmektedir ve bu eylem otoriteye karşı gerçekleşmektedir. Kontrol etme güdüsü içerisinde olan otorite, kontrolsüz bir güç ile karşı karşıya kalmaktadır.

 

 

GÜLSÜN TAŞBUNAR

ANARŞİZM OKUMALARI STAJYERİ

 

  1.  KAYNAKÇA
  1. Avery-Natale, E. A. (2016). Ethics, politics, and anarcho-punk identifications: Punk and anarchy in Philadelphia. Lanham: Lexington Books.
  2. Bolt, P. L. (2016). Don’t let the world rot: Anarchism, hardcore, and counterculture (Master’s thesis). Florida: University of Central Florida.
  3. Cantzen, R. (2015). Daha az devlet daha çok toplum: özgürlük / ekoloji / anarşizm (V. Atayman, Trans.). İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
  4. Susanni, P., & Antokoletz, E. (2014). Music and twentieth-century tonality: Harmonic progression based on modality and the interval cycles. New York: Routledge, Taylor & Francis Group.
  5. Stewart, F. (2015). The anarchist, the punk rocker and the Buddha walk into a bar(n): Dharma Punx and Rebel Dharma. Punk & Post Punk, 4(1), 71-89. doi:10.1386/punk.4.1.71_1
  6. Donaghey, J. (2019). Dances with Agitators: What Is ‘Anarchist Music’? In  U. Gordon & R. Kinna (Authors), Routledge Handbook of Radical Politics. Routledge.
  7. Nicholas, L. (2003). Approaches to gender, power and authority in contemporary anarcho-punk: poststructuralist anarchism? E-sharp, 9, 1-21.
  8. Nicholls, T. (2014). Music and Social Justice. In Internet Encyclopedia of Philosophy.
  9. O’Guérin, D. (2012). Anarchism in music. Hastings: Christie Books.
  10. Shepard, B. (2012). DIY Politics and World-making. Mutual Aid, Anarchism and Alternative Solutions (pp. 1-22).
  11. Taylor, J., & Israelson, C. (2015). The political world of Bob Dylan. Freedom and justice, power, and sin. Basingstoke: Palgrave MacMillan.
  12. Zerzan, J. (2012). Gelecekteki ilkel (C. Atila, Trans.). İstanbul: Kaos Yayınları.

 

 

GAR: Eşitlikçi, Paylaşımcı, İletişime, İş Birliğine ve Mesleki Dayanışmaya Dayanan Bir Ortam Yaratmak

Göç, Türkiye’de uzun yıllardır çalışılan olgu olmasına rağmen, 2011 itibariyle Suriye’den Türkiye’ye yapılan göçlerle birlikte daha çok dikkat çeken ve daha çok çalışılan bir konu haline geldi. Göç Araştırmaları  Derneği (GAR), uzun yıllar boyunca göç çalışmış olan akademisyenler tarafından “göç alanında  farklı disiplinler tarafından yapılan çalışmaların içinde yer almak ve çalışanları desteklemek, bu  çalışmalarda üretilen bilgilerin yaygınlaştırılmasına katkıda bulunmak, göçe ilişkin konularda  çalışanlar arasında mesleki dayanışma, iletişim, işbirliği ve etkileşimi sağlamak” amacıyla  kurulmuş bir dernektir. Göç Araştırmaları Derneği kurucularından ve Galatasaray Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Didem Danış ile birlikte Göç Araştırmaları Derneği, derneğin yürüttüğü  çalışmalar ve göç alanında yürütülen çalışmalar hakkında konuştuk.

Doç. Dr. Didem Danış, Göç Araştırmaları Derneği’nin kurucu başkanı ve Galatasaray  Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesidir. Doktorasını 2008 yılında Fransa’da  EHESS’te (Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales) tamamladı. Siyaset bilimi ve sosyoloji  lisans derecelerini Boğaziçi Üniversitesi’nden, sosyoloji yüksek lisans derecesini ODTÜ’den  aldı. 2002-2003 yıllarında İsveç’teki Malmö Üniversitesinde misafir doktora öğrencisi olarak  bulundu. Fransa’da çeşitli üniversitelerde misafir öğretim üyesi olarak ders verdi. Didem Danış,  başlıca araştırma konuları olan göç, şehir sosyolojisi ve sosyal demografi alanında çeşitli  makaleler yayınladı ve kitaplar derledi.

1) Göç Araştırmaları Derneği nedir? Kimler tarafından ne zaman kuruldu?

Göç Araştırmaları Derneği 2017 yılının Eylül ayında kuruldu ve kurucularının hepsi göç  alanının farklı disiplinlerinde çalışan akademisyen ve araştırmacılar. Kuruluşta benimle  beraber yer alan isimler Dr. Deniz Sert, Dr. Besim Can Zırh, Dr. Gülay Uğur Göksel, Dr.  Ayşem Biriz Karaçay, Dr. Polat Alpman, Selin Altunkaynak. Derneğe daha sonra katılan üyeler de  oldu. Bu isimlerin her biri göç alanının farklı başlıklarında uzun süredir araştırma yapan, yazan, düşünen, çalışan insanlar. GAR’ın kuruluşunu anlamak için biraz arka planına  gitmekte fayda var.Çünkü GAR bir anda ortaya çıkmış bir dernek değil. 2017’den önce, göç alanında çalışan arkadaşlarımızla, farklı mecralarda çeşitli buluşmalarda bulunduk.  Mesela 2015’te Göç Araştırmacıları Platformu’nu kurmuştuk. Bu platformun kuruluş motivasyonu o sene İçişleri Bakanlığı tarafından rektörlüklere gönderilen ve Suriyeli mülteciler konusunda yapılacak araştırmalar için bakanlıktan onay alınması gerektiğini ifade eden bir yazının ortaya çıkması oldu. Bir grup araştırmacı olarak bu tür bir baskı ve denetim karşısında ne yapabileceğimizi konuşmaya başladık. Bu süreçte bir göç araştırmacıları platformu kurma düşüncesi şekillendi. Bu platform, araştırmacıların bilim üretme ve paylaşma sürecinde karşılaştığı kurumsal ve etik sorunlara çözüm üretmeyi ve  bu konuda karşılaşılacak sorunlara karşı işbirliği ve dayanışma sunmayı amaçlıyordu. Yani aslında bir meslek örgütlenmesi gibi bir araya geldik başlangıçta.

2011 sonrası Suriyeli mültecilerin Türkiye’ye gelişiyle beraber Türkiye’de göç alanına çok yoğun bir ilgi artışı oldu, göç konusu çok popülerleşti. Fakat maalesef aynı ölçüde nitelikli ve etik ilkelere uygun çalışmalar yapılmadığını gördük. Biz o dönemde, Göç Araştırmacıları Platformu’nda bir etik ilkeler belgesi hazırladık. GAR’ın dernek olarak

Kurulmasından önce başka bir araya gelmeler de oldu. 2000’li yılların başında, göç alanında doktora yaparken, bu konularda tartışıp konuşabileceğimiz kimse olmadığını görüp göç konusunda doktora yapan 8-9 kişinin bir araya geldiği bir grup oluşturmuştuk,  o zamanki grubumuzun adı da Kaç-Göç’tü. Bu Kaç-Göç grubuyla Göç Araştırmacıları Platformu arasındaki bir dönemde de Göçebe Yazılar isimli bir blog denememiz oldu.  Kısacası derneği kurmadan önce, akran meslektaşlarımızla bu tür girişimlerde bulunduk. Nihayet 2017’de hem Türkiye siyasetinden kaynaklı sıkışmışlık, hem de üniversitelerde yaşanan baskılar ve akademik çoraklaşma karşısında birlikteliğimizi bir dernek formuna  sokmamız gerektiğine ikna olduk ve Eylül 2017’de derneği kurduk.

2) GAR alanda eksikliği hissedilen nasıl bir ihtiyacı karşılamaya yönelik kuruldu?

Türkiye’de ve dünyada akademik ve bilimsel bilgi üretiminde belli bazı eğilimler görüyoruz. Nedir bunlar? Bir tanesi ticarileşme, özellikle büyük bütçeli projelerle ve  büyük araştırma fonlarıyla alanın çok fazla ticarileştiğini, kamu yararına kolektif bilgi  üretimini engelleyen rekabetçi bir ortam yaratıldığını görüyoruz. Araştırmanın para getiren bir kazanç kapısı olarak görülmesi, meselenin etik ve insani amaçlarından uzaklaştığı bir yapıyı güçlendiriyor. Oysaki göç alanın kendisi doğrudan insana değen, hem göçmen topluluğu, hem yerleşik toplumları ilgilendiren çok önemli sosyal bir  mesele. Dolayısıyla bunu sadece ticarileşmiş bir perspektifle ele almak mümkün değil. Bir  diğer mesele, aşırı bürokratikleşme ve siyasi kontrol. Az önce İçişleri Bakanlığı yazısı örneğinde de bahsettiğim gibi devlet de göç alanını biçimlendirmek istiyor. Devlet kurumları göç çalışmalarına yön vermeyi hedefleyen bazı çalışmalar yürüttü. Diğer yandan sadece göç alanına değil de tüm sosyal bilimlere hakim olan bireyselleşmeyi  görüyoruz. Bu bahsettiğim ticarileşme, bürokratikleşme, bireyselleşme ve özelleşme eğilimlerinin dışında eşitlikçi, paylaşımcı, kamu yararı güden, etik ilkelere uygun,  dayanışmaya, iletişime, işbirliğine, mesleki dayanışmaya dayanan bir ortam yaratmak  istedik. Amacımız göç alanında nitelikli, eleştirel, araştırmaya dayanan bilgi üretimini desteklemek ve yaygınlaşmasına katkıda bulunmak.

3) GAR’ın tüzüğüne baktığımda “bu alanda farklı disiplinler tarafından yapılan çalışmaların  içinde yer almak ve çalışanları desteklemek, bu çalışmalarda üretilen bilgilerin  yaygınlaştırılmasına katkıda bulunmak, göçe ilişkin konularda çalışanlar arasında mesleki  dayanışma, iletişim, işbirliği ve etkileşimi sağlamak amacı ile kurulmuştur.” ifadesini  görüyorum. GAR’ın bu amaca yönelik yürüttüğü çalışmalardan bahsedebilir misiniz?

