Bu yazı, Tom Donilon tarafından Foreign Affairs dergisinde yayımlanan “Grand Chessmaster: The Strategies of Zbigniew Brzezinski” (Eylül/Ekim 2025 sayısı, 19 Ağustos 2025’te yayımlanmıştır) başlıklı makalenin TUİÇ Akademi için hazırlanmış Türkçe çevirisidir.
1947 tarihli Ulusal Güvenlik Yasası bu makamı tesis ettiğinden beri, resmî olarak yirmi dokuz kişi ABD ulusal güvenlik danışmanı olarak görev yaptı. Başlangıçta, ABD’nin ulusal güvenlik hedeflerini “değerlendirmek ve gözden geçirmek” ve bu hedefleri ilerletecek politikaları ele almak üzere, Ulusal Güvenlik Konseyi adını taşıyan küçük bir eşgüdüm organının “yürütme sekreteri” olarak tasvir edilen bu pozisyon, zamanla ABD hükümetindeki en zahmetli ve en güçlü rollerden birine dönüştü.
Bu unvanı taşımış iki kişi diğerlerinden ayrışır: Henry Kissinger ve Zbigniew Brzezinski. Her ikisi de II. Dünya Savaşı’ndan önce çocuk yaşta Avrupa’dan Kuzey Amerika’ya geldi (Kissinger Almanya’dan, Brzezinski Polonya’dan) ve 1938’de New York Limanı’na birbirlerinden altı hafta arayla ulaştılar. Meslek yaşamları boyunca yarım yüzyılı aşkın bir süre çatıştılar ve rekabet ettiler. Entelektleri, hırsları ve iradelerinin salt gücüyle ABD ulusal güvenlik yapılanmasının tepesine yükselen savaş sonrası kuşağın uluslararası ilişkiler akademisyenleri arasında birer yıldızdılar. Her ikisi de ABD tarihine ve büyük stratejisine olağanüstü ölçüde etki etti.
Kissinger hakkında bir düzineden fazla biyografi yazılmış olsa da Brzezinski hakkında çok daha azı vardır. Gazeteci Edward Luce, Zbig ile bu dengesizliği gidermeye kendi payına düşeni yaptı. Luce, Brzezinski’nin özel yaşamını, entelektüel yolculuğunu ve başarılarıyla başarısızlıklarını canlı ve dürüst ayrıntılarla anlatan yetenekli bir hikâye anlatıcısıdır; Brzezinski’nin ailesi ve çağdaşlarıyla yapılan yüzlerce mülakatı, kişisel günlüklerini ve hatta Polonya gizli polisinin onun hakkında onlarca yıl boyunca tuttuğu dosyaları içeren benzersiz bir birincil kaynaklar koleksiyonundan yararlanır.
Bu kıymetli kitabı kaleme alırken Luce, tarihe gerçek bir hizmette bulunmuştur. Brzezinski, Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin’e açılmasında, Soğuk Savaş’ın sona erdirilmesinde ve sonrasında ortaya çıkan dünyanın şekillenmesinde önemli ancak yeterince takdir edilmemiş bir rol oynamıştır. Ulusal güvenlik danışmanı olarak görev süresi kusursuz değildi, özellikle İran rehine krizi buna örnektir, ancak Brzezinski’nin tarihsel güçlere dair derin kavrayışı, Amerika Birleşik Devletleri’nin avantajlarını ve bunlardan stratejik kazanç elde etmenin yollarını benzersiz biçimde kavramasını sağladı. Bugün, Brzezinski’nin açılmasına katkıda bulunduğu Soğuk Savaş sonrası dönem kapanmış durumda ve ardında daha tehlikeli ve daha rekabetçi bir dünya bırakmıştır. Günümüzün meydan okumalarında yol alabilmek, Brzezinski’yi kendi döneminde yönlendiren türden güçlü bir sezgi ve muhakemeyi yeni bir politika yapıcılar kuşağının seferber etmesini gerektirecektir.
