Krizden Kalıcılığa: 2025’te Küresel Göçün Fotoğrafı
2025 yılı, insan hareketliliğinin hem nicelik hem nitelik olarak yeniden tanımlandığı bir dönem oldu. Bir önceki yılın (2024) birçok eğilimi devam ederken, yeni politikalar, demografik kırılmalar ve jeopolitik aktörlerin stratejik yönelimleri göç olgusunu hem küresel hem bölgesel düzeyde yeniden şekillendirdi. 2025, göçün sadece sınır ötesi bir nüfus hareketi olmadığını, aynı zamanda ekonomik, siyasal ve toplumsal dönüşümlerin merkezinde yer aldığını bir kez daha kayda geçirdi.
Küresel Göçmen Stoku: Sadece Bir Rakam Değil İnsan Hareketi
2025 yılı itibarıyla yaklaşık 304 milyon kişi, doğduğu ülke dışında yaşıyor (uluslararası göçmen). Küresel göçmen stoğunun 1990’daki yaklaşık 154 milyonluk seviyeye kıyasla neredeyse iki katına çıktığını görüyoruz. Göç artık yapısal bir olgu haline gelmiştir ve göçmen nüfusun yaklaşık %48’i kadınlardan oluşmaktadır, bu durum kadın göçünün artık marjinal bir süreç olmadığını da göstermektedir (Birleşmiş Milletler).
Dünya nüfusunun yaklaşık %4’üne tekabül eden ve bir çok ülkenin de nüfusundan büyük olan küresel göçmen stoğundaki insanlar; çalışma, eğitim, aile birleşimi, güvenlik arayışı gibi farklı sebeplerle hareket ediyor; bu da göçü ekonomik tercihlerin yanı sıra sosyo-politik kırılganlıkların bir sonucu olarak da okumamızı gerektiriyor.
Zorunlu Yerinden Edilme ve Mülteci Gerçeği
2025, zorunlu yerinden edilme olgusunun hem kapsamı hem de karmaşıklığı açısından kritik bir yıl oldu. Dünyada 117.3 milyon insan zorla yerinden edilmiş durumda. Bunların tamamı savaş, şiddet, zulüm ve insan hakları ihlallerinin doğrudan sonuçları olarak gerçekleşen insan hareketleridir. Bunlardan 30.5 milyonu UNHCR gözetimi altındaki mülteci statüsünde veya mülteci statüsüne benzer durumda olanlar iken, ülke içerisinde yerinden edilmiş kişilerin sayısı 68.7 milyona ulaşmıştır. Bunun yanında ülkesine dönenler 6.9 milyon iken yeniden yerleştirilen mültecilerin sayısı sadece 28.600 olarak kaydedilmiştir.
Bu rakamlar sadece istatistik değil, sistematik yoksunluk, şiddet ve güvencesizlikle yüzleşen insanların yaşam hikayelerinin toplamıdır. Yerinden edilme çoğu zaman uluslararası sınırları aşmamakta, insanlar çoğunlukla kendi ülkeleri içinde zorunlu olarak yer değiştirmektedir. Bu durum küresel zorunlu yerinden edilmenin yaklaşık üçte ikisinin iç göçten kaynaklandığını göstermektedir (ReliefWeb).
Afrika: Yerinden Edilme ve Zorluklar
Afrika’da yerinden edilme olgusu öne çıkmaktadır. Ortaya çıkan verilere göre Afrika’daki yerinden edilmiş kişilerin büyük kısmı ülkeleri içinde kalmakta ve uzun süreli insani krizlerle yüzleşmektedir; bu durum hem ekonomik hem de sosyal sürdürülebilirliği zorlamaktadır (Afrika Kalkınma Bankası).
Sudan ve Demokratik Kongo (DRC) hem iç hem uluslararası yerinden edilme açısından yüksek sayıların yaşandığı ülkeler olarak öne çıkmaktadır. DRC’de milyonlarca kişi iç yerinden edilmiş durumda ve çocuklar bu nüfusun büyük bir kısmını oluşturuyor (UN News ). Uganda, 2025 itibarıyla yaklaşık 1.95 milyon mülteciye ev sahipliği yaparak dünyanın en büyük mülteci barındırıcı ülkelerinden biri konumunda.