Çoğumuzun sahada gözlemlediği üzere, maalesef alanda çok sayıda niteliksiz çalışma var. Biz bunu ortadan kaldırmanın yolunun nitelikli çalışmaları teşvik etmek; bu nitelikli ve eleştirel çalışmaları yapacak kişileri desteklemek ve güçlendirmek olduğuna inanıyoruz. Burada öncelikle eğitim programlarından bahsedebiliriz. 2018’de yüksek lisans ve doktora öğrencileri için “Göç Araştırmalarında Yöntem ve Etik” eğitimleri düzenlemiştik. İstanbul, Mersin ve Gaziantep’te yürüttüğümüz bu eğitimler çok ilgi görmüştü. Bu sene eğitimleri daha sistematik hale getirmek ve daha geniş bir kesime ulaşmak için GAR Akademi’yi kurduk. İlk olarak Dr. Sibel Karadağ’ın verdiği “21. Yüzyılda Sınır ve Göç” dersiyle başladık; daha sonra Mert Koçak’ın verdiği “Toplumsal Cinsiyet ve Göç” dersiyle devam ettik. Şu günlerde Dr. Esra Demirkol Colosio’nun verdiği “Göçler Çağında Aile” dersi sürüyor. Bu dersler önümüzdeki aylarda da devam edecek. Konuya ilgi duyan ama henüz yeterli birikimi olmayan veya göçün başka alt dallarında bilgisi olup da ders konusunda da bilgilenmek isteyen kişilere yönelik bu eğitim programlarını tasarladık. Eğitmenlerimiz ders verdikleri konularda doktora tezlerini yeni bitirmiş veya bitirmekte olan kişiler. Böylece söz konusu başlıklarda en güncel kaynakları takip eden ve kapsamlı bilgi sahibi olan genç akademisyenler bilgilerini üniversite dışında ama akademik bir disiplinle daha geniş bir kitleyle paylaşabiliyor. Bizim için önemli kriterlerden biri ticarileşmeye karşı durmak olduğu için bu eğitimleri ücretsiz yapıyoruz. Burada da GAR Akademi’ye maddi destek veren Friedrich Ebert Vakfı’nı anmak isterim. Onların verdiği ve doğrudan eğitmenlerimize giden destek dışında, GAR Akademi ciddi bir kolektif ve gönüllü emekle dönüyor. Bir üyemizin profesyonel zoom hesabını kullanıyoruz, diğer üyemiz gönüllü olarak afişleri yapıyor, bir diğer arkadaşımız web sayfasını takip ediyor. Basit gibi gözüken ama ciddi mesai gerektiren bu işleri üstlenenlerin hepsi başka işlerde tam zamanlı çalışan akademisyenler. Bu gönüllü emek kısmı GAR’ın kimliğini oluşturan çok önemli bir unsur. Günümüzün aşırı yüksek egolu akademi çağında, biz işin mutfağında, pek çok kişiye “amelelik” olarak gözükecek işleri, maddi hiçbir beklentimiz olmadan, dayanışma motivasyonuyla hep beraber hayata geçiriyoruz. Ama bu emeğin karşılığını çok daha değerli başka bir şekilde aldığımızı düşünüyorum. Hem derslerimize ilgi çok büyük hem de katılımcılara yaptığımız değerlendirme anketlerinde geri dönüşlerin çok olumlu olduğunu görüyoruz. Herkesin siyasi, toplumsal ve ekonomik açıdan ciddi bir sıkışmışlık yaşadığı bir dönemde biz hep beraber bir nefes alanı açmaya çalışıyoruz ve bence bunu bayağı beceriyoruz. Bir diğer faaliyetimiz, Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsüyle beraber, her ay düzenlediğimiz Güncel Göç Meseleleri Seminerleri. Burada da yeni tamamlanmış araştırmaların daha geniş kitlelere ulaşmasını sağlıyoruz. Pandemi döneminin beklenmedik bir imkân sağladığını gördük bizim gibi gruplar için. Fiziki olarak bir araya gelemediğimiz için, diğer dernekler gibi, biz de etkinliklerimizi çevrimiçi yapmaya başladık. Bu çevrimiçi etkinlikler sayesinde mekansal sınırları aştık. Daha önce etkinliklerimize sadece İstanbul’da yaşayanlar katılabilirken şimdi Kilis’ten, Urfa’dan, Antep’ten, İzmir’den, Ankara’dan, Berlin’den, Fransa’dan, ABD’den kişiler eğitimlerimize, etkinliklerimize katılabiliyor. Böylece tam da göç konusuna uygun bir şekilde, sınırları aşan bir topluluk oluşturuyoruz. Pandemi bittiğinde de bu eğitimlere katılanlarla yüz yüze bir araya gelmek için buluşmalar düzenlemeyi planlıyoruz. Bunlar dışında konferanslar, paneller, araştırma projelerimiz ve diğer çalışmalarımız da var. Etkinlikler hakkında bilgi sahibi olmak için web sayfamıza bakılabilir.

4) Eğitimler, seminerler, konferanslar dışında ne tür çalışmalarınız var?

GAR olarak kamuoyunda göçmen ve mültecilerin durumuna dair farkındalık oluşturmayı da çok önemsiyoruz. Sonuçta göç konusu sadece akademik bir konu değil hepimizin bildiği gibi çok ciddi sosyal, siyasi, ekonomik boyutları var. Örneğin, korona başlamadan hemen önce Şubat ayında Edirne sınırında bir insanlık dramı yaşandı. Biz bu tür olaylarla ilgili de kapsamlı bir gündem takibi yapmaya çalışıyoruz. Internet sayfamızda 28 Şubat-28 Mart tarihleri arasında Edirne’de neler oldu başlıklı kronolojik bir haber dökümü yaptık. Konuyla ilgili YouTube kanalımızda aktivistler, gazeteciler ve avukatlarla söyleşiler yayınladık. Göç gündemine dair hem ülkemizde hem de yurt dışında olan önemli meseleleri takip etmenin ve bunları erişilebilir kanallardan paylaşmanın hem kamuoyunda bir farkındalık yaratmak ve hem de daha insani politikalar için gerekli adımların atılması için önemli olduğunu düşünüyoruz.

5) GAR’ın Twitter hesabı da çok aktif. Göçe dair düzenlenen panellerden, seminerlerden oradan haberdar olabiliyoruz.

Evet, sosyal medya hesaplarımızda, özellikle Twitter ve Facebook hesabımızda, ayrıca bizim moderatörlüğünü yaptığımız Göç Araştırmacıları Platformu grubunda sadece kendi etkinliklerimizi paylaşmıyoruz. Göç alanında çalışma yapan sivil toplum, akademi, üniversite kim olursa, onların da takip edebildiğimiz etkinliklerini paylaşmaya çalışıyoruz. Gönüllülük burada da mevcut. Mesela Twitter hesabını derneğimizin üyelerinden, kendisi akademisyen olan bir arkadaşımız yönetiyor. Genelde bizim gibi derneklerde sosyal medya hesapları için profesyonel bir kişi istihdam edilir. Bizse, bunları tamamen gönüllülük esaslı yapıyoruz. Ben daha çok Facebook’tayım, orada da güzel bir topluluk ortaya çıktığını düşünüyorum. Başlarda çok fazla nefret söylemi içeren paylaşımlar ve yorumlar geliyordu ama oralarda çok net bir şekilde tavrımızı koyarak bir sosyal medya adabı oluşturmaya çalıştık. Sosyal medya bir yandan bizlerin mekandan bağımsız olarak iletişimde olmamızı sağlıyor, ama öte yandan da nefret söylemi, ayrımcılık dili, ötekileştirme, düşmanlaştırma gibi söylemlerin ortaya çıkmasına vesile olabiliyor. Göç konusu da çok politik bir konu, sosyal medyada insanlar yüz yüze olmadığı için, kolaylıkla kötü sözler söyleyebilmesi kabul edilemez. Biz de sosyal medya gruplarımızda nefret söylemine ve ayrımcılık diline karşı çıkıyoruz. Facebook’ta da, Twitter ‘da da bir topluluk ruhu oluşturabildiğimize inanıyorum.

6) İlerleyen zamanlar için düşündüğünüz çalışmalarınız var mı? Yaz okulu eğitimine devam  etmek hedefleriniz arasında mı? Ben devam etmesini çok isterim.

Biz de isteriz çünkü yaz okulları çok güzel buluşmalar oluyor ve çok değerli genç  araştırmacılarla tanışabiliyoruz. Mesela GAR Akademi’de şu anda eğitim veren Esra  Demirkol 2018’deki yaz okulumuza katılmıştı. Mert Koçak ve Sibel Karadağ da bizim  ilk araştırma yöntemleri eğitimlerimize katılmıştı. Öğrenci olarak GAR’ın çalışmalarına katılmış kişilerin bugün GAR Akademi’de ders veriyor olması büyük mutluluk.

7) Pandemi öncesi ve pandemi sonrası yürütülen faaliyetlerin zorlukları nelerdir? Sivil toplum  kuruluşu çalışanlarının, akademisyenlerin, öğrencilerin ve kamu kuruluşlarının iletişimini nasıl değerlendiriyorsunuz ve etkinliklere katılımı değerlendirdiğinizde bu gruplar  arasında nasıl bir denge var? 

Açıkçası pandemi öncesinde hiç online etkinlik yapmamıştık. Pandemi öncesinde  etkinliklerimiz ağırlıklı olarak İstanbul’da oluyordu. Her ne kadar Gaziantep, İzmir ve  Mersin’de de çeşitli etkinlikler düzenlesek de, her seferinde başka bir şehre gitmek çok  kolay olmadığı için çoğunlukla İstanbul’daydık. Pandemi öncesinde etkinliklerimize  ağırlıklı olarak öğrenciler ve akademisyenler katılıyordu. Online etkinlikler yapmaya  başladığımızdan beri sivil toplumdan, devlet kurumlarından da çok sayıda katılım  olduğunu görüyoruz. Bu dönemde katılımcılarımızın mekânsal olarak da çok  çeşitlendiğini gördük. Türkiye’nin çok farklı yerlerinden, Van’dan, Gaziantep’ten,  Urfa’dan, İzmir’den, Ankara, İstanbul’dan katılanlar var. Aynı zamanda yurt dışından da  çok sayıda kişi katılıyor. Kısacası çevrimiçi etkinlikler aslında çok büyük bir imkân sağlamış oldu. Bizim dışımızda da bu online etkinliklere yönelen dernekler var. Göç  alanında da mesela doğrudan akademik arka planı olmayan derneklerin de online  eğitim ve etkinliklere yöneldiğini gördük. İşte bu alanda en önemli kuruluşlardan birisi  olan SGDD-ASAM, kendisi bir göç akademisi kurdu, aynı şekilde İGAM-DER İGAM Akademi’yi kurdu. Bu tarz akademik çalışmalara yönelen başka yerler de oldu. Bence  burada belirleyici olacak olan korona sonrasında bunlardan hangilerinin devam  edeceğidir. Biz GAR olarak zaten akademisyenlerden oluşan, baştan beri çizgisini daha  nitelikli, eleştirel, derinlikli bilgi üretmek ve bunu daha erişilebilir kılmak olarak  tanımladığımız için biz GAR Akademi’ye devam etmek isteriz. Tabi ki pandemi  sonrasında yeniden yüz yüze etkinliklere de dönebileceğiz. Dolayısıyla pandemi  sonrasında bütün dernekler gibi biz de bunun değerlendirmesini yapacağız: online mı  yoksa yüz yüze mi devam edeceğiz. Ben ileride karma yöntemler kullanmamız  gerektiğini düşünüyorum. Çevrimiçi etkinlikleri kolayca bırakamayacağımızı  düşünüyorum çünkü hepimize müthiş bir fırsat açtı. Kendim de başka kurumların etkinliklerine, eğitimlerine katılıyorum. İnsanın evinde sadece bir buçuk veya iki saat  ayırarak bir etkinliğe katılması gerçekten çok güzel. Bugünün dünyasında da en  kıymetli şey zaman olduğu için sanıyorum online etkinliklere bir süre daha devam  ederiz. Tabi yüz yüze etkileşimin sunduğu ötekiyle karşılaşma, başkalarıyla bağ kurma  deneyimlerinin değerini de unutmadan, karma yöntemler bulmalıyız.

8) Suriyeli mültecilerin Türkiye’ye gelmesinin üzerinden uzun yıllar geçti fakat hala  kamuoyunda yanlış bilgilerin yaygın olduğunu görüyoruz, bunun kaynağı sizce nedir? Bu  yanlış bilgileri düzeltmek adına neler yapılabilir? 

Evet Suriyeliler geleli neredeyse 10 yıl oluyor; ama Türkiye’den Almanya’ya giden  göçmenlerin tarihi çok yakında 60 yıl olacak. Bunca yıl geçmiş olmasına rağmen orada  da hala çok sayıda yanlış bilgi ve önyargı var. Neden? Göç konusu bugün çok fazla  siyasileştiği için toplumdaki çatışma ve kutuplaşmalardan besleniyor ve ön yargılarla biçimleniyor. Bunun sadece geçen süreyle ilgili olduğunu söyleyemeyiz. Maalesef  bugün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de toplumsal kutuplaşma, siyasi ayrışma,  siyaseten senin gibi düşünmeyeni ötekileştirme, düşmanlaştırma o kadar yaygınlaşmış  durumda ki, bazı toplum kesimlerin öfkesini toplumun en zayıf grubu olduğuna inanılan  mültecilere yönelttiğini görüyoruz Bu ötekileştirme söyleminin yansıması Türkiye’de  Suriyeliler özelinde kendini gösteriyor. Bazı derneklerin “doğru bilinen yanlışlar” gibi  çalışmaları oluyor. Kuşkusuz değerli çalışmalar bunlar, ama yeterli değil. Çünkü bu  mesele sadece bazı şeyleri yanlış bilmekten kaynaklanmıyor. Demin söylediğim gibi  siyasi kutuplaşmanın getirdiği öfke ve nefretin aktığı bir mecra olarak mültecilerin  bugün en ağır saldırılara maruz kaldıklarını, hatta bazen öldürüldüklerini görüyoruz. Bu  gerilimi besleyen meselelerden biri ötekini tanımamak yani mülteci veya göçmeni  tanımamak. İnsanlarda bu kesimi ötekileştirme ve nefret nesnesi haline getirmeyi kolaylaştırabiliyor. Türkiye toplumuyla Suriyeli mültecileri kaynaştırabilecek çalışmalar olabilse veya en azından birbirlerini tanımalarını mümkün kılacak imkanlar  olsa, belki bu ayrımcılık ve ötekileştirme tavrı kısmen hafifleyebilir. Ancak sadece bu değil sorun. Fransa, Almanya gibi bizden elli yıl kadar önce, daha yoğun göç almış ülkelerin deneyimine baktığımız zaman, bu ötekileştirme ve dışlamanın uzun vadede çok ciddi toplumsal sorunlar doğurabileceğini unutmamak gerekiyor. Fransa’da göçmen kökenli gençlerin banliyö olayları diye bildiğimiz isyan hareketlerini biliyoruz.  Almanya’da Neonazi grupların göçmenlere yönelik hala devam eden cinayetlerini  biliyoruz. Kısacası bu gerilim eğer düşürülemezse, bir toplumsal diyalog kanalı kurulamazsa, bu örneklerde de gördüğümüz gibi bazen göçmenler, bazen de yerleşik  nüfusun bazı üyeleri tarafından böyle radikal ve ölümcül tepkiler ortaya çıkabilir.