Tarih Öğrencisi
Brzezinski ile ilk kez 1977’de, Başkan Jimmy Carter’ın genç yardımcılarından biri olarak görev yaptığım Beyaz Saray’da karşılaştım. Brzezinski, kökenleri yüzyıllar öncesine uzanan bir Polonya soylu ailesine mensup birinin torununa yakışır biçimde, vakur, şahinimsi profili ve kesik, net konuşmasıyla özgüven saçıyordu. Brzezinski 1928’de doğdu; babası, 1930’ların büyük bölümünde Almanya ve Sovyetler Birliği’nde görev yapmış bir Polonya diplomatıydı. Hayatının yalnızca üç yılını Polonya’da geçirmiş olmasına rağmen, ailesinin Polonya mirasına derin bir saygıyla ve uzlaşmaz bir Sovyet karşıtı ve antikomünist dünya görüşüyle büyüdü. Hitler iktidarını pekiştirip vatanını işgal ederken ergenlik çağına girdi ve babasının savaş yıllarındaki Montreal görevi sırasında, Stalin’in giderek acımasızlaşan yönetimini dehşetle izledi. 1945’teki Yalta Konferansı’ndan sonra Demir Perde’nin Avrupa’nın üzerine inmesi (ve Polonya’nın karşı tarafında kalması) Brzezinski’de kişisel bir ihanete uğramışlık duygusu yarattı.
Brzezinski, akademik ve mesleki hayatını, çocukluğunda vatanını ele geçiren totaliterlik ve otoriterlik güçlerini incelemeye ve zayıflatmaya adayacaktı. En başından itibaren hırslıydı; Luce, 12 yaşındaki Brzezinski’nin okul yıllığında kendisini “Avrupa İşleri” konusunda bir otorite olarak tanımladığını aktarır; o sırada akranları ise uzmanlık alanları olarak filmler, romantizm, esneme ve derse geç kalma gibi şeyleri yazmışlardı. Brzezinski Montreal’deki hazırlık okullarında ve ardından lisans ve yüksek lisans derecelerini aldığı McGill Üniversitesi’nde üstün başarı gösterdi; burada Rus milliyetçiliği üzerine 80.000 kelimelik bir yüksek lisans tezi kaleme aldı.
Brzezinski’nin 1950’de doktora çalışmalarına başlamak üzere kaydolduğu Harvard’da, gelecekteki rakibi Kissinger’la yolları ilk kez kesişti. Brzezinski, siyaset bilimci Carl Friedrich ile tarihçi William Elliott arasında iki potansiyel danışman arasında karar veriyordu ve her birinin dersini ziyaret etti. Zamanı dar olan Elliott, giriş seminerini asistanına devretti: Brzezinski’nin Germen filozoflarına duyduğu saygıyı itici bulduğu genç bir Kissinger’a. Brzezinski sonunda Friedrich’i seçti. Sonraki yaklaşık 70 yıl boyunca Brzezinski ile Kissinger’ın yolları iç içe geçti. İkisi de Harvard’da profesör oldu ancak Brzezinski, tenür alamayınca 1960’ta Columbia’ya geçti. 1968 seçimlerinde karşıt adaylara danışmanlık yaptılar, Brzezinski, Demokrat Hubert Humphrey’e; Kissinger ise Cumhuriyetçi Richard Nixon’a. Nixon kazandığında Kissinger’ı ulusal güvenlik danışmanı atadı. Luce, Kissinger’ın yükselişini Brzezinski açısından rotayı değiştiren bir hadise olarak tasvir eder; bu, yabancı doğumlu bir stratejistin neleri başarabileceğini ona göstermişti. Brzezinski, bu atamayı öğrendiği gün, bir gün kendisi bu görevi üstlenirse yanına almak istediği kişilerin isimlerini kaydetmek için bir defter satın aldı. 1976’da Carter seçildiğinde şansı geldi. Brzezinski’nin o defterine yazdığı kişilerin birçoğu, Ulusal Güvenlik Konseyi görevlisi oldu.