Orta Doğu: Suriye ve Geri Dönüşün Gerçek Yüzü
Suriye bağlamında 2025, savaş sonrası dönüş dinamiklerinin somutlaştığı bir yıl oldu. IOM verilerine göre 2024 Aralık-2025 Aralık döneminde yaklaşık 782 bin Suriyeli, ülkelerine geri dönüş gerçekleştirdi.
Bu dönüşlerin büyük kısmı gönüllülük temelinde olmasına rağmen, geri dönen bireylerin çoğu halen altyapı eksiklikleri, temel hizmetlere sınırlı erişim ve ekonomik kırılganlıklarla karşı karşıya. Bu da dönüşün “normalleşme” değil, yeniden yerleşme sürecinin bir parçası olduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla Suriye örneği, “savaşın bittiğine” dair anlatıların tek başına yeterli olmadığını, geri dönüş ve entegrasyon süreçlerinin uzun vadeli stratejiler gerektirdiğini ortaya koyuyor.
Remittance Akımları: Göç ve Kalkınma İlişkisi
Göçün ekonomik etkisi, remittances (göçmen para transferleri) üzerinden daha somut okunuyor. 2024’te göçmenler küresel ölçekte yaklaşık 905 milyar USD remittance gönderdi; bu rakam 2023’e göre %4.6’lık ciddi bir artışı temsil ediyor. Bu para transferleri, özellikle düşük ve orta gelirli ülkelerde yatırım, gıda, sağlık ve eğitim gibi temel alanlarda hayati bir kaynak işlevi görüyor. Ancak burada kritik bir nokta var, remittance sadece gelir akışı değil, aynı zamanda göçle kalkınma arasındaki ilişkinin temelini oluşturmaktadır. Göçmenlerin gönderdikleri gündelik ihtiyaçlara mı, katma değer üretmeyen ev-arsa vb. giderlere mi yoksa uzun vadeli kalkınmayı sağlayacak girişim odaklı mı harcanıyor sorusu büyük önem taşımaktadır.
Çocuklar, Kadınlar ve Kırılgan Gruplar: Rakamların Ötesi
Göçmen nüfus içinde çocuklar ve kadınların yüksek oranları, göçün eşitlik ve toplumsal haklar boyutlarını görünür kılıyor. Uluslararası göçmenlerin yaklaşık 28 milyonunu çocuklar oluşturuyor. Bu, yalnızca bir sayı olmaktan ziyade eğitim hakkı, psiko-sosyal destek ve aile yapısının yeniden kurulması gibi alanlarda kapsamlı politika ihtiyacını gündeme getiriyor. Kadın göçmenler oranı ise küresel göç rakamlarının yaklaşık yarısını oluşturuyor; bu durum, göç çalışmalarının toplumsal cinsiyet perspektifiyle ele alınması gerektiğini de işaret ediyor (Birleşmiş Milletler).
Siyasal Gündem: Göçün Politikalarla Kesişimi
Göç, artık pek çok ülkede politik gündemin merkezinde yer alıyor. 2024’te siyasal tartışmaların odağı göç politikalarıyken, 2025’te bu eğilim daha da derinleşti. 2025, göç meselesinin hem politik ajandaların merkezine yerleştiği hem de bu ajandaların çoğu zaman pratik politika ihtiyacını gölgelediği bir yıl oldu. Bu bölümdeki değerlendirmeyi dört alt başlığa ayırmak istiyorum: (1) göçün siyasallaşması; (2) güvenlikleşme ve sınır rejimleri; (3) ekonomik ihtiyaç ile politik ret arasındaki çelişki; ve (4) insani dilin zayıflaması.