9) Göç çalışmak isteyen araştırmacıların sıklıkla karşılaştığı ve destek istediği durumlar  nelerdir? Bu sorunları gidermek adına yürüttüğünüz faaliyetler nelerdir?

Türkiye’de göç olgusunun önem kazanmasıyla beraber, göç alanına çok yoğun bir ilgi  oluştu. Bunun bir kısmı akademik bir ilgi: mesela son yıllarda Türkiye’de göç konulu yüksek lisans ve doktora programları açıldı. GAR’ın YouTube kanalında bu  programları tanıtmak için program koordinatörleriyle çektiğimiz videoları  izleyebilirsiniz. Aynı şekilde göç konulu dergiler çıktı; bazı dergiler göç özel sayıları  yaptı; üniversitelerde göç araştırma merkezleri kuruldu; çok sayıda STK ortaya çıktı  veya mevcut STK’lar çalışmalarını mültecilere yöneltti. Kısacası göç hem akademi, hem sivil toplum alanında çok popüler bir konu oldu. Ancak bu artan ilgi oranında nitelikli yetişmiş insan olmamasından kaynaklı bazı sorunlar var. Göç konusunda  uzmanlığı olan yetişmiş insan sayısı hala çok sınırlı ama göç konusunda yüksek lisans,  doktora yapmak isteyen gençlerin sayısı çok yüksek. Benimle iletişim kuran öğrencilere baktığım zaman en çok bunu görüyorum. Kendi bulundukları üniversitelerde göç  alanında yeterince donanımlı bir danışman bulamadıkları için dışarıdan bir arayışa  giriyorlar. Kısacası bir arz-talep dengesizliği var. Bu da bizim gibi, dayanışma ve  işbirliğini önemseyen dernek ve kişilere çok fazla talep gelmesine neden oluyor. GAR  Akademinin kuruluş motivasyonlarından biri de buydu.

10) Göç araştırmalarının geleceği hakkında ne söylersiniz?  

Göç konusuna yüksek bir ilgi olsa da, bu ilginin ne kadar süreceği büyük bir soru  işareti. Burada Avrupa Birliği (AB) Çalışmalarıyla karşılaştırabiliriz bence Göç  Çalışmalarını. 2000li yıllarda AB inanılmaz revaçtaydı ve tıpkı bugün göç konusunda olduğu gibi AB merkezleri kuruluyordu, yüksek lisans programları açılıyordu, AB  konulu uzmanlıklar alınıyordu, kısacası çok önemli bir alt-disipline dönüşmüştü.  Sadece 20 sene sonra, -tabi Türkiye’nin üyelik perspektifinin de iyice  belirsizleşmesiyle- AB konusu sönümlendi. Bu merkezlerin pek çoğu ya kapandı ya da inaktif hale geldi. Kuşkusuz göç olgusu gelecekte de devam edecek ama akademi ve  sivil toplumun yüksek ilgisinin sönümlenebileceğini unutmadan, nitelikli, eleştirel ve  dayanışmacı değerlere vurgu yaparak göç çalışmaları alanını geliştirmek için  çabalarımıza devam etmeliyiz.

11) Çok teşekkür ederim hocam. Hem benimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz, hem de zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

 

 

GİZEM KARA

GÖÇ ÇALIŞMALARI STAJYERİ

 

Anadolu Selçuklu Devleti Döneminde Bir Kadın Örgütlenmesi Örneği: Bacıyân-ı Rum

Özet

Bacıyân-ı Rum, yani Anadolu Bacıları, Selçuklu Hükümdarlığı döneminde Ahilik teşkilatı içerisinde yapılanmış, Anadolu’da göçmen Türkmen hanımların oluşturduğu bir kadın örgütüdür ve örgütün kurucu lideri Fatma Bacıdır. 13. yüzyıl döneminde Anadolu’ya göç etmiş bu Türkmen kadınların Hacı Bektâş-ı Velî’den aldıkları öğretilerle Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması yönünde büyük hizmetleri olmuştur.  İlk olarak Âşıkpaşazâde eserinde bu sufi hanımları, Bâciyân-ı Rûm olarak isimlendirmiştir. Usta-çırak ilişkisi içerisinde eğitim sistemine tabi olan Bacıyan-ı Rum mensubu kadınların faaliyet alanları: sanat meslekte intisap, örgücülük ve dokumacılık,  askerî faaliyetler, misafir ağırlama, ve dini-Tasavvufi ve eğitim faaliyetleridir. Bu araştırma yazısında Bacıyân-ı Rum ile ilgili var olan çalışmalar ışığında Bacıyân-ı Rum hakkında bilgilendirici bir içerik ortaya konulması amaçlanmıştır.

 

Anahtar Kelimeler: Bacıyân-ı Rum, Anadolu Selçuklu, Fatma Bacı, Kadın Örgütü, Sivil Toplum

Abstract

Bacıyân-ı Rum, namely Anadolu Bacıları, is a women’s organization formed within the Ahi organization during the Seljuk Reign and formed by immigrant Turkmen ladies in Anatolia, and the founding leader of the organization is Fatma Bacı. These Turkmen women, who migrated to Anatolia during the 13th century, had great services in Turkification and Islamization of Anatolia with the teachings they received from Hacı Bektâş-ı Veli. First of all, Âşıkpaşazâde named these Sufi ladies as Bâciyân-ı Râm in his work. The fields of activity of the Bacıyân-ı Rum members (who are subject to the education system in the master-apprentice relationship) are affiliation in the art profession, knitting and weaving, military activities, hospitality, and religious-Sufi and educational activities. In this research article, it is aimed to reveal informative content about Bacıyân-ı Rum through the light of existing studies on Bacıyân-ı Rum.

 

Keywords: Bacıyân-ı Rum, Anatolian Seljuk, Fatma Bacı, Women’s Organization, Civil Society

 

 1.Giriş

Bacıyân-ı Rum, yani Anadolu Bacıları, Selçuklu Hükümdarlığı döneminde Ahilik teşkilatı içerisinde yapılanmış, Anadolu’da göçmen Türkmen hanımların oluşturduğu bir kadın örgütüdür ve Bacıyân-ı Rum’a mensup Türkmen hanımların geçmişte Anadolu topraklarının İslamlaşmasında ve Türkleşmesinde çok değerli katkıları olmuştur (Çubukçu,2015). Çeşitli kaynaklarda bu örgütün tarihteki ilk kadın iş örgütlenmesi olduğunu ileri sürülmektedir (Tatlılıoğlu, Varinli & Akgül).

Anadolu teşkilatlanma faaliyetlerinin kadın ayağını oluşturan bu teşkilata dair yeterli ölçüde akademik veya bağımsız çalışma olmamakla beraber, temellerinin 13.yy’a dayandığı görüşü yaygındır. 13.yy Anadolu’sunda ortaya çıkmış bir kadın teşkilatından doğrudan ve detaylı şekilde bahseden bir doküman bulmak oldukça zordur yine de bu araştırma yazısında Bacıyân-ı Rum hakkındaki var olan çalışmalar ışığında bilgilendirici bir içerik ortaya konulması amaçlanmıştır.

Bacıyân-ı Rum ile ilgili en detaylı ve kapsayıcı çalışma Prof.Dr. Mikail Bayram tarafından ortaya konulmuştur. Kendisi ilk olarak 1987 senesinde “Bacıyân-ı Rum” isimli çalışmasını yayınlamış, ardından konu üzerine çalışmalarının kapsamını genişleterek 1994 senesinde eserin ismini “Fatma Bacı ve Bacıyân-ı Rum” başlığı ile düzenleyerek yeniden yayınlamıştır. Bayram, Bacıyân-ı Rum ve Türkmenler hakkında günümüzde sınırlı sayıda kaynak erişimine sahip olmamızın temelini geçmişte Türkmenlere karşı takınılan siyasi tutumdan kaynaklı olduğunu belirtmiştir (Bayram,2008). Yanda Bayram’ın kitabının kapağında bulunan Bacıyân-ı Rum mensubu kadınlarla ilgili görsel bulunmaktadır.

Bayram’ın ardından 2018 senesinde, Bacıyân-ı Rum hakkında hem İlhan Şahin ve Bilal Çelik (Bacıyân-ı Rum Öncesi ve Sonrasında TÜRK KADINI: Araştırmalar-İncelemeler) hem de Türk Tarih Kurumu detaylı iki yayın (Anadolu Kadınları Teşkilatı – Bacıyân-ı Rum, Anadolu Kadınları Teşkilatı Bacıyân-ı Rum: Belgeler ve Resimlerle) hazırlamıştır. Türk Tarih Kurumu 2017 senesinde Bilecik’te “Anadolu Kadınları Anma Teşkilatı Sempozyumu” düzenlemiş, ardından Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesi ile birlikte 2018 senesinde “Anadolu Kadınları (Bacıyân-ı Rûm) Teşkilatı Sempozyumu” nu gerçekleştirmiştir; ayrıca bu iki sempozyum dahilinde yapılan çalışmalar 2019 senesinin Aralık ayında  “Anadolu Kadınları Bir Bacıyân-ı Rûm Hikayesi” adlı tiyatro oyununu hazırlanmaları ve İstanbul, İzmir gibi çeşitli illerde sergilenmeleri için temel oluşturmuştur[1].

 

2.Anadolu Selçuklu Devleti Döneminde Kadınlara Verilen Önem

Eski Türk toplumlarında kadınlar, siyasi, hukuki ve askeri alanda erkeklerin yanında yer alarak önemli görevler icra etmekteydi. İslamiyetin kabulünden sonra da kadınlara verilen bu önem Türkmen kadınlara karşı devam ettirilmiştir. Selçuklu döneminde kadınlar, kültür-sanat faaliyetleri içinde yer almış ve vakıflar kurmuştur; dolayısı ile sosyal hayatın içinde sürekli var olmuşlardır. Özellikle Anadolu Selçuklu Devleti’nde kadınlar, siyasi, askeri, iktisadi, kültürel, dini ve sosyal hayatta, geniş bir hareket alanına sahiptiler ve kadınların aile ve toplum içerisindeki konumu/fonksiyonu çok önemliydi.

Anadolu’da Selçuklu Devleti’nin kuruluşunca başlıca üç kültürün etkisi görülmekteydi -Türk, Acem ve Arap.  Bu etkinin sonucunda Selçuklularda resmi dil Farsça, bilim ve din dili ise Arapçaydı (Altun,2020). Böylesi bir sosyal çeşitlilik içerisinde yaşayan Selçuklu kadınları, eşlerinin daimi vekili ve yardımcısı konumundaydı. Toplumsal olarak ataerkil bir yapıya sahip oldukları halde sınıfsız bir cemiyet hayatına sahip olan Selçuklularda sosyal yapı içerisinde kadın ve erkek toplumun tüm kesimleri tarafından eşit kabul edilmiştir. Bunun nedeni göçebe hayat sürerken annelik görevi dışında, ata binen, savaşlarda yer alan Türk kadınının, yerleşik hayata geçildiğinde devlet yönetimi de dâhil olmak üzere toplumdaki önemli işlerde ve yapılarda ismi anılır olmasıdır. Selçuklu dönemini anlatan minyatürlere bakıldığında da kadın ve erkeğin hemen hemen eşit ölçülerde ve yüzlerinin birbirine dönük şekilde resmedilmesi kadınların erkeklerle bir tutulduğunun, toplumda cinsiyet ayrımının olmadığının bizler için göstergesidir (Altun,2020).