Brzezinski’nin Carter ile ilişkisi, öğretmen ve öğrenci ilişkisi olarak başladı; öğretmen Brzezinski, öğrenciyi -Carter’ı- seçmişti. 1973’te, Carter’ın seçilmesinden üç yıl önce, Brzezinski ve onun politika çevrelerindeki yükselişini uzun süredir destekleyen etkili bir bankacı olan David Rockefeller, o dönem Georgia valisi olan Carter’ı, ABD, Avrupa ve Japonya arasındaki işbirliğini güçlendirmek amacıyla kurdukları hükümet dışı bir kuruluş olan Üçlü Komisyon’a katılmaya davet etti. Carter, dış politika alanındaki bilgi ve katılımını Üçlü Komisyon sayesinde artırdı. Carter ile Brzezinski arasındaki bağ, ideoloji ya da üslup evliliği değil, birbirlerinin zekâsına ve siyasi içgüdülerine duydukları karşılıklı saygıya dayanıyordu. Carter, neredeyse tüm diğer danışmanlarının itirazlarına rağmen, özellikle de yerleşik düzenin siması olan Dışişleri Bakanı Cyrus Vance ile ekip çalışması yapabilme yeteneğine, sert çizgili ideolojisine ve hırçın üslubuna dair endişeleri nedeniyle, Brzezinski’yi ulusal güvenlik danışmanı olarak seçti. Bu endişelerin yersiz olmadığı, Brzezinski’nin izleyen dört yıl boyunca Vance ve kabinenin diğer üyeleriyle çatışmasıyla ortaya çıktı.
Soğuk Savaş Kahini
Brzezinski, Sovyet zayıflıklarını tespit edip bunlardan yararlanmanın yollarını bulmaya çalışarak on yıllar geçirdi. 1989 tarihli kitabına da adını verdiği üzere, çoğu kişiden çok önce komünizmin “büyük başarısızlığının” kaçınılmazlığını öngördü. 1950 tarihli yüksek lisans tezi, Doğu Avrupa’da ve Sovyet cumhuriyetlerinde milliyetçiliğin Sovyet denetimini aşındıracağını ve Moskova’nın o bölgede “uygarlaştırıcı bir rol” üstlenme arzusunun, insan hakları taleplerini ve bağımsızlık hareketlerini körükleyerek ters tepebileceğini öngörüyordu. Bu fikirleri 1961’de Foreign Affairs için kaleme aldığı ilk makalede geliştirecek ve Luce’un vurguladığı üzere, zamanla Foreign Affairs’in en üretken yazarlarından biri hâline gelecekti. 1960’ların ilerleyen yıllarında Brzezinski, ABD’deki teknolojik ilerlemelerin Sovyet gerilemesini hızlandırabileceği yönündeki görüşünü Başkan Lyndon Johnson’la paylaştı; bu argümanları nihayetinde 1970 tarihli bir kitapta yayımladı.
Amerika Birleşik Devletleri’nin doğasından gelen güçlü yanlarının etkin kullanımı ile Sovyetler Birliği’nin yapısal kırılganlıklarından yararlanmanın Soğuk Savaş’ın dengesini değiştirebileceği yönündeki bu inanç, Brzezinski’ye Carter yönetiminde görev yaptığı süre boyunca rehberlik etti. Stratejisi, Sovyet meşruiyetini aşındırmayı, Sovyet yayılmacılığını karşılamayı ve caydırmayı ve Moskova üzerindeki baskıyı artırmak için ABD’nin askerî duruşunu güçlendirmeyi hedefliyordu. Bu çabalar, sonraki on yılda Başkan Ronald Reagan’ın Moskova ile karşı karşıya gelişinin başarısının zeminini hazırladı.