1. Göçün Siyasallaşması: Politika Aracı Olarak Göç
2025’te göç nüfus hareketi olarak değil, siyasi stratejilerin ve seçmen mobilizasyonunun bir aracı olarak kullanıldı. OECD’nin 2025 Raporu’na göre, 2024’te OECD ülkelerine gelen 6,2 milyon yeni kalıcı göçmen tarihi olarak yüksek bir seviyede olmasına rağmen, bu artışın siyasi söylemdeki temsili çoğunlukla “kontrol edilmesi gereken bir sorun” olarak kurgulandı. Kalıcı göç, önceki üç yıldaki yükselişin ardından %4 azalsa bile 2019 seviyelerinin %15 üzerinde seyretmeye devam etti (OECD).
Avrupa’da göç karşıtı söylemler ve politikalar, birçok ülkede seçmen davranışını etkilemeye devam ederken, aynı zamanda düzensiz göç ve sınır güvenliği tartışmalarında yeni denge arayışını doğurdu. Özellikle Avrupa Birliği sınırlarında yaşanan dinamikler, göç ve özgür dolaşım rejimi arasındaki gerilimi sürdürüyor (European Commission.). ABD’de göç politikaları üzerindeki tartışmalar, 2025’te daha da sertleşti; bu bağlamda göç çoğu zaman güvenlik ve ekonomik tehdit algısıyla ilişkilendirildi (özellikle uluslararası göçmenlerin asıl katkılarını değil olası yüklerini vurgulayan retorikler tercih edildi). Bu durum, göçün ulusal güvenlik ve sınır kontrolü ekseninde tanımlanmasına yol açtı, çoğu zaman ekonomik fayda ve entegrasyon ihtiyaçları ikinci planda bırakıldı. ABD’de göç politikalarında sertleşme ve nüfus politikalarının ekonomi ile bağlanması, göçün sadece toplumsal entegrasyon değil ekonomik büyüme perspektifinden de tartışılmasına yol açtı. Bu bağlamda göçmenlerin ekonomik katkısı tartışma konusu olmaya devam ediyor (TUİÇ Akademi).
2. Güvenlikleşme ve Sınır Rejimleri: Kontrol Mantığına Dayalı Yönetim
2025’te göç politikalarının karakteri büyük ölçüde güvenlik odaklı kelimelerle belirlendi. Avrupa Birliği, göçü artık sadece bir “sorun” olarak değil, sınır güvenliği ve ulusal savunma meselesi olarak çerçeveledi. Kuzey Afrika’dan Avrupa’ya düzensiz geçişlere yönelik sıkılaştırılmış önlemler, örneğin Tunus’un 2025’te yaklaşık 10.000 düzensiz göçmeni gönüllü dönüş programlarıyla ülkelerine geri gönderme çabaları, bu yönelimin somut göstergesi oldu (Reuters). Benzer biçimde, Avrupa’da 2025’in ilk çeyreğinde düzensiz geçişlerde %30’luk bir düşüş kaydedilmiş olsa da bu düşüş, sınır güvenliği stratejilerinin insan hakları maliyetine dair ciddi eleştiriler doğurdu. IOM verileri Akdeniz’de yüzlerce kişinin hayatını kaybettiğini gösteriyor; bu da güvenlik merkezli yaklaşımların düzensiz göçü ortadan kaldırmak yerine daha tehlikeli rotalara sürüklediğini gösteriyor (Guardian).
Bu stratejiler, geleneksel göç kontrolünü aşarak geri gönderme anlaşmaları, transit ülke baskısı ve güvenlik odaklı dış politika biçimlerine evrildi. Birleşik Krallık ve Fransa arasında yürürlüğe giren “one in, one out” planı, bu eğilimin örneklerinden biri olarak göçmenlerin fiziksel sınırlar üzerinden değil, hukuksal sınırlar üzerinden yeniden konumlandırılmasını amaçlıyor.