 

3.Ahi Teşkilatı (Ahiyân-ı Rum)

Ahi Teşkilatı ya da Ahilik, İslamiyet’i kabul eden Türklerin sosyokültürel ve sosyoekonomik hayatının şekillenmesinde önemli rollere sahip olan bir teşkilatın ismidir (Tatlılıoğlu,2012). Orta Asya’dan ve Harezm Bölgesi’nde 5. ve 6.y.y.’larda kurulmuş olduğu varsayılan Ahilik Teşkilatı, yaklaşık 7 asır süreyle Anadolu’da ekonomik ve sosyal düzeni ve dengeyi sağlayıp korumuştur (Çağatay, 1986). Belirtmek gerekir ki mesleki-ahlaki bir örgüt olan Ahilik, Anadolu’ya özgü bir kuruluştur ve toplumun tümünü kapsayan bir değerler sistemidir (Akman, 2006).

Ahilik hem sosyal hem de kültürel yapılara ait bir terim olarak; birbirini seven, birbirine saygı duyan, yardım eden, fakiri gözeten, yoksulu barındıran, işi kutsal, çalışmayı bir ibadet sayan, din ve ahlâk kurallarına sıkı sıkıya bağlı esnaf ve sanatkârların iş teşkilatı manasını taşır (Tatlılıoğlu,2012).  Bu manaya kaynak olarak gösterebileceğimiz 15.yüzyıl Osmanlı tarihçisi Aşıkpaşazâde[2]’nin “Tevârih-i Âl-i Osmân (Târih-i Âli Osman)” adlı eserinde Anadolu Selçukluları devrinde Türkmenler arasındaki sosyal zümreleri dörde ayırmıştır: “Gaziyân-ı Rûm (Anadolu Gazileri)”, “Ahiyân-ı Rûm (Anadolu Ahileri)”, “Abdalân-ı Rûm (Anadolu Abdalları)”, ve “Bâciyân-ı Rûm (Anadolu Bacıları)” (Bayram, 2018). Bu zümreler içinde, Gâziler, savaşçı sınıfı; Ahîler, zanaatkâr sınıfı; Abdallar, dervişleri; Bacılar da kadınlar zümresini temsil etmektedirler.

Geçmişte kitleler halinde insanların yerlerinden yurtlarından kopup Anadolu’ya gelmelerini Anadolu’nun İslamlaşmasını hızlandırdığı halde çeşitli problemlere de yol açıyordu. Bu problemlere çözüm bulmayı hedefleyen Ahi Birlikleri’nin çalışma alanlarını şu başlıklar ile listeleyebiliriz: Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türkmenler arasında yer alan çok sayıdaki sanatkâra kolayca iş bulmak ve bu kişilerin Anadolu’daki yerli Bizans sanatkârları ile rekabet edebilmesini sağlamak, piyasada tutunabilmek için yapılan malların kalitesini korumak ve üretimi ihtiyaca göre ayarlamak, sanatkârlarda sanat ahlâkını yerleştirmek, Türk halkını ekonomik olarak bağımsız hale getirmek, ihtiyaç sahibi olanlara her alanda yardımcı olmak, ülkeye yapılacak yabancı saldırılarda devletin silahlı kuvvetleri yanında ülkeyi savunmak ve yerleşim bölgelerinde Türk-İslam kültürünü genişletmek (Tatlılıoğlu,2012).

Sivil toplum fonksiyonu göstermek açısından ise sosyoekonomik bağlamda Ahilik teşkilatı hüküm sürdüğü dönemlerde temelde üç amaca yönelik hizmetler gerçekleştirmiştir. Birinci olarak, kişiyi eğitip üretici ve faydalı bir hale getirmek ve bu sayede onu toplumda layık olduğu en uygun yere yerleştirmek. İkinci olarak, ahlaklı, üretken bir çalışma ortamı meydana getirmek ve bu ortamın sürekliliğini sağlamak. Son olarak, karşılıklı anlayış ve güvene dayalı, işbölümü ve işbirliğini gerçekleştirerek toplumda sosyoekonomik dengeleri kurmak (Soykurt, 1971). Bu amaçları doğrultusunda Ahi teşkilatının, hem Anadolu Selçuklu Devleti Döneminde gem de Osmanlı Devleti döneminde kurulan en büyük ve en organize sivil toplum kuruluşlarından birisi olduğunu ifade etmek yanlış olmayacaktır.

Ahîler, Anadolu’ya yerleşmiş bulunan Türkmenlerin yaşadıkları her yerde, şehir kasaba ve köylerde bulunmaktadır (Gökbel,2019) fakat Ahîlerin en kuvvetli oldukları yerlerin başında Kırşehir ve civarı gelirdi ve ülke düzeyinde bütün esnaf birlikleri Kırşehir’de bulunan Ahi Evran[3] zaviyesine bağlıydı (Tatlılıoğlu,2012).

Bacıyân-ı Rum ile Ahi Teşkilatı arasındaki bağlantı Ahi Teşkilatı kurucusu Ahi Evren ile Bacıyan-ı Rum’un kurucusu Fatma bacının evliliği ile alakalanabiliriz. Mikail Bayram bizzat kitabında Bâciyân-ı Rum ve Ahîlik teşkilatı arasında ilişki kurmuş, bacı teşkilatının bilinen ilk lideri Fatma Bacı’nın, Ahî Evran’ın eşi ve onun hocası Evhadüddîn-i Kirmânî[4]’nin kızı olduğunu iddia etmiştir (Çubukçu,2015). İlme, sanata ve ahlâka son derece önem verilen Ahilikte, kadının da sosyal, ekonomik ve kültürel hayatta önemli bir yeri vardır. Sosyal, kültürel, ekonomik ve ahlaki ilkeleriyle Ahilik kültürü ve Ahilik teşkilatı, bireyin hak ve özgürlüklerine fazlasıyla önem vermiştir (Tatlılıoğlu, 2012).

Ahî birliklerinin özerkliklerini kaybetmesinin nedeni 14.yy itibariyle Osmanlı Devleti’nin güçlü bir siyasî otorite kurmasıdır. Osmanlı Devleti’nin siyasî, sosyal her alanda kaydettiği ilerleme, önceki yüzyılların sosyal kurumlarına ihtiyacı ortadan kaldırıyordu. Örneğin, Yeniçeri ordusu gibi ordu birliklerinin kuruluşundan sonra, Gâzîlerin meslek loncalarına da gerek kalmamıştır (Çubukçu,2015).

 

4.Fatma Bacı

Fatma Bacı, Bacı Teşkilatının bilinen ilk lideri ve kurucusudur. Teşkilatın liderliğini yapan Fatma Bacı, dönemin ünlü âlimlerinden Şeyh Evhadüddin-i Hâmid el-Kirmanî’nin kızı, ve Ahi Evren’in eşidir. Fatma Bacı, ilmi konulara hâkim, pratik zekâ ve entelektüel birikim sahibi bir hanımefendi olarak bilinirdi. Fatma Bacı henüz genç bir kızken babasının dergâhında dervişlerin hizmetinde görevler almıştır; Hacı Bektaş-ı Veli[5], tahminen 1228 yılından itibaren Şeyhi Kirmani’nin Anadolu’dan ayrıldığı 1232 yılına kadar bu dergâhta yetişmiştir. Ardından Fatma Bacı, babasının dergâhında yetişen Hacı Bektaş’ın himayesinde hizmet etmitir (Kalcı, 2018). Fatma Bacı (Hatun Ana) hakkında en detaylı bilgiye Hacı Bektâş’ın Menâkıbnâme’si olan Vilâyetnâme’de rastlıyoruz. Vilâyetnâme’de Hatun Ana’nın diğer isimleri Kadıncık Ana, Kutlu Melek, Fatıma Hatun, Fatma Nuriye olarak geçmektedir (Çubukçu,2015).

Fatma Bacı’nın babası olan Kirmanî, kızlarının eğitimine çok önem vermiş, onların düzenli tahsil yapmaları ve el sanatları öğrenmeleri için azami gayrette bulunmuştur. Kız çocuklarının eğitimi için gösterilen bu babadan kalma gelenek ve uygulama, Bacı teşkilatının da temel bir felsefesi ve amacı haline gelmiştir (Bayram, 2008). Bu yönden bakıldığında Selçuklu ulemasının gerek aile hayatında, gerekse sosyal hayatta kadına nasıl bir değer verdiklerine, onlara çok yönlü bir görev yüklediklerine dair fikir edinebiliriz (Sırım,2015).

Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacılar Teşkilatı)’u kuran Fatma Bacı yaşadığı asrın II. ve III. çeyreğinde çok önemli faaliyetlerde bulunmuştur. Yavuz Kalcı Fatma Bacı’yı Anadolu’nun Türkleşmesinde ve kadınların hayatın her alanında faaliyet imkânı bulmasında önemli yeri olan bir rol model olarak anmıştır.

Fatma Bacı, Anadolu kadınlarını örgütleyip, kadının becerisine göre meslek ve sanat kollarında verimli bir şekilde çalışmasını sağlamıştır. Kendisi ömrünün sonuna doğru Kırşehir’e gelmiş ve 13. yüzyılın son çeyreğine doğru burada vefat etmiştir, Ankara’nın Polatlı ilçesinin kuzeydoğusundaki Bacı köyüne defnedilmiştir ve kabri burada bulunmaktadır (Bayram, 2008).

 

5.Bacıyân- ı Rum

Âşıkpaşazâde dışında başka hiçbir kaynakta Bâciyân-ı Rûm adında bir zümreden doğrudan söz edilmemesi nedeniyle Bâciyân-ı Rûm’un mahiyeti uzun süre gerektiği gibi açıklanamamıştır (Çubukçu, 2015). Âşıkpaşazâde’nin eserinde Bacıyan-ı Rum’a dair ifadeleri ise şu şekildedir:

“Ve hem bu Rûm (Anadolu) da dört taife vardır, kim müsafirler içinde anılır. Biri Gâziyân-ı Rûm, biri Âhiyân-ı Rûm, biri Abdalân-ı Rûm ve biri Bâciyân-ı Rûm İmdi, Hacı Bektaş bunların içinden Bâciyân-ı Rûm’u ihtiyar etti kim o, “Hatun Ana” dır. Onu kız edindi, keşf ve kerametini ona gösterdi, ona teslim etti, kendi, Allah’ın rahmetine vardı.”[6]

Âşıkpaşazâde’nin “Bacıyân-ı Rum” diye adlandırdığı bu zümre üzerinde ilk defa Alman müsteşrik Franz Taeschner durmuştur. Franz Taeschner o günün toplumunda kadınların bir teşkilât kurmuş olmalarını o kadar imkânsız görmüştür ki, bunun bir istinsah hatası veya yanlış anlama sonucu Aşıkpaşazade tarafından ortaya atılmış olduğunu iddia etmiştir. İlk defa Fuad Köprülü[7], Âşıkpaşazâde’nin “Bacıyân-ı Rum” diye adlandırdığı zümre hakkında verdiği bilgileri Bektaşî rivayetlerle ve başka kaynaklarla da te’yid ederek F. Taeschner’in öne sürdüğü iddiaların hiçbir suretle geçerli olamayacağını ve gerçekten Anadolu Selçukluları devrinde ve Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde Türkmen kadınların mensup oldukları bir teşkilâtın mevcudiyetine dikkatleri çekmiştir. Fuad Köprülü, bu teşkilatın önemi ve faaliyetleri hakkında iki ihtimal üzerinde durur: İlk olarak, bu teşkilatın, üyeleri kadınlardan oluşan bir sûfi zümresi olabileceğini söyler, fakat bundan daha kuvvetle üzerinde durduğu ikinci tahmini, uç beyliklerindeki Türkmen kabilelerin ordularının içinde cengâver kadınların oluşturduğu bir teşkilat olabileceği fikridir (Köprülü,1981). Anadolu’daki Türkmen kadınların faaliyetleriyle ilgili olarak en fazla bilgi veren yazar, Fuad Köprülü’ye göre Mağribli bir seyyah olan Ibn Battuta’dır (Tatlılıoglu,2012). İbn Battuta’nın da belirttiği üzere, Türklerin yaşadığı birçok yerleşim yerlerinde, Türkmen kadınların erkekler ile yan yana iş hayatlarını sürdürdükleri, iş dünyasındaki başarılarının 13. yüzyılda görünür hale geldiği görülmüştür (Köken & Büken, 2018). Çubukçu (2015) da Âşıkpaşazâde’nin Bacıyân-ı Rum tabiriyle ağırlıklı olarak Bektaşî kadınlarını işaret ettiğini belirtmiştir. Fakat Osman Turan[8] Köprülü’nün ikinci tespitine katılır ve Dulkadir Oğulları’na bağlı 30.000 kadın süvari bulunduğunu, erkek gibi silah taşıyıp savaştıklarını ifade eder ki, bu durum Dede Korkut destanının tasvirlerine tamamıyla uygundur. Dolayısıyla Osman Turan’a göre Âşıkpaşazâde’nin Anadolu’da bulunan “Bacıyân-ı Rum” ifadesi ile kastettiğinin bu savaşçı Türkmen kadınlar olması yüksek ihtimaldir.