Brzezinski ve Carter, Sovyetler Birliği ve Doğu Bloku içinde insan haklarını teşvik ederek Sovyet sisteminin meşruiyetini hedef aldı. Doğu ile Batı arasındaki ilişkileri geliştirmeyi amaçlayan dönüm noktası niteliğindeki bir diplomatik anlaşma olan 1975 Helsinki Nihai Senedi’nin müzakereleri sırasında Brzezinski, görüşmelerin Batı Avrupalı taraflarına gayriresmî danışman olarak hareket etti. Luce, Brzezinski’nin kenardan bu konumundan, bu ilavenin anlaşmayı batıracağından kaygı duyan Kissinger’ın itirazlarına rağmen, Batı Avrupa ülkelerini Moskova’nın insan hakları taahhütlerini de pakte dâhil ettirmekte ısrar etmeye başarıyla zorladığını anlatır. İnsan hakları taahhütlerinin yalnızca retorikten ibaret olduğu izlenimi (Kissinger tarafından teşvik edilen) altındaki Sovyetler, sonunda taviz verdi. Carter, 1976 kampanyasında, özellikle 6 Ekim’de rakibi Başkan Gerald Ford ile yaptığı bir tartışma sırasında konuyu gündemin merkezine taşıdı. Luce, tartışma öncesinde Brzezinski’nin Carter’ı, Ford’u Moskova ile kendi (ve Kissinger’ın) yumuşama politikasının eksikleri ve insan hakları meselelerine gösterilen ilgi konularında sıkıştırması için dürttüğünü anlatır. Carter bu tavsiyeye uydu. Telaşlanan Ford, kendinden emin biçimde “Doğu Avrupa üzerinde Sovyet tahakkümü yoktur” diye ilan ederek tarihî bir gaf yaptı. Suda kan kokusunu alan Carter, Helsinki anlaşmasının insan hakları hükümlerinin daha iyi uygulanması çağrısıyla devam etti. Sonuçta çekişmeli geçen seçimde, Carter’ın tartışma performansı -ve Ford’un zoraki hatası- Carter’a başkanlığı kazandırmış olabilir.
Göreve geldikten sonra Carter insan haklarına verdiği önemi sürdürdü. Nobel Barış Ödülü sahibi fizikçi ve muhalif Andrey Saharov’a yazdığı bir mektubu kamuoyuna açıklamak ve insan hakları aktivisti Vladimir Bukovski’yi Beyaz Saray’a davet etmek dâhil, Moskova’nın insan hakları ihlallerine dikkat çekmek için çalıştı. Luce’un belirttiği gibi, Brzezinski’nin Beyaz Saray’da yardımcısı olarak görev yapan ve daha sonra Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA) Direktörü ve savunma bakanı olan Robert Gates, 1996 tarihli From the Shadows adlı kitabında, Carter ile Brzezinski’nin insan hakları meselelerine odaklanmalarının, daha sonra “ölümcül meyve” veren “kırılgan tohumlar” ektiğini yazdı. Çabaları, Sovyetler Birliği’nin uluslararası itibarına darbe vurdu, Sovyet blokundaki muhalif hareketlere oksijen sağladı ve Demir Perde’nin ardındaki insanlara Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik olumlu bir bakış kazandırdı.

Brzezinski, Sovyetlerin dış maceracılığına karşı ABD’nin daha çatışmacı bir yanıt vermesi için de bastırdı. Carter başlangıçta kuşkucuydu, ancak zamanla daha şahin bir çizgi benimsedi ve 1979’da Sovyetler Birliği Afganistan’ı işgal ettiğinde güçlü bir karşılık verilmesini desteklemeye hazırdı. İşgalden altı ay önce Brzezinski, CIA’den Afganistan’daki Sovyet destekli rejime karşı büyüyen mücahit isyanını desteklemek için planlar geliştirmesini istemişti. 1979’da haberleşme teçhizatı, broşürler ve radyo yayınları sağlanmasına yönelik bir program olarak başlayan şey, sonraki on yıl içinde Sovyet ordusuyla savaşan Afgan güçlerine silah, eğitim ve finansman aktaran tam kapsamlı bir gizli operasyona dönüştü. Böylece Sovyetler Birliği, nihai çöküşüne katkıda bulunacak uzun ve maliyetli bir bataklığa çekildi.