3. Ekonomik İhtiyaç ile Politik Ret Arasındaki Çelişki
Göçün siyasallaşması, ekonomik argümanlarla birlikte okunsa da çoğu zaman gerçek politikalarla çelişiyor. OECD raporu, 2024’te kalıcı göçün düşmesine rağmen halen 6,2 milyon seviyesinde olduğuna işaret ederek, göçün işgücü piyasalarındaki önemini ve demografik ihtiyaçları teyit ediyor (OECD). Buna rağmen, birçok ülke göçmenleri sosyal hizmet yükü, kültürel uyum zorluğu veya güvenlik tehdidi olarak kodlamayı tercih ediyor; bu yaklaşım, göçmenlerin işgücü piyasasına katkıları, demografik denge çözümleri ve ekonomik büyümeye olan potansiyel etkileri ile çelişiyor. Emek göçü gibi alanlarda bile Avrupa’da ve OECD ülkelerinde gözlemlenen düşüşler, özellikle vasıflı işgücü akışında, böyle politikaların yapısal ihtiyaçlarla uyumsuzluğunu ortaya koyuyor.
Bu çelişki, göçün hem “ekonomik gereklilik” hem de “politik ret konusu” olarak iki farklı söylemde yer almasına yol açıyor; siyasi retorikler çoğu zaman ekonomik analizleri gölgeleyebiliyor.
4. İnsani Dilin Gerilemesi: Sayısallıktan Öznelliğe Bir Kopuş
2025’te göç politikalarının çerçevesi büyük ölçüde sayısal ve teknik odaklı bir söyleme kaydı. Asıl odak artık kişisel trajedi, entegrasyon hikayeleri veya göçmen hakları değil, “kontrol mekanizmaları”, “sınır güvenlik çözümleri” ve “istatistiksel hedefler” oldu. Bu kayma, göçmenleri özne olmaktan çıkarıp yönetilmesi gereken bir “olgu” haline getirdi.
Bu söylem kaymasının en görünür sonucu, göçün kamuoyuna “yaşam hakkı” ve “koruma” diliyle değil, “akışlar”, “düzensiz geçişler”, “geri dönüş oranları” ve “yönetim kapasitesi” gibi teknik kavramlarla sunulmasıdır. 2025 boyunca Avrupa’da resmi raporlamanın giderek “iyileşen durum / düşen geçişler” gibi performans göstergelerine dayanması, göçün insani boyutundan ziyade “ölçülebilir kontrol” mantığına yaslanan bir çerçeve kurulduğunu gösteriyor. Örneğin Avrupa Komisyonu’nun 2025’te yayımladığı yıllık göç yönetimi raporlaması, “düzensiz sınır geçişlerinin azalması” gibi metriklerle ilerleme anlatısı kuruyor.
Ancak diğer tarafta, bu teknik dilin arka planında çok daha sert bir gerçeklik sürüyor. IOM’un Missing Migrants verileri, 2024’ün küresel ölçekte en ölümcül yıl olduğunu ve en az 8.938 kişinin göç rotalarında hayatını kaybettiğini ortaya koyuyor; IOM ayrıca gerçek sayının kayıt dışı ölümler nedeniyle daha yüksek olabileceğini vurguluyor (Uluslararası Göç Örgütü). Bu veri, kontrol merkezli yaklaşımın göçü bitirmediğini; çoğu zaman göçmenleri daha riskli rotalara ittiğini net şekilde gösteriyor.
İnsani dilin gerilemesi özellikle çocuklar söz konusu olduğunda daha da çarpıcı hale geliyor. UNICEF’in 2025 tarihli değerlendirmesi, yalnızca Merkezi Akdeniz rotasında son on yılda yaklaşık 3.500 çocuğun öldüğünü veya kaybolduğunu belirtir (UNICEF). Bu rakamlar, “istatistiksel hedefler” ve “sınır prosedürleri” ile konuştuğumuz her dönemde aslında çocukların yaşamının göç rejiminin görünmez maliyetine dönüştüğünü hatırlatıyor.
Bu nedenle 2025’i okurken, “göç yönetimi” anlatısının teknikleşmesini sadece bir dil meselesi olarak değil, aynı zamanda siyasi sorumluluğun yeniden dağıtımı olarak görmek gerekir. Ölçülen şey “azalan geçişler” olduğunda, ölçülemeyen şeyler -yolda kaybolanlar, kimliksiz ölümler, parçalanan aileler, çocukların kayıp yılları- politika tartışmasının dışına itiliyor.