Bacılar Teşkilâtının varlığına ve faaliyetlerine dair en ilginç bilgiyi de Menâkıb-ı Evhadü’d-din-i Kirmânî’de bulduğumuzu belirtmek gerekir. Anadolu Selçukluları zamanında bu hanımlar arası teşkilât “Fakiregân (Hanım Dervişler)” diye de anılıyordu. Fakat bu teşkilâta mensup olan genç kız ve kadınlar birbirine “Bacı” diye hitap ettikleri için bu kadın ve kızların meydana getirdikleri teşkilâta daha yaygın olarak “Bâciyân” (Bacılar) dendiği anlaşılmaktadır (Tatlılıoglu,2012). Moğollar, Anadolu’yu işgal edip Anadolu Selçukluları Devleti Moğol hâkimiyeti altına girince Moğol iktidarı kendi iktidarına karşı direnen Ahi Teşkilâtıyla birlikte Bacı Teşkilâtını da dağıtmıştır bunun sonucunda 14. Yüzyıl içerisinde bu teşkilât tamamen dağılmıştır

 

6.Bacıların Faaliyetleri

Bacıyân-ı Rum mensubu kadınların icra ettikleri faaliyetleri kaynaklarda geçtiği kadarıyla beş temel alan halinde özetleyip listeleyebiliriz: İlk olarak, sanat meslekte intisap. İkinci olarak, örgücülük ve dokumacılık. Üçüncü olarak, askerî faaliyetler. Dördüncü olarak, misafir ağırlama. Son olarak ise dini-Tasavvufi ve eğitim faaliyetleri (Gökbel, 2019).

Bacı teşkilatını Ahîliğin kadınlar kolu olarak değerlendiren Mikâil Bayram, Bacıların faaliyetlerini; örgücülük-dokumacılık, misafir ağırlama, askeri faaliyetler şeklinde tespit etmiştir. Her bacının sanatını öğrendiği bir üstadı bulunmakta ve bu usta, öğrencisinin ticari faaliyetlerinden, eğitiminden sonra da sorumlu olmaktadır. Ahilikte olduğu gibi Bacılar da sanatlarını gelenek halinde sürdürüyorlardı. Bir tür usta-çırak ilişkisi söz konusuydu. Bu açıdan Bacılık aynı zamanda bir eğitim ve öğretim ocağı mahiyetindeydi. Sadece sanatkâr yetiştirmek değil, mal üretmenin, topluma hizmet sunmanın usul ve erkânı da öğretilmekteydi (Sırım,2015). Bacıların dikkat çeken, özellikle dönemin ve içinde bulunulan şartların etkisiyle öne çıkan faaliyet alanlarından biri de, Ahi tekke ve zaviyelerine misafir edilen ve barındırılanların ağırlanmasıyla ilgili hizmetlerdi (Sırım,2015). Anadolu Bacıları, askerî alanda da hizmet ve faaliyet göstermişlerdir. Moğolların 1243 yılında Kayseri’yi muhasarası sırasında Anadolu Bacılarına mensup kadınların şehrin savunmasına fiili olarak katıldıkları ve teşkilat olarak savaştıkları kaydedilir (Gökbel,2019).

Bacıyan-ı Rum, Ahilerin kadınlar kolu olarak yetim ve kimsesiz genç kızları himayesine almış, onların eğitimlerinden, ev-bark sahibi olmalarından sorumlu olmuşlardır. Bunun dışında kimsesiz ihtiyar kadınların bakımı, genç kızların evlendirilmesi gibi birtakım sosyal hizmetlerde bulunarak, maddi sıkıntı içinde olanlara Ahiler tarafından oluşturulan orta sandıklarından yardımda bulunmuşlardır (Varinli & Akgül, 2012).

Anadolu kadınları “Eşine, işine ve aşına dikkat et!” yani “eşine yardım et, onu evine bağla, işine ve geçimine dikkat et” prensipleri doğrultusunda eğitiliyordu (Tatlılıoğlu,2012). Ahilik ve Bektaşilik ’teki ‘’Bir elmanın yarısı erkekse yarısı da kadındır’’ temel ilkesindeki bu düşünce, Bacıyân- ı Rûm teşkilatının kurulmasıyla fiili bir hal almıştır. İlk kez Konya, Kırşehir ve Kayseri’de kurulan Anadolu Bacılar Teşkilatı ile Türk kadınları da Anadolu’da yerleşik hayata daha çabuk geçip, göçebelikten uzaklaşmalarını sağlayacak faaliyetlerde bulunulmuştur (Köken& Büken, 2018).

Bugün birçok vilayetimizde bacıların izine rastlamak mümkündür. Moğol istilası ve sonrasındaki baskıların Ahi ve bacıların uç bölgelere göç etmelerine sebep olduğunu önceki kısımda belirtmiştim. Özellikle Ankara o yıllarda en yoğun göç alan yerlerden biri olmuş, 1330 yıllarında Selçuklu Devleti’nin hâkimiyetinden çıkan bölgeyi, Osmanlı Devletinin Ankara’yı fethettiği 1361 tarihine kadar Ahi ve Bacılar yönetmiş, asayişi sağlamış ve ticaret yapmıştır. (Kalcı, 2016)

Kaynaklar bize Kayseri’de bu teşkilata mensup insanların İstanbul’a ve diğer Hıristiyan beldelere halı ve kumaş ihraç ettiklerinden bahsederler (Gökbel,2019). Osmanlı Devleti’nin kuruluş dönemindeki ilk piyade üniforması Bacılar tarafından üretilmişti. Yeniçerilerin kullandığı yanda resmini gördüğünüz “bükme elif tac” adı verilen akbörkler de yine Bacılar tarafından imal edilmiştir (Bayram, 2008).

 

7.Sonuç

Bu araştırma yazısında ilk defa Âşıkpaşazâde’nin bahsettiği Bâciyân-ı Rûm hakkında çeşitli araştırmacıların/yazarların yorumlarına yer vermeye çalıştım. Onların tespit ve iddialarını karşılaştırmalı olarak değerlendirdim. Öyle anlaşılıyor ki, konuyu değerlendiren araştırmacıların ortak kanaati bu konunun tam olarak aydınlatılmasında yeni kaynaklara ihtiyaç duyulduğudur.

Kısıtlı kaynaklara rağmen ulaşabildiğimiz sonuca göre; 13. yüzyıl Anadolu’sunda kadın faaliyetlerinin iki-üç asır sonrasına oranla oldukça yoğun olduğu, özellikle Anadolu’ya göç etmiş Türkmen kadınların Hacı Bektâş-ı Velî’den aldıkları öğretilerle Anadolu’nun Türkleşmesi ve İslâmlaşması yönünde büyük hizmetler sergiledikleridir. Âşıkpaşazâde bu sufi hanımları, Bâciyân-ı Rûm olarak isimlendirmiştir. Döneme ışık tutan vakıf kayıtları, zaviyeler kuran ve buralarda görev alan bacıların ne denli önemli hizmetlerde bulunduklarını kanıtlamaktadır. Birçok batılı araştırmacı, tarihin o döneminde Anadolu’daki kadınların bir araya gelerek bugünkü anlamda bir sivil toplum örgütü kurmalarını hayretle karşılamıştır (Tatlılıoglu,2012).

Kadınları eğitime, istihdama, siyasete, ekonomiye kısaca hayata dâhil etmeden yapılan her girişim başarısız olmaya mahkûmdur. Anadolu insanı bunu yüzyıllar öncesinden Bâciyân-ı Rum yani “Anadolu Kadınları” isimli örgütlenmeyi kurarak gerçekleştirmiştir (Tatlılıoglu,2012). Bacıyan-ı Rum Teşkilatı, Anadolu kadınlarını, gerektiğinde düşmanlara karşı vatan savunmasında eşlerinin yanında mücadele etmesi ve gerektiğinde de kültürde, sanatta, edebiyatta, sosyal ve ekonomik alanlarda kalkınıp gelişmesini sağlamak için teşkilatlandırmıştır. Anadolu Kadınlar Birliği, kadınlar arasındaki yardımseverliğin, konukseverliğin, doğruluk ve merhametliliğin gelişmesine katkı sağladığı gibi Türk dilinin, Türk kültürünün ve İslam anlayışının kadınlar arasında yayılmasını hızlandırmıştır (Tatlılıoglu,2012).

Kadının tarihte maruz kaldığı olumsuz tutum ve davranışlar karşısında ezber bozan bir teşkilat olan Bacıyân-ı Rûm, özellikle kurulduğu dönem itibariyle kadına verilen değerin bir göstergesi, üretken kadınların ise toplum ve tüm insanlık için ne kadar önemli olduğunu göstermiştir; ve günümüzdeki kadın örgütlenmeleri yapısına bakıldığında, “Anadolu Kadınlar Birliği” diyebileceğimiz Bacıyân-ı Rûm, etkinlik alanı ve faaliyetleri açısından, etkili bir sivil toplum örgütüdür. Hem Bacıyân-ı Rûm’un hem de günümüzdeki projeler kapsamında gerçekleşen kadın örgütlenmelerinin, kadınları yetiştirmek, onlara toplumda bir yer kazandırmak ve birlikte hareket ederek üretim yapmak gibi ortak bir amacı benimsemiş olmaları nedeniyle aralarında daha birçok benzerlikler kurulabilmektedir.

Bacı teşkilatında tüm kadınlara verilen “isine, aşına, esine sahip çık” öğüdü kadınların sadece ev işlerinde değil iktisadi hayatta da yer alabileceklerini göstermek açısından önem taşımaktadır.  Bacıyan-ı Rum teşkilatında eğitimler hem mesleki, hem kültürel ve sanatsal hem de tasavvufi eğitimi kapsadığı için kadınlar kendilerini çok yönlü olarak geliştirebiliyor ve hayatlarına yön verecek kararları daha geniş bir bakış açısıyla alma imkânı buluyorlardı. Uzun yıllar önce Türkmen kadınların basarmış oldukları iş hayatında varlıklarını hissettirebilme ve hem ekonomik hayatta hem de sosyal hayatta önemli yerlere erişmek, günümüz kadınları için bir referans oluşturarak özden gelen bu haklarını yeniden kazanmaları açısından oldukça değerlidir.

 

ECENUR GÜVENDİK

SİVİL TOPLUM OKUMALARI STAJYERİ

 

 

BİBLİYOGRAFYA

[1] Türk Tarih Kurumu resmi web sitesi: “TTK dünyanın ilk kadın teşkilatını tiyatro ile anlatacak”, “Bâcıyân-ı Rûm” Hakkında Tüm Detaylar Bilecik’te”, “Anadolu Kadınları (Bâcıyân-ı Rûm) Teşkilatı Sempozyumu, 21-23 Şubat 2018”, ““Anadolu Kadınları Bir Bacıyân-ı Rûm Hikayesi” İstanbul’da Sahnelendi”.

[2] Aşıkpaşazade Derviş Ahmet Âşıkî (1400(?), Elvan Çelebi, Mecitözü, Amasya – 1484(?)); Vefai dervişi ve Osmanlı tarihçisidir. Asıl adı Derviş Ahmed ve mahlası Aşıkî’dir. Fakat büyük dedesi Âşık Paşa olduğu için “Aşıkpaşazade” adıyla anılmıştır.

[3] (d. 1171 – ö. 12 Nisan 1261) Anadolu’da Ahilik teşkilâtının kurucusu ve 32 esnaf zümresinin pîri kabul edilen Ahi Evran’ın asıl adı Mahmud’dur. Babasının adı ve doğum yerine nispeten Mahmud bin Ahmed el-Hoyî (Hoylu Ahmet’in oğlu Mahmut) denmiştir. Künyesi Ebu’l-Hakâyık (hakikatlerin babası), lakabı Nasîrüddîn’dir (dinin yardımcısı).

[4] Evhadüddin Kirmanı, zahir ve bâtın ilimlerinde devrinin otoriteleri arasında yer alan bir velidir. İran’ın Kirman bölgesinde doğduğu anlaşılmaktadır. Doğum tarihi ise bilinmemektedir.