Carter’ın Sovyet müdahaleciliğiyle yüzleşmesi, son dönemde bir askerî yığınağı da tetikledi, Brzezinski’nin Sovyetler Birliği’ni dengelemek için tutarlı biçimde savunduğu bir politika ve Luce’un teslim etmekle birlikte yeterince vurgulamadığı bir katkı. Yönetimin son askerî bütçe talebi Carter’ın görevdeki son haftasında Kongre’ye gönderdiği Vietnam Savaşı’nın bitiminden bu yana enflasyona göre ayarlanmış olarak en yüksek düzeyde ABD savunma harcamasını öngörüyordu. ABD savunma harcamalarını artırmayı sürdüren Reagan bile, her zaman Carter’ınki kadar yüksek yıllık artışlar önermedi. ABD ordusunu modernize edip güçlendirmeye, ABD’nin NATO’ya katkılarını artırmaya ve hayalet uçaklar ile güdümlü hassas mühimmat gibi ileri sistemlerin geliştirilmesini hızlandırmaya yönelik Carter girişimleri, yaygın kanaatin Reagan’a atfettiği Amerikan askerî gücünün dönüşümünde kritik ilk adımlardı.
1980’lerin sonlarında Sovyetler Birliği’nin yıkılışını hızlandıran olaylar zinciri, Doğu Avrupa üzerindeki Sovyet denetiminin gevşemesi; Polonya dâhil olmak üzere demokratik hareketlerin yükselişi ve başarılı seçimler; ve Berlin Duvarı’nın yıkılması, Brzezinski’nin hayata geçirdiği Soğuk Savaş stratejisinin getirisiydi. 1980’de en sert eleştirmenlerinden biri olan Sovyetolog ve gazeteci Strobe Talbott, Time dergisinde “Almost Everyone vs. Zbig” başlıklı bir yazıda Brzezinski’yi kınamıştı. Dokuz yıl sonra Talbott, aynı dergi için Brzezinski ile övgü dolu bir söyleşi yaptı; bu kez başlık “Zbigniew Brzezinski: Vindication of a Hard-Liner” idi.
Vazgeçilmez Diplomat
Carter 1977’de göreve geldiğinde, Nixon ve Kissinger’ın on yılın başlarında kurguladığı Çin’e açılım durmuştu. Nixon 1974’te istifa etmiş, Washington’ın başlıca muhatapları Mao Zedong ile Zhou Enlai ise 1976’da vefat etmişti. Kongre’deki muhalefet ve Vietnam savaşı nedeniyle Pekin’le yaşanan gerilimler ilerlemeyi baltalıyordu. Luce’un aktardığına göre Ford yönetiminin sonuna gelindiğinde, “morali bozulmuş ve yorgun düşmüş Kissinger, normalleşmenin mümkün olduğuna hiçbir zaman inanmadığını” söylemişti. Brzezinski ise o dönemde popüler olmayan bir görüşle geldi. ABD-Çin ilişkisini Soğuk Savaş rekabeti merceğinden değerlendiren Brzezinski, yalnızca normalleşmenin hâlâ başarılabilir olduğuna değil, aynı zamanda Çin’in Sovyetler Birliği’ne karşı stratejik bir denge unsuru hâline gelebileceğine inanıyordu. Luce, Singapur Başbakanı Lee Kuan Yew ile yaptığı erken bir görüşmenin (ki kendisi de aynı kanaatteydi) Brzezinski’yi bu inancında teşvik ettiğini anlatır. Brzezinski, normalleşmeyi desteklemeyen Dışişleri Bakanlığı’nın elinden Çin dosyasını çekip aldı. Başkan’ın -Vance’in itirazlarına rağmen- Brzezinski’nin Mayıs 1978’de Çin’e yapacağı ziyareti onaylamasına kadar Carter’a dört ay boyunca ısrarla bastırdı.
