Liberal dünya düzeninin çatladığı, devletin yeniden sahneye çıktığı bir dönemde yaşıyoruz. Küreselleşmenin uzun süre “geri dönülmez” sayılan ekonomik, siyasal ve ideolojik temelleri; pandemi, savaş, enerji krizi ve teknolojik rekabetin etkisiyle yerinden oynadı. Bugünün dünyasında, devlet yeniden ekonomiye müdahil, hükümdar yeniden merkezde, demokrasi ise kendi değerlerini savunma refleksiyle hareket ediyor.
Bu üçlü dosya, söz konusu dönüşümü üç farklı düzlemde ele alan yeni kitaplara odaklanıyor:
-
Ekonomik milliyetçiliğin yükselişi
-
Petro-monarşilerin güç mimarisi
-
Demokrasilerin otokratlarla çatışması
Birlikte okunduklarında, bu üç eser çağımızın büyük hikayesini anlatıyor: Devletin geri dönüşü, gücün kişiselleşmesi ve değerlerin siyasallaşması.
I. Devletin Ekonomiye Dönüşü
The New Economic Nationalism – Monica de Bolle, Jérémie Cohen-Setton, Madi Sarsenbayev
Peterson Institute for International Economics, 2025
II. Dünya Savaşı sonrası oluşan “liberal ekonomik konsensüs” (serbest ticaret, piyasa temelli büyüme, kurumsal işbirliği) bugün yerini, devletin yeniden yön verdiği bir döneme bırakıyor. Bu kitap, yeni ekonomik milliyetçilik olgusunu hem tarihsel hem güncel bağlamıyla inceliyor.
Yazarlar ekonomik milliyetçiliği, ulusal ekonomik özerkliği ve kendi kendine yeterliliği artırma hedefiyle yürütülen, aynı zamanda büyümeyi ve jeopolitik etkinliği güçlendirmeyi amaçlayan politika seti olarak tanımlıyor. Gümrük tarifeleri, yatırım kısıtlamaları, göç kontrolleri ve sanayi sübvansiyonları bu çerçevenin ana araçları.
Eser, 1930’ların faşist ekonomilerinden Latin Amerika’nın ithal ikameci denemelerine, Doğu Asya mucizesinden Xi Jinping’in Çin’ine ve Modi’nin Hindistan’ına kadar geniş bir yelpaze sunuyor. Yazarlar, ekonomik milliyetçiliğin bazı ülkelerde büyümeyi teşvik ederken bazılarında borç, enflasyon ve yolsuzluk ürettiğini gösteriyor; ancak bu farkın nedenlerini belirleyen toplumsal ve siyasal koşulları tam açıklamıyorlar.
Kitap, ampirik örneklerle zenginleştirilmiş karşılaştırmalı bir çerçeve sunuyor. ABD’nin CHIPS Act ve Inflation Reduction Act gibi sanayi politikaları ile Brezilya’nın ithal ikameci kalkınma denemeleri aynı kavramsal mercekten inceleniyor. Bu sayede, ekonomik milliyetçiliğin tek bir modelden ibaret olmadığı, ülke bağlamına göre farklı sonuçlar doğurduğu gösteriliyor.
Yazarlar ayrıca, bu politikaların kısa vadede istihdam ve büyümeyi artırabileceğini; ancak uzun vadede verimsizlik, mali sürdürülemezlik ve uluslararası gerilim risklerini beraberinde getirdiğini ortaya koyuyor.
Yazarların Peterson Institute for International Economics gibi liberal ekonomiyi savunan bir kurumdan gelmeleri, eserin eleştirel bir ton taşımamasına rağmen dengeli bir analiz sunmasını sağlıyor. Kitap, ne bütünüyle serbest piyasa ideolojisine geri dönüş çağrısı yapıyor ne de devlet müdahalesini mutlak bir çözüm olarak sunuyor. Bunun yerine, ekonomik milliyetçiliğin kaçınılmaz yükselişini tarihsel bağlam içinde okuyarak, hem avantajlarını hem de sakıncalarını ortaya koyuyor.
The New Economic Nationalism, küresel ekonominin geleceğine dair tartışmalara katkı sunan önemli bir referans kaynağı. Ekonomik milliyetçilikle liberalizmin sınırlarını yeniden çizen bu çalışma, hem politika yapıcılar hem de ekonomi-politik alanında çalışan akademisyenler için dikkate değer bir rehber niteliğinde.
II. Küçük Prens Devletlerin Büyük Stratejileri
Qatar and the United Arab Emirates: Diverging Paths to Regional and Global Power –
Emma Soubrier
Lynne Rienner Publishers, 2025
İlk kitap devletin ekonomiye dönüşünü inceliyordu; bu ikinci kitap, devletin neredeyse hükümdarın kişiliğiyle bütünleştiği bir rejim tipini ele alıyor. Emma Soubrier, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni “prens-devlet” (prince-state) olarak tanımlıyor: Yani hükümdarın kişisel tercihleri ve eğilimlerinin, devletin dış ve iç politikasını belirlediği rejimler.
Katar, yumuşak güce dayalı dış politika yürütüyor: Al Jazeera, spor diplomasisi, kültürel yatırımlar…
BAE ise askeri kapasitesine ve bölgesel müdahale gücüne yaslanıyor. Soubrier her iki yaklaşımı da “enerji sonrası” söylemlerle süslenen, ama çoğu zaman performatif kalan politikalar olarak değerlendiriyor.
2008 finans krizinden Arap Baharı’na, 2017–2021 Körfez krizine kadar uzanan süreçte iki ülkenin yollarının nasıl ayrıştığını inceliyor. Ortaya çıkan tablo, zengin ama kırılgan devletlerin, küresel sistemde etkilerini hükümdar karakteriyle şekillendirmelerinin anatomisi. Kitap, Körfez bölgesinin sadece enerji ya da ticaret açısından değil, aynı zamanda “devlet-kişilik bileşimi” açısından da benzersiz bir laboratuvar olduğunu gösteriyor.
İlk kitapta devletin ekonomi üzerindeki dönüşümü gündeme gelmişti. Bu kitabın katkısı, “küçük petro-devletlerin” nasıl büyük stratejik aktör hâline geldiğini, ve bu yoldaki tercihlerini açığa çıkarması. Üçüncü kitap ise bu bağlamda, belki devlet-piyasa, demokrasi-otoriterlik, bölgesel işbirliği-rekabet gibi eksenlerden, bizi bir sonraki soruya taşıyacak: Bu dönüşüm hangi toplumsal