[5]  (d. 1209, Nişabur – ö. 1271, Nevşehir); Mistik, seyyid, mutasavvıf şair ve İslam filozofudur

[6] Âşıkpaşazâde, Tevârih-i Âl-i Osmân, İstanbul 1332

[7] Mehmet Fuad Köprülü (d. 4 Aralık 1890, İstanbul – ö. 28 Haziran 1966, İstanbul); Ordinaryüs profesör tarihçidir, kendisinin aynı zamanda siyasetçi kimliği de vardır ve dışişleri bakanlığı da yapmıştır.

[8] Osman Turan, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, Nakışlar Yayınevi, İstanbul1978, cilt I-II

 

 

 

KAYNAKÇA

Akman, M. (2006). Balıkesir Yöresinde Ahilikten Kalma Tören ve Uygulamalar. Yayınlanmamış Yüksek Lisans tezi, Balıkesir Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü

Altun, E. (2020, 12 May). Türkiye Selçuklu Devleti’nde Sosyal Yaşamda Kadın. Retrieved from http://www.akademiktarihtr.com

Bayram, M. (2008). Fatma Bacı ve Bacıyan-ı Rum, Nüve Kültür Merkezi Yay., İstanbul

Çağatay, N. (1986). Ahilik ve Esnaf. İstanbul Esnaf ve Sanatkârlar Dernekleri Federasyonu Yay.

Çubukçu, H. (2015). Bâciyân-ı Rûm ve Anadolu Tasavvufundaki Yeri. FSM İlmi Araştırmalar İnsan ve Toplum Bilimleri Dergisi, 0 (5), 217-231. DOI: 10.16947/fsmiad.88751

Gökbel, A. (2019). Bacıyân-ı Rûm (Anadolu Bacıları). T.C. Ticaret Bakanlığı Esnaf, Sanatkârlar ve Kooperatifçilik Genel Müdürlüğü Yayını, Ahiname, (6), s. 40-44

Kalcı, Y. (2016). Bacıyân-ı Rûm’dan Günümüze Anadolu Kadınının İktisadi, Sosyal ve Kültürel Alandaki Yeri. Esnaf ve Sanatkârlar Derneği adına Tebliğ. Ankara

Köken, A, & Örnek Büken, N. (2018). XIII. Yüzyılda Güçlü Bir Toplumun Gelişmesine Katkı Sunan Fatma Bacı ve Dünyanın İlk Kadın Örgütlerinden: Bacıyân-ı Rûm (Anadolu Bacılar Teşkilatı). Mersin Üniversitesi Tıp Fakültesi Lokman Hekim Tıp Tarihi ve Folklorik Tıp Dergisi, 8 (2), 113-119. DOI: 10.31020/mutftd.418492

Köprülü, M. Fuad (1981). Osmanlı İmparatorluğunun Kuruluşu, Ötüken Neşriyat, İstanbul, s.159-160

Sırım, V. (2015). Osmanlı Kadınının Ekonomik Hayata Etki Katılımı: Bacıyân-ı Rûm Örneği. Hak İş Uluslararası Emek ve Toplum Dergisi, 4 (8), 118-125. Retrieved from https://dergipark.org.tr/tr/pub/hakisderg/issue/7582/99535

Soykurt, R. (1971). Orta Yol Ahilik. Ankara: Güneş Matbaacılık

Tatlılıoğlu, K. (2012). Socio-Psychological Approach on Anatolian Turkish Woman’s Entrepreneurship in Akhism Constitution. Bingöl Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl: 2/ Cilt: 2/ Sayı: 4/ Güz, s. 69-93

Türk Tarih Kurumu Resmi Web Sitesi: www.ttk.gov.tr

Varinli, I, & Akgül, D. (2012). Günümüzde Uygulanan Kadınlar Yönelik İstihdam Projeleri ve Bacıyân-ı Rûmda Kadın. II. Uluslararası Ahilik Sempozyumu Bildiri Kitapçığı, s.75-86

 

 

Americas: Continent On The Move Belgesel Analizi

Devletlerin korumacı politikalarını bir kenara atıp neoliberal sistem ile tanıştığı 1980’li yıllar şehirleşme, göç ve küreselleşmeyi de beraberinde getirmiştir. Americas: Continent On The Move belgeseli de modernleşme süreciyle ve ardından neoliberal düzen ile gelen radikal değişimlerin Meksika’da yarattığı acılı süreci anlatması bakımından oldukça önemli bir kaynaktır.

1910 yılında Meksikalılar, ülkeyi yabancı yatırıma açan ve halkı baskıcı bir rejim ile pasifize eden diktatör Porfirio Diaz’ın yönetimine karşı Meksika Devrimi’ni gerçekleştirmiştir. Bu devrimle beraber ülkenin ekonomik ve siyasal yapısı değişmiş ve yeniden şekillenmiştir. Yeni hükümet, çiftçi ve işçi sendikalarını tanımış, onları desteklemiş ve kolonyal dönemden beri ülkenin kanayan yarası olan “hacienda” sistemine son vermiştir. Büyük toprak sahiplerinin elindeki topraklar çiftçiye dağıtılmış ve beyaz üstünlüğü benimseyen devlet anlayışının yerini daha yöresel ve folklorik unsurları içeren mestizo idealleri almıştır. Tüm bunların sonucu ve 1929 Ekonomik Bunalımı’nın da ülkelerde yarattığı travmayla beraber, tüm dünya o dönemde daha korumacı ve içe kapanık bir devlet yönetimi anlayışını benimsemiştir. Özellikle de üçüncü dünya ülkeleri bu dönemde “ekonomik milliyetçilik” anlayışını tedavüle sokmuşlardır ve bu anlayışa göre devletler ithal ikameci sistemi benimsemişlerdir. Yine buna bağlı olarak da ülkeler genellikle daha önce yabancıların kontrolünde olan değerli kaynaklarını tamamen kendi üzerlerine almaya çalışmış ve bu kaynakları kamulaştırmışlardır. Benzer şekilde, 1930’lu yıllarda Meksika’da da Başkan Lazoro Cardenas ile beraber Meksika petrolü Pemex kamulaştırılmıştır. 1944 yılında gerçekleştirilen Bretton Woods Konferansı ile beraber “gömülü liberalizm (embedded liberalism)” denilen kavram önem kazanmıştır. Bu kavrama göre devletler, ülkeleri ile alakalı ekonomik kararlara müdahale etmekte serbesttiler. Bu çerçevede IMF ve Dünya Bankası kurulmuştur. Burada yatan amaç ise şudur; fakirliğin ve işsizliğin kol gezdiği özellikle de üçüncü dünya ülkelerini komünizm tehlikesinden korumak için devletler ekonomik anlamda sorumluluk üstlenmeli ve kalkınmaya dayalı ekonomik milliyetçilik anlayışına bağlı olarak ortaya çıkan politikalar devletlerin gündeminde yer almalıydı. Hem dünyada dolaşıma sokulan bu sistemin hem de köylü tarafından gerçekleştirilmiş olan devrimin sonucunda Meksika’da da benzer politikalar izlenmiştir.

1970’li yıllara gelindiğinde ise işler değişmeye başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren dünyanın ekonomik gücü olarak ortaya çıkan ABD Doları, diğer gelişmiş ülkeler olan Almanya ve Japonya tarafından stoklanmaya başlamıştır. Bunun sonucunda da doları altın rezervlerine karşılığı olarak endekslemiş olan ABD, doların altın ile bağını kesmiş ve fiyatları dalgalanmaya bırakmıştır. Yine yakın zamanda 1973-74 yıllarında yaşanan Petrol Krizi de değişimin gelmesi gerektiğine dair sinyalleri veren çarpıcı ve gidişatı değiştiren bir olaydır. Bu gelişmeler sonucunda ABD harekete geçmiş ve ekonomik milliyetçiliğin yerini bu kavramın tamamen zıttı olan neoliberal politikalar almıştır.

Meksika’da şehirleşme ve köyden kente göç, ülkede neoliberal politikalar ve onun getirisi olan küreselleşme furyası ortaya çıkmadan önce yaşanmıştır. Devrimden sonra Meksika, modern bir “nation-state” (ulus-devlet) olmanın gerekliliklerini tamamlamaya çalışmaktaydı. Bu bağlamda yapılması gereken en önemli şey de ekonomiyi koşumlandırmaktı. Belgeselde, Zacateca Valisi Genaro Estrada’nın anlattığına göre 1940-1960’lı yıllarda ithal ikameci bir sistemin gereği olarak yani iç pazarın gelişmesine öncülük etmek adına başkent Mexico City gibi şehirler parlamaya başlamıştır. Çünkü, yeni endüstriler ve iş alanları bu büyük şehirlerde açılmaktaydı. Bu sebeple birçok Meksikalı çiftçi daha yüksek maaş ve daha iyi hayat koşulları hayali ile toprağını bırakarak akın akın şehre göçmüştür. Ülkenin tarımsal üretimdeki en önemli şehri olan Zacateca şehri, bu yeni göç dalgası ile beraber bomboş kalmıştır.

Belgeselde Maria Lucy ve ailesi üzerinden Meksika’nın tarihi ve geçirdiği süreçlerle alakalı birçok ipucu izleyiciye verilmektedir. Maria Lucy, anne babasının döneminde tarımın çok verimli olduğunu ve topraktan aldıkları verimi, şimdiyse çiftçilerin göçü ile beraber toprağın nasıl başıboş ve çorak kaldığını isyankâr bir dille anlatması ile sözlerine başlamaktadır. Köyden kente göçenler arasında Maria Lucy’nin kızı Marcelave Marcela’nın çocukları da vardır. Marcela ve çocuklarının hikâyesi üzerinden de şehre göçen köylülerin yaşadıkları zorluklar birinci elden izleyiciye yansıtılmıştır. Büyükanne Maria’nın aktardıklarından anlıyoruz ki 1910 Devrimi ile gelen umutlar ve hayaller büyük şehirlere yapılan göçlerle ölmüş durumdadır. 1930’lu yıllarda Başkan Cardenas öncülüğünde çiftçiye dağıtılmış olan topraklar artık bomboştur. Tarımda makineleşme ülkede yeni iş alanları açmış durumdadır. Ancak, bu da köylülerin yerinden olmasına ve yeni umutlar için köylerini terk etmelerine öncülük etmiştir.  Yine de zamanla, yeni iş alanları ile canlanan bu büyük şehirler, bir sonraki göçmen akınının ihtiyaçlarını karşılayamayacak duruma gelmektedir. Öyle ki, ilk göçmen akını bile altyapı, ulaşım ve barınak hizmetlerine yeni yeni ulaşmaya başlamışken yeni gelenlerin beklediklerini bulmaları mümkün değildir. Şehirlerde bu hızlı ve öngörülemeyen nüfus artışı da çarpık kentleşmeye ve zengin-fakir arasında maddi ayrımın uç noktalara çıkmasına sebebiyet vermektedir. Fakat, bu maddi uçurum fiziki mekânda kendini gösterememektedir.

Mexico City, kenar ve zengin mahalleleri içinde, bir arada bulunduran endüstriyel bir başkent olarak gelişmiştir. Aradığı şartları bulamayan bu yeni göçmenler ya da aldığı maaşlar ile geçimini sağlayamayan eski göçmenler seyyar işler ile ilgilenerek ülkede kayıt dışı ekonominin de ortaya çıkmasına sebebiyet vermiştir. Birçok göçmen, evsiz ve işsiz bir şekilde çöp karıştırarak ya da hırsızlık yaparak günü geçirmeye çalışmaktadır. Daha çok göçmen; daha çok altyapı ve şehirleşme sorunu, daha çok sosyal tabakalaşma ve sosyal huzursuzluk anlamına gelmektedir. Belgeselde anlatılana göre, bazı işçiler Super Mario Gomez adı altında örgütlenmeye ve devletten taleplerde bulunmaya çalışıyor olsalar da sonuç hep aynıdır. 1980’li yıllara gelindiğinde ise yaklaşmakta olan ekonomik krizin işaretleri, endüstrileşmiş ancak sakinlerine istediği hizmetleri sunamayan büyük şehirlerde görülmeye başlamaktadır. 1982 yılında yaşanan Ekonomik Kriz ile beraber ülkedeki gelişim durmuştur. 1980’li yıllar, yüksek oranda borçların, değersizleşmiş para biriminin ve bunların yankılarının her alanda, özellikle de büyük şehirlerde görüldüğü yıllardır. Kriz süresince, köyden kente göçler daha düşük oranlarda olsa da devam etmiştir. Fakat ekonomik krizin ayyuka çıkması ile beraber eski göçmenlerin birçoğu memleketlerine geri dönmenin hayalini taşımıştır. Devlet uygun bir maaş ve daha iyi hayat şartları ile şehre göçmüş olan milyonlarca işçinin taleplerini artık karşılayamamaktadır.