2025’in en temel sorusu tam da burada beliriyor: Göçü yönetirken başarıyı yalnızca kontrol göstergeleriyle mi tanımlayacağız, yoksa insan güvenliği ve koruma boyutunu tekrar merkeze alacak mıyız?
Türkiye Bağlamı
Türkiye açısından göç olgusu 2025’te hem stratejik bir konu hem de sosyal politika gündemi olmaya devam etti. Türkiye’nin “ev sahipliği kapasitesi” hala küresel ölçekte belirleyici bir gerçeklik. UNHCR Türkiye sayfasında Türkiye’nin yaklaşık 3,2 milyon kayıtlı Suriyeli ile birlikte Suriyeli olmayan yaklaşık 222 bin “ilgili kişi/koruma kapsamındaki” nüfusa ev sahipliği yaptığı ifade ediliyor (UNHCR).
Bu tablo 2025’te yeni bir boyut daha kazandı: Suriye’deki siyasal-kurumsal dönüşüm süreciyle birlikte geri dönüşler görünür biçimde hızlandı. UNHCR Türkiye operasyonel güncellemesi, 8 Aralık 2024 sonrası dönemde 14 Mart 2025 itibarıyla yaklaşık 354.900 Suriyelinin Türkiye üzerinden Suriye’ye döndüğünü (UNHCR tahmini) kayda geçiriyor (UNHCR).
Daha sonra UNHCR Türkiye’nin Eylül 2025 bilgi notu, “Suriye’deki gelişmelerin” etkisiyle erken Eylül 2025’e kadar Türkiye’den Suriye’ye yaklaşık 474.000 mültecinin gönüllü geri dönüş yaptığını belirtir (ReliefWeb). Bu veri, “geri dönüş” söyleminin soyut bir politik hedef olmaktan çıkıp, ölçülebilir bir davranışa dönüştüğünü gösteriyor. Öte yandan aynı veriler, geri dönüşün tek başına “normalleşme” anlamına gelmediğini; geri dönenlerin barınma, altyapı, güvenlik, geçim ve hizmetlere erişim gibi alanlarda kırılganlıklarla karşılaştığını da hatırlatıyor.
Afgan göçü ise Türkiye’nin 2025’teki göç gündeminde ayrı bir ağırlık taşıdı. Bu noktada iki katmanlı bir gerçeklik var: Birincisi, uluslararası koruma başvuruları içinde Afganların belirgin ağırlığı; ikincisi ise düzensiz göç ve sınır aşımı dinamikleri.
AIDA’nın (ECRE) Türkiye ülke raporu güncellemesi, 2024’te erişim ve kayıt kısıtları tartışmalı olsa da Afganların başvuru yapanlar arasında en büyük grup olduğunu görüyoruz (ECRE). Düzensiz göç boyutunda ise (resmi verilerin derlendiği) Prague Process ülke profilinde, 2024 yılında Türkiye’de 225.831 düzensiz göçmenin yakalandığı, bunların içinde Afganistan uyrukluların 33.099 ile ilk sırada yer aldığı ifade ediliyor (Prague Process). ICMPD’nin Migration Outlook 2025 raporu da Türkiye’nin sınır kontrolünün sıkılaştığı bir dönemde Afganistan kaynaklı düzensiz hareketliliğe dikkat çekiyor (icmpd.org). Bu veriler birlikte okunduğunda, Afgan göçünün Türkiye’de “sadece transit” veya “sadece iltica” başlığına sığmadığı; karma statüler, düzensizleşme riskleri ve idari denetim ekseninde şekillendiği görülüyor.
2025’te Türkiye’nin göç yönetimi, bir yandan geri dönüşleri ve kayıt düzenini yönetmeye çalışırken, diğer yandan AB ile kurulan mali ve kurumsal işbirliğinin etkisi altında ilerledi. AB Komisyonu, 2011’den bu yana Türkiye’deki mülteciler ve ev sahibi topluluklara destek için yaklaşık 10 milyar avro yönlendirildiğini; FRIT (Facility for Refugees in Turkey) kapsamında toplam 6 milyar avroluk destek tasarlandığını ve önemli bir kısmının kullandırıldığını belirtmektedir (Enlargement and Eastern Neighbourhood). Bu çerçevede göç, yalnızca Türkiye’nin iç politikası değil; Türkiye–AB ilişkilerinde yapısal bir müzakere alanı olmaya devam ediyor.