Pekin’de Brzezinski, Çin lideri Deng Xiaoping dâhil Çinli yetkililerle yaklaşık 11 saat geçirdi. Kilit görüşmelerden Dışişleri Bakanlığı’nı dışlamak için büyük çaba gösterdi. Luce, Washington’a dönüş uçuşunda Dışişleri’nden Richard Holbrooke ile Ulusal Güvenlik Konseyi’nden Michel Oksenberg’in, Brzezinski’nin Deng ile yaptığı görüşmelere ilişkin bir muhtıraya erişim yüzünden fiziksel bir kavgaya tutuştuklarını aktarır. Bu görüşmeler sırasında Brzezinski ile Deng, “kutup ayısı” -Sovyetler Birliği- konusundaki ortak güvensizlikleri üzerinden bağ kurdular; ancak Deng ve meslektaşlarının inanmaya başlamasından önce, Washington’ın normalleşmeyi sürdürme konusunda “kararını verdiğini” defalarca tekrar etmek zorunda kaldı. Ziyaret, takip eden temasları ve yeni işbirliği düzenlemelerini, Çin-Sovyet sınırında büyük bir ortak istihbarat toplama girişimi dâhil, beraberinde getirdi. Bu, Nixon ve Kissinger’ın aracılık ettiği yüzeysel bağların ötesine geçen bir Çin ortaklığının rotasını çizdi.
Tarihsel kayıt, Pekin’i Moskova’dan koparmak gibi Soğuk Savaş’ın ustaca hamlesi için Nixon ve Kissinger’a Carter ve Brzezinski’den çok daha fazla paye verir. Bu dengesizlik, muhtemelen açılımdaki kendi rolü hakkında kapsamlı yazan Kissinger ile anlatıları aynı erişime sahip olmayan Brzezinski’nin kamuoyu yönetimi becerilerindeki farkın bir sonucudur. Brzezinski’nin hikâyesini yazarken Luce, bu kaydı düzeltti. Carter yönetiminin diplomatik girişimi, 1979 tarihli Tayvan İlişkileri Yasası’nın kabulüyle birlikte, Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Tayvan arasında istikrarlı ilişkiler için kalıcı bir temel oluşturdu. Ve normalleşmenin önünde duran her şeye -Carter’ın isteksizliği ve ABD hükümetinin diğer çoğu kesiminin muhalefeti dâhil- bakıldığında, Brzezinski’nin süreci finiş çizgisine taşıması olmaksızın bunun gerçekleşmesi mümkün değildi.
Sorumlu Taraf
Eğer Çin’e açılım, Brzezinski’nin ulusal güvenlik danışmanı olarak görev süresinin zirvesiyse, dibi İran rehine krizi oldu; Carter’a muhtemelen ikinci dönemini kaybettiren ve Washington ile Tahran arasında kırk yıllık amansız bir husumetin zeminini hazırlayan 14 aylık bir çıkmaz. Trajedi üç perdede sahnelendi.