Meksika, 1970’li yıllarda modernleşmenin bir gerekçesi olarak şehirlerini ve altyapı sistemlerini geliştirmek adına borçlanmış olsa da aslında tam anlamıyla 1980’li yılların sonunda, özellikle de başkan Salinas de Gortari yönetimi ile beraber, kendini dış dünyaya açmıştır. Bunun sonucunda, 1988 yılında iktidar olan Başkan Salinas de Gortari hükümetinin politikaları ile ülke daha önce hiç tecrübe etmediği radikal değişimler ile karşı karşıya kalmıştır. Salinas, Birleşik Devletler ve Kanada ile NAFTA birliğine katılmış ve en önemlisi de Anayasa’nın 27. Maddesini değiştirerek toprağın yabancı şirketler tarafından yatırıma uygun hale getirilmesine öncülük etmiştir. NAFTA ile beraber ülkede yabancı dövizin en büyük ikinci kaynağı olan“maquiladora” endüstrisi parlamaya başlamıştır. Bu sefer de ülkenin Tijuana gibi kuzey sınırlarındaki kentleri hızla gelişmeye başlamıştır. Serbest ticaret bölgelerinde kurulan maquiladora fabrikaları yine köylülerin yerlerini değiştirmelerine ve yeni hayat arayışlarına girmelerine sebebiyet vermiştir. Ancak Meksika’nın ucuz işçi gücünden yararlanan bu yabancı şirketler işçilerine uzun çalışma saatlerinden başka bir şey vaat edememiştir. Sendikalaşma çabaları engellenmiş ve çalışanlar kelimenin tam anlamıyla sömürülmüştür. Küçük şehir sakinlerini ve köylüleri yaşadıkları bölgede tutamayan ve onların göçüne dolayısıyla da yetersiz koşullara ve ülke içi karmaşaya sebep olan bu endüstrileşme süreci bu nedenlerden ötürü başarısız olmuştur. Neoliberalleşme ve küreselleşme politikalarının öncüsü Salinas’ın en radikal politikası da Anayasanın 27. Maddesinin değiştirmesi olmuştur. Anayasanın bu maddesinin değişmesi, toprak sahibi köylünün topraksızlaşması ve büyük toprak sahiplerinin artık daha fazla toprağa sahip olması demektir. Bu durum ise bu büyük toprak sahiplerinin yabancı şirketler ile ortaklık yapabilmesine öncülük etmiştir.

Belgeseldeki Meksikalı köylülerin eleştirilerine göre bu değişim eski “hacienda” sisteminin yeniden getirilmesi ve Meksika köylüsünün yeniden köleleştirilmesi anlamına gelmektedir. Daha iyi hayat koşulları için 1940 ve 1960’lı yıllarda toprağını bırakıp gitmiş olan Meksika köylüsü, Ekonomik Kriz dolayısıyla köyüne ve toprağına geri dönmek istediğinde bu sefer de toprağının elinden alınması riski ile karşı karşıya kalmıştır. Salinas yönetimine göre ise bu değişim, tarımsal bölgelere güvenlik ve dolayısıyla da yabancı yatırım ve döviz akışını sağlayabilecek bir etmendir. Ancak bu değişim yalnızca yabancı şirketlere ve büyük toprak sahiplerine fayda sağlamaktan öteye geçememiştir. Kısacası, serbest ticaret ve yeni toprak reformu gelecekten bir beklentisi olmayan ve büyük şehirlerin karmaşası altında ezilen büyük bir işçi/köylü nüfusunu ortaya çıkarmıştır. Daha iyi bir maaş ve daha iyi hayat koşulları amacıyla göçen Meksikalıların yeri artık ne büyük şehirler ne de köylerdir…

Nilay BARLAS

Latin Amerika Çalışmaları Staj Programı

The Impact Of Civil Society on the Democratic Processes

Abstract

The aim of this article is to portray the relation between active civil society and the process of democratization. Therefore, providing the operational definitions for democracy and civil society is one of the concerns of this article yet not the only. Although from the theoretical perspective as well discussed, democracy and civil society might seem positively correlated, hand in hand. On the other hand, active civil society engagement does not always facilitate democratic actions nor bring democracy. To the point of which, the aim of this article is evaluating the democratic or non-democratic processes in Turkey, based on the Copenhagen Criteria, and also to compare Turkey’s position with other EU members. Following that, the democratic processes so far evaluated are reconsidered in the aim of demonstrating the impact of civil engagement and civil action and civil society practices.

Keywords: democratization, civil action, European Union, Turkey, civil engagement

Introduction

This article cultivates on the question that “how is the alignment between civil society’s activity and the democratization of legal and political phases run by the government?” The word “democratization” is always used together with European Union, especially after Turkey’s accession started to be reconsidered since 2005, when the negotiations for official membership started (European Commission, 2006). After this date, negotiations are opened and closed for several times, because of several disagreements, such as Cyprus dispute and suspended completely after the 2016 “refugee deal” made between Turkey and European Union. Although it is expected from the deal to accelerate the negotiations, another reason for the suspension of the negotiations for official membership of Turkey, is the fallacies and malfunctional practices against the “Copenhagen Criteria” (Candar, 2017). The criteria require that a state has the institutions to preserve democratic governance and human rights, has a functioning market economy, and accepts the obligations and the EU’s intent.

In the following, the first section Democracy in Turkey: An evaluation based on Copenhagen Criteria aims to scrutinize how democracy is measured, what are the criterion for democratic governance and how it is operationalized by the European Union. After the practices in Turkey are evaluated under the scope of Copenhagen Criteria, the individual evaluation of European Union members in terms of democratic practices, sustainable governance and rule of law will be discussed at the end of this chapter. In the second and the last chapter along with the conclusion, the democratic processes so far evaluated are reconsidered in the aim of demonstrating the impact of civil engagement and civil action and civil society practices.

Democracy in Turkey: An evaluation based on Copenhagen Criteria

“Democracy is a political ideal that principally applies to arrangements for the making of binding collective decisions. Such arrangements are democratic if they ensure that any authorization to exercise public power arises from collective decisions by the citizens over whom that power is exercised.”

As it is stated in the book of Steffek, Kissling, and Nanz, published in 2008 under the name of Civil Society Participation in European and Global Governance: A Cure for the Democratic Deficit?, policy making and government are for and coming from the demos, and the power is allocated to the demos as well, only if the rule of government is protecting the collective decisions that bind the people within the related territory. Based on this definition and the following interpretation, demos including every citizen should have the rights to participate in policy making processes, local and general elections. It is also noteworthy to add to the point of which each vote of the member of the demos has equal contribution to the overall voting meaning that all votes should be counted as equal (Dahl, 2020).

Necessary rights should be given and sustained to the demos by the government for demos to provide free participation to a fair and just election/policy making decision. These rights are in general will be mentioned as “fundamental rights”:

  • Right to access uncensored information
  • Right to freely express thought and ideas
  • Freedom for media and press
  • Right to vote
  • Right to directly participate to the policymaking

After portraying the desideratum of democracy as it is declared by the European Union and confirmed by all of its members, the evaluation of the practices held in Turkey will now be discussed.

Based on Sustainable Governance Indicators (2020), the quality of the democracy has dropped by 1.4 points compared to its 2014 level and now ranked last from the 41 European countries. This decrease can be explained by the recent coop intervention held in 2016 and transitioning to a new executive system, whose name is the Presidential Government System in Turkey. This system allows the president to participate in the practices of both legislation and execution of the constitutional law. Therefore, the authorities of the Grand National Assembly of Turkey are restricted. It also comes with this new executive system that the President might hold a position in a political party. All these circumstances considered Turkey scores 4.3 points below the Average of European Members with a score of 2.9 out of ten. Same score applies to the criteria of Rule of Law (Stiftung, 2020). Same indicators evaluated the criteria of Media Access in Turkey with a score of two out of ten, with proposing the rationale behind as substantial censorship in media and media pluralism meaning the sources and the index of the information published has been controlled and realigned with the perspective of the government. It can also be provided as evidence that many journalists and column writers, editors, academicians and many credible others are detained and their positions are suspended because they used their right of freedom of speech yet, their claims were against the agenda of the president. It can also be added that, government does not follow the principles of transparency and responsibility to the demos. These facts can also be supported by the World Justice Project Rule of Law Index (2020), portraying global rank constitutes of 128 countries and in which Turkey ranked as bottom 5th for the criteria of Constraints on governmental powers and bottom 6th for sustaining fundamental rights.

While so far, Turkey is compared either globally or with the average of EU members, it is interesting to investigate the EU members individually in which democratic practices are not followed homogeneously throughout the union. While north European countries are the example of transparent and responsible democracy empowering the decisions of demos and rule of law, the north/south of the Europe countries as Hungary, Poland, Bulgaria, Romania are suffering from limitation of freedom of speech and other fundamental rights, individual profit based decisions over the population profit, corruption and bribery.

The Impact Of Civil Engagement And Civil Action On Democratization Processes

Civil society can be described as many. Most well-known definitions including the definitions of United Nations (2019), World Economic Forum (Jezard, 2018) describes the civil society as a third sector, a public domain between the private sector and government, including the institution of family and non-governmental institutions. Since this study holds more pragmatic approach rather than descriptive, the preferred description of civil society provided by the London School of Economics Centre for Civil Society (2004):

“Civil society refers to the arena of uncoerced collective action around shared interests, purposes and values. In theory, its institutional forms are distinct from those of the state, family and market, though in practice, the boundaries between state, civil society, family and market are often complex, blurred and negotiated. Civil society commonly embraces a diversity of spaces, actors and institutional forms, varying in their degree of formality, autonomy and power. Civil societies are often populated by organizations such as registered charities, development non-governmental organizations, community groups, women’s organizations, faith-based organizations, professional associations, trade unions, self-help groups, social movements, business associations, coalitions and advocacy groups”.

For some of its advocates, the achievement of an independent civil society is a necessary precondition for a healthy democracy, and its relative absence or decline is often cited as both a cause and an effect of various contemporary socio-political maladies. (Kenny, 2016). To elaborate on this, the characteristics of the notion of civil society like being apart from governmental organization, nourishing from voluntary action and participation, being transparent, accountable and working both for and with the public is also quite fundamental for a fulfilling democracy. From this perspective, theoretically speaking, the more civil communities grow, the better and the bigger presence of civil society may be in governmental institutions. This acknowledgement and the large amount and numbers of civil action will result in government-centered policy-making to fade and public-centered policy making to rise. Therefore, the activity of civil society predisposes the policies securing the well-being and inclusion of demos and the demos literally play an active role in imposing the need for these policies to the government thus play an active role in decision-making practices.

In this point it is critically important to remind the importance of fundamental rights and especially freedom of media, to the point of which enables the connectedness and collective cooperation but also demands quick responses for the accountability of actions of the politicians and accelerates the speed of responses coming from public willpower against policies and actions taken by government. In 2013, “The Gezi Occupation” is one of the most astonishing civil actions of the last decade of Turkey, gathered against a government-based decision and resulted in for public good. The social media platform twitter, is the most used medium for this collective action and the related research point out that tweets including “#direngeziparki” (i.e. resist Gezi Park) used almost for two and a half million times, and #occupygezi tweets was shared more than three and a half million times (Kurt, 2013). For sure not all the tweets shared are against the public policy yet this community them all enabled to foster the information flow and cooperate via social media without being physically present in the field. This is a reaction against irresponsible actions of government and unaccountable policies decided without the notice of the public. Even though the communal action did lead into the change of decided policy, the motivation behind the protests was less of a stand against undemocratic practices. It has been three years that Osman Kavala, Paris born 63 year old Turkish citizen, human rights advocate and philanthropist, is under arrest without any evidence, accused by organizing the Gezi movement and then organizing the coop intervention (which was in 2017). Unfortunately, neither the civil action for Gezi did bring any freedom, transparency or accountability, nor foster any democratization in the juridical practices.

Conclusion

To conclude the main argument of this article is vibrant civil action and active civil society may not always bring democratization. This is especially the case for third-word countries which have economic dependency on other countries, and foreign-funded non-governmental organizations. Another reason for such situation is described by Şerif Mardin (1995) with a more sociological approach that is, the countries in which the Islam is the predominant religion, the demos may perceive the political leader as a savior, a father, an answer for every need, therefore participating to a civil action may not occur as a need for policy change. All the necessary actions should come from the government, and if not, there may not be any need for such policy or action at all. This situation is expressed best with an idiom “her şeyi devletten beklemek” (i.e. expecting all from the state), or “her şeyi devletten bekleme” (i.e. do not expect all from the state).