Son olarak, 2025’in “düzenleme ve uygulama” düzeyinde kritik yanı, göç rejiminin giderek daha idari/teknik bir çerçeveye oturmasıdır. Geçici koruma kapsamında Suriyelilerin ikamet edebileceği illerin idare tarafından belirlenmesi gibi uygulamalar (örneğin belirli illerde sınırlamalar) doğrudan Göç İdaresi’nin mevzuat ve duyurularında yer almaktadır (en.goc.gov.tr). AIDA raporu ise pratikte, kayıt süreçlerindeki güçleşme, statü iptalleri ve erişim bariyerlerinin korumaya erişimi etkilediğine işaret ediyor (ECRE).
Bu nedenle 2025 Türkiye bağlamını, yalnızca “kaç kişi var?” sorusuyla değil; hangi statüyle, hangi haklara erişerek, hangi idari kısıtlar ve hangi geri dönüş dinamikleri içinde sorularıyla okumak gerekir.
Genel Değerlendirme: 2025’in Kısa Analizi
2025, göç kavramının yalnızca bir nüfus akışı ya da geçici bir kriz başlığı olarak değil; politika yapım süreçlerinden ekonomik planlamaya, insan haklarından uluslararası iş birliğine kadar uzanan çok katmanlı bir dönüşüm alanı olarak yeniden tanımlandığı bir yıl oldu. Küresel ölçekte artan yerinden edilme, devam eden düzensiz göç hareketleri, geri dönüşlerin sınırlı ama anlamlı biçimde hız kazanması ve göçün siyasallaşan dili, göç olgusunun artık çevresel bir mesele değil, küresel düzenin merkezi değişkenlerinden biri haline geldiğini açıkça ortaya koydu.
Bu bağlamda 2025, göç politikalarının teknik yönetim araçlarıyla sınırlandırılamayacağını; güvenlik, ekonomi ve kamuoyu baskısı arasında sıkışan yaklaşımların tek başına sürdürülebilir sonuçlar üretmediğini gösterdi. Göç, bir yandan işgücü piyasaları ve demografik dengeler açısından yapısal bir ihtiyaç olarak varlığını sürdürürken, diğer yandan insan hakları ve koruma rejimleri açısından ciddi sınavlar doğurmaya devam etti. Bu ikili gerçeklik, göçü “istenen” ve “istenmeyen” olarak ayıran basit kategorilerin artık açıklayıcı olmadığını ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla 2025’in temel dersi şudur: Göç politikaları, kısa vadeli siyasi kazanımlar ya da yalnızca sınır kontrolüne odaklanan güvenlikçi refleksler üzerinden değil; insan güvenliği, toplumsal uyum ve uluslararası sorumluluk paylaşımı temelinde yeniden düşünülmelidir. Rakamların ve göstergelerin ötesine geçen, göçmenleri yeniden özne olarak merkeze alan ve geri dönüşten entegrasyona kadar tüm süreci kapsayan bütüncül yaklaşımlar olmaksızın, göçün yarattığı yapısal sorunların kalıcı biçimde yönetilmesi mümkün görünmemektedir.
Bu çerçevede 2026’ya yaklaşırken temennim, göç tartışmalarının daha fazla insani duyarlılık, daha fazla politik tutarlılık ve daha güçlü uluslararası iş birliği ile ele alınmasıdır. Göçün bir kriz söylemiyle değil, küresel bir gerçeklik olarak kabul edildiği; güvenlik, ekonomi ve insan hakları arasında sıfır toplamlı bir ilişki yerine dengeli ve sürdürülebilir çözümlerin üretildiği bir yaklaşım, yalnızca göçmenler için değil, ev sahibi toplumlar ve uluslararası sistemin bütünü için de daha adil ve istikrarlı bir gelecek vaat etmektedir.
Burak Yalım