İlki, Dışişleri Bakanlığı ile ABD istihbarat teşkilatlarının, Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’daki kilit ortağı olan İran lideri Muhammed Rıza (Şah) Pehlevi’nin, onu devirmeyi amaçlayan büyüyen bir harekete karşı savunmasızlığını fark edememesiydi. Şahın düşüşünden dört ay önce, Savunma İstihbarat Teşkilatı onun “önümüzdeki on yıl boyunca fiilen iktidarda kalmasının beklendiğini” değerlendirmişti. ABD’nin İran büyükelçisi, “Düşünülemez Olanı Düşünmek” başlıklı ve olaydan iki ay önce Washington’a gönderdiği bir telgrafa dek şahın devrilmesini hiç gündemine almamıştı. Luce, ABD istihbarat teşkilatlarının Sovyetler Birliği’ni izlemek için İran’ı bir üs olarak kullandıklarını ve ülkenin iç durumunu anlamaya dönük operasyonlara yeterince yatırım yapmadıklarını, bunun yerine yerel istihbarat için şahın güvenlik servislerine dayandıklarını belirtir. Haklı olarak şu sonuca varır: Washington’ın İran konusundaki “seri körlüğü”, Amerika’nın diplomatik, güvenlik ve istihbarat aygıtı tarihindeki en çarpıcı başarısızlıklardan birine tekabül eder.
İkinci perde, Ekim 1979’da şahın tıbbi tedavi için Amerika Birleşik Devletleri’ne kabul edilmesi kararıydı. O sırada Washington, İran’ın yeni hükümetiyle bir ilişki tesis etmeye çalışıyordu. Tahran’daki en kıdemli ABD yetkilisi Bruce Laingen, şahın kabul edilmesinin İran’daki Amerikalıları son derece tehlikeye atacağını ve Tahran’daki yeni liderlikle ilişkileri mahvedebileceğini uyardı.
Luce, Carter’ın, başını Brzezinski’nin uzun süreli hamisi Rockefeller’ın çektiği, Kissinger ve etkili dış politika hukukçusu John McCloy’un da dahil olduğu şah yanlılarının Amerika’daki “adeta bir kuşatması” altında kaldığını kaydeder. Brzezinski’nin kendisi de bu konuda Carter’a defalarca bastırdı ve hatta Rockefeller’ın doğrudan Carter’a kendi tezini anlatmasını ayarladı. Carter, Dışişleri Bakanlığı, Rockefeller tarafından getirilen doktorların hazırladığı ve şahın ancak Amerikan tıbbi tedavisiyle kurtarılabilecek kadar ağırlaştığını yanlış biçimde iddia eden bir raporu paylaşana dek ikna olmadı. Kabul etmeden önce Carter, “Peki, elçiliğimizi basıp insanlarımızı rehin alırlarsa bana ne yapmamı tavsiye edeceksiniz?” diye sordu. Şah, 22 Ekim’de Amerika Birleşik Devletleri’ne kabul edildi. 4 Kasım’da Tahran’daki Amerikan büyükelçiliği basıldı ve 66 Amerikalı rehin alındı. Bunlardan 52’si 444 gün boyunca tutuldu.
Son perde, rehineleri kurtarmaya dönük başarısız görev olan Operation Eagle Claw idi. Krizin başlangıcında Brzezinski, orduya bir kurtarma planı geliştirme talimatı vermişti. Rehinelerin serbest bırakılmasına yönelik altı ay süren başarısız diplomatik çabalar boyunca onların akıbeti ulusal bir takıntı hâline geldi. Askerî görev, Nisan 1980’de İran çölünde alev alan bir helikopter kazasıyla sona erdi; sekiz Amerikan personeli hayatını kaybetti ve bu, Amerika Birleşik Devletleri ile Carter için son derece utanç verici oldu.
Başkan Barack Obama döneminde ulusal güvenlik danışmanı olarak görev yaparken, yönetimin 2011’de Usame bin Ladin’in peşine düşmek üzere Pakistan’a düzenlediği baskını denetlemeye hazırlanırken Operation Eagle Claw’ı inceledim. Carter yönetiminin planı akıl almaz derecede karmaşıktı, yeterince kaynak ayrılmamıştı ve hiç prova edilmemişti. Luce’un belirttiği gibi, kurtarma timinin bazı üyeleri ilk kez görevin yapıldığı gece birbirleriyle tanıştı. Luce, başarısızlığın sorumluluğunun esasen ABD askerî liderliğine ait olduğu sonucuna varır. Ben farklı düşünüyorum: Planın uygulanabilirliğini değerlendirme, kurumlar arası koordinasyonu sağlama ve başarısızlığın olasılığı ile sonuçlarını tartma sorumluluğu Brzezinski’ye düşüyordu. Ulusal güvenlik danışmanı olarak onun görevi, zorlukları öngörmek; alternatifleri araştırmak; özellikle askerî planları test etmek için titiz bir süreç yürütmek ve başkanı korumaktı.