The last reason that will be posted within the scope in this article is that, by referring to the table shared above, The Corruption Perception Index 2019. In the corrupted governances, in which the accountability and the transparency of governmental practices are in danger, non-governmental organizations and associations may be manipulated against the public good and serve for individual profit. In the beginning of this year, a gas company of Turkish state donate 8 million dollars to Ensar Association, which was known by its rape and sexual assault cases occurred in their dorms (Ordu, 2020). This reasons with the argument that the top political elite is perceived to be the primary beneficiaries of corruption. Thus, while there are valid and noteworthy developments in establishing the legal and constitutional framework to fight corruption via the actions of civil society, there is a continued absence of a clear demonstration of political will to fight corruption (Moyo, 2014).

Elif BAYAT

Sivil Toplum Çalışmaları Staj Programı

References:

Candar, C. (2017). New clashes likely between Turkey, Europe. Retrieved from: https://www.al-monitor.com/pulse/originals/2017/06/turkey-european-union-relations-possible-collision.html

Cavatorta, F. (2006). Civil society, Islamism and democratisation: the case of Morocco. Journal of Modern African Studies, 203-222.

Centre for Civil Society, London School of Economics.(2004). What is civil society?

Çildan, C., Ertemiz, M., Tumuçin, H. K., Küçük, E., & Albayrak, D. (2012). Sosyal medyanın politik katılım ve hareketlerdeki rolü. Akademik Bilişim, 3.

Hearn, J. (2010). Foreign aid, democratisation and civil society in Africa: a study of South Africa, Ghana and Uganda. IDS discussion paper series, 368. Brighton: IDS.

European Commission. (2006). “Interview with European Commission President Jose Manuel Barroso on BBC Sunday AM” Archived (PDF) from the original on 21 November 2006. Retrieved 17 December 2006.

Jezard, A. (2018). Who and what is ‘civil society?’ Retreived from: https://www.weforum.org/agenda/2018/04/what-is-civil-society/

Kenny, M. (2016). Civil Society. Encyclopedia Brittannica Chapter. Retrieved from: https://www.britannica.com/topic/civil-society

Kurt, M. (2013). Gezi direnişinin en popüler hashtagleri: Twitter’da trend topic olan hashtaglerin analizi. Retreived from: https://mediacat.com/gezi-direnisinin-en-populer-hashtagleri/

Mardin, Ş. (1995). ‘Civil society and Islam’, in J. Hall, ed. Civil Society: history, theory, comparison. Cambridge: Polity Press.

Moyo, S. (2014). Corruption in Zimbabwe: an examination of the roles of the state and civil society in combating corruption (Doctoral dissertation, University of Central Lancashire).

Ordu, E. (2020). Başkentgaz Ensar Vakfı’na Kızılay Üzerinden 8 Milyon Dolar Bağışlamış. Retrieved from: https://sozcu.com.tr/haber/baskentgaz-ensar-vakfi-na-kizilay-uzerinden-8-milyon-dolar-bagislamis-895888

Saurugger, S. (2007). Democratic ‘misfit’? Conceptions of civil society participation in France and the European Union. Political Studies, 55(2), 384-404.

Stiftung, B. (2020). Sustainable Governance Indicators. Retrieved from: https://www.sginetwork.org/2020/Turkey

Stefftek, J., Kissling C., & Nanz P. (2008). Civil Society Participation in European and Global Governance: A Cure for the Democratic Deficit? Palgrave Macmillan, NY: New York.

United Nations. (2019). Civil Society. Retrieved from: https://www.un.org/en/sections/resources-different-audiences/civil-society/index.html

World Justice Project. (2020). The World Justice Project Rule of Law Index®. Retrieved from: http://worldjusticeproject.org/sites/default/files/documents/WJP-Global-ROLI-Spanish.pdf

Demokrasiye Karşı Savaş

2008’de One World Media TV Belgesel Ödülünü kazanan, günümüzde “özgürlük, demokrasi ve insan hakları” ile özdeşleşmiş Amerika Birleşik Devletleri’ne alternatif bir bakış açısı sunan belgesel, 1980’li yıllarda Latin Amerika’da gerçekleşen demokrasi hareketlerini ve ABD’nin bunlardaki rolünü incelemektedir. 15 Haziran 2007’de vizyona giren belgeselde, Britanyalı gazeteci, yazar ve yönetmen Pilger, ABD dış politikasını sert bir şekilde eleştirmektedir.Belgesel boyunca Latin Amerika liderleri ve Birleşik Devletler görevlileriyle yaptığı röportajlarda; takındığı üslupta ve kullandığı kelimelerde bu durum açıkça ortaya konmaktadır. 70’lerin sonuna dek Güney Amerika kıtasının çoğu diktatörlükle yönetilmektedir. Bu diktatörlüklerin kimi açıkça kimi ise gizlice ABD’nin desteğini almaktaydı. Liderler, Gürcistan’da kurulmuş olan özel bir okulda eğitiliyor, Amerikan değerleri ve insan hakları öğretisi adı altında sorgulama ve işkence teknikleri konusunda yetiştiriliyorlardı. Dolayısıyla Güney Amerika’daki diktatörlerin çoğu sınıf arkadaşıydı.

Belgeselde, “ABD, 1945’ten beri, 50’den fazla hükümeti devirme girişiminde bulundu.  Bunların çoğu demokrasi temelliydi. 30’dan fazla ülke saldırı altında kaldı, bombalandı, binlerce kişi hayatını kaybetti. Seçimle başa gelmiş hükümetler devrilerek Amerikan yanlısı diktatörlerle değiştirildi.” denilerek bu ülkelerdeki sürece ayna tutulmaktadır. Belgesel de en çok odaklanılan ülkelerden biri ise Venezuela’dır.

Hugo Chávez’in başa gelmesi hem Güney Amerika’nın hem de Kuzey’in Güney’e bakış açısındaki büyük değişimlerin habercisiydi. Ülkedeki yoksulluk ve eşitsizliğe birinci dereceden tanıklık eden lider, bunu değiştirmek için 21. yüzyıl sosyalizmi ve Bolivarcılık ilkelerini benimsemişti. Amerikan hâkimiyetini kırmak içinse sosyalist politikalara ve bölgesel iş birliklerine yönelmiştir. Bu durum halkın yoksul kesiminde liderin karizmasını arttırırken ABD cephesinde ise nefret uyandırmıştır. Böylelikle Chávez’den kurtulmak, Washington, Miami ve Caracas’ın zengin kesimi için bir amaç haline gelmiştir. Özel sektörün elinde bulunan radyo ve televizyon kanallarıyla Chávez karşıtı hareket de ülke içine konuşlandırılmıştır. 2002’de, Chávez destekçileri ve karşıtlarının meydanlarda karşı karşıya gelmesiyle çok büyük insani kayıplar verilmiştir; ülke içinde çatışmalar yaşanmış, insanlar ölmüş ve Başkan kaçırılmıştır. Ertesi sabah bir iş adamı ve diktatör olan Pedro Carmona, göreve getirilmiştir. Bu sebeple ülkede yaşanan olayların hepsi, ince planlanmış bir oyunun ürünü olarak değerlendirilebilir. Fakat bu oyunda hesaba katılmayan detay, Chávez’in halkta oluşturduğu güven duygusudur. Ülkede Carmona’nın başa getirilmesinin ardından ayaklanmalar başlamış, insanlar sokağa dökülüp başkanları için hesap sormuşlardır. Chávez, 48 saat alıkonduktan sonra geri gönderilmiştir. Anlatıcının sunduğu CIA raporlarında, ABD’nin darbeyi desteklediği ve Amerika Birleşik Devletleri Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) ve Ulusal Demokrasi Vakfı aracılığıyla darbeye finansal destek sağladığı ortaya konmaktadır.

Belgeseldeki bir sonraki örnek Bolivya’dır. Demokrasinin başlıca uygulama alanı olan Ulusal Kongre’de yerli halkın bünyesinde temsil edileceği kimse bulunmamaktadır. İspanyol elitlerden ve çoğunlukla beyazlardan oluşan kesim ülkeyi yönetmektedir. Ülke, kıtanın ikinci en geniş gaz rezervlerine sahip olmasına rağmen nüfusunun yüzde 53’ü yoksulluk sınırının altında yaşamakta, aileler yiyecek bulamadığı için topluca intihar etmektedir. Bu koşullar altında, Gonzalo Sánchez de Lozada, nam-ı diğer Goni, 2002’de tekrar iktidara gelmiştir. Daha önce 1993–1997 yılları arasında da başkanlık görevini yürüten Goni, halihazırda Amerikan yanlısı kapitalist politikalarıyla bilinmektedir. Goni, Ülkedeki ulusal petrol ve elektrik şirketlerini, haberleşme ve ulaşım sistemlerini ve suyu hızla özelleştirmiştir. Bunların sonucunda, 2003’ün başlarında şehirli işçiler, madenciler ve yerli çiftçi kesimde büyük bir hoşnutsuzluk baş göstermiştir. Nabız yükseldikçe El Alto halkı hakları için ayaklanmaya başlamış ve La Paz’a giden yolları kapatmıştır. Goni’nin cevabı ise üzerlerine orduyu gönderip kurşun yağdırmak olmuştur. Tıpkı Chávez’in geri verilmesinde olduğu gibi bu sefer de halk ülkesi için hesap sormuştur. Halkın amacı yönetimin çekilmesi ve Goni’nin istifa etmesini sağlamaktır. Verilen yüzlerce kayıptan sonra başarıya ulaşılmış ve başkan ABD’ye kaçmıştır. 2004’te Kongre kanlı bir katliama sebep olmaktan dolayı Goni’nin hakkında tutuklama kararı yayınlamıştır. 2005’te ise bir ilk yaşanmış ve yerli Amerikan biri başkan seçilmiştir. Bu kişi Goni’nin devrilmesine yol açan ayaklanmalarda da aktif rol üstlenen Evo Morales’tir.

Belgeseldeki örnekler, Şili Ulusal Stadyumu’nun toplama kampına çevrilmesi, Guatemala’da Diana Ortiz’in Mayalı yerlilerin katledilmesiyle ilgili konuştuktan sonra kaçırılıp işkenceye ve tecavüze uğraması, El Salvador’da öldürülen başpiskoposun cenazesine katılanların katedralin merdivenlerinde kurşuna dizilmesi ve Nikaragua’da ülkenin yıllarca tek bir ailenin kontrolüne bırakılması ile çoğaltılmaktadır. Anlatıcı, argümanlarını çarpıcı fotoğraflarla, bizzat otoriter rejimlerin baskısına maruz kalan kişilerle ve onlara bu muamelenin yapılması emrini veren ajanlar, elçiler ve hükümet görevlileriyle yaptığı röportajlarla desteklemektedir.

Pilger, Amerikan İstihbarat Servisi’nden Latin Amerika Bölümü Şefi Duane Clarridge ile yaptığı röportajda ona şu soruyu yöneltmektedir: “Demokratik olarak seçilmiş lideri devirmek doğru mudur?” Clarridge’in verdiği cevapsa Amerikan vizyonunun özeti niteliğindedir.  “Ulusal güvenlik çıkarımıza göre değişir.” Böylece, Clarridge halk iradesini insan hayatının bile yalnızca Amerikan ulusal çıkarlarına yaradığı ölçüde anlamlı olduğunu bir kez daha yinelemiş olmaktadır. Bu durum, Clarridge’in otoriter rejimler altında yaşanan insan kayıplarını yalanlamasıyla da doğrulanmaktadır. Verilen mücadele, dökülen kan, dağılan ailelerin tamamı için, “Belki birkaç kayıp olmuştur fakat bazen değişimin çirkin bir şekilde yapılması gereklidir.” demiştir.

Yapım; kıta çapında süregelen Amerikan ilgisini, radikal bir perspektiften, tarihsel örneklerle ortaya koymaktadır. Fakat bu topraklarda sistematik bir şekilde yürütülen politikalar, en başta bahsedilen “özgürlük, demokrasi ve insan hakları” kavramlarından ziyade “diktatörlük,  faşizm ve hukuksuzluk” kavramlarıyla daha ilişkili görünmektedir. En kötüsü ise, bu gerçeklerin tıpkı Latin Amerika tarihinin geri kalanı gibi resmi tarih yazımında yer almaması ve açıkça yüzlerce kişinin canice katledilmesinden sorumlu olan kişilerin “politik dâhiler” olarak anılmasıdır.

Sare Nur KAYA

Latin Amerika Çalışmaları Staj Programı