Amerika’nın Bilançosu
Brzezinski, hükümetten ayrıldıktan sonra on yıllar boyunca dış politika danışmanı ve bağımsız bir jeopolitik düşünür olarak etkin kaldı. Brzezinski ile Carter’ın temelini attığı Soğuk Savaş stratejisinin nihai safhasını icra eden Reagan’a danışmanlık yaptı ve 1990’larda The Grand Chessboard gibi kitaplarda ikonoklast, sert çizgili görüşlerini sürdürdü. Ne var ki zamanla rotasını daha sola kırdı ve ABD’nin askerî angajmanlarına karşı daha kuşkucu hâle geldi. Luce’a göre, Afganistan’da El Kaide’ye barınak sağlamış olan Taliban’ın yükselişini bu politikanın teşvik ettiğine dair 11 Eylül sonrası eleştirilere itiraz ederek, ABD’nin mücahitlere verdiği önceki desteğin arkasında durdu. Ancak George W. Bush yönetiminin Irak işgalinin en sert muhaliflerinden biri oldu ve savaş boyunca muhalefetini sürdürdü. Brzezinski aynı zamanda, Obama’nın başkanlık adaylığını destekleyen en erken dış politika figürlerinden biriydi ve böylece kariyeri boyunca “kazanan” siyasetçileri seçme serisini sürdürdü.
Brzezinski, 2012’de yayımlanan son kitabı Strategic Vision’da, Amerika Birleşik Devletleri’nin güçlü ve zayıf yanlarını değerlendirmek için varlıklar ve yükümlülüklerden oluşan bir “bilanço”yu ölçüt olarak kullanmayı önerdi. Ben, Brzezinski gibi, her zaman iyimser oldum ve olmaya devam ediyorum: ittifaklar ve küresel etki, ekonomik ve teknolojik güç, kültürel çekicilik ve yumuşak güç, demografik dinamizm gibi varlıkların (doğru yönetildikleri takdirde) Amerika Birleşik Devletleri’ni önümüzdeki on yıllar boyunca baskın konumda tutacağına inanıyorum. Ancak bugün, Brzezinski’nin bu varlıkların tehlikede olduğundan kaygı duyacağını düşünüyorum. En çok da Amerikan toplumundaki bölünmeler ve ülkenin demokrasisinin sağlığı konusunda endişelenirdi.
Brzezinski, öncelikle (neredeyse takıntı düzeyinde) sistemler ve tarihsel güçler açısından düşünen son ABD ulusal güvenlik danışmanıydı. Bu bakış açısı, kuşkusuz, Polonya kökleri ve tarihçi Timothy Snyder’ın deyimiyle “kan toprakları” olan Orta ve Doğu Avrupa’ya dair derin bilgisiyle şekillenmişti; bu coğrafya 20. yüzyılın ortasında Stalin ve Hitler’in dehşetini yaşamıştı. Tarihin asla bitmediği, toplumların ve yönetim sistemlerinin göründüklerinden daha kırılgan olduğu ve onları korumanın sürekli teyakkuz gerektirdiği yönündeki duyarlık, bugün geçmişe kıyasla daha az yaygın. Yine de dünya, son yarım yüzyılın herhangi bir döneminden daha fazla sayıda tehdidi ABD’nin değerleri ve çıkarları karşısına çıkarıyor. Brzezinski’nin örneği, Amerikalı politika yapıcıların riskleri kavramasına ve ileriye dönük bir yol haritası çizmesine yardımcı olabilir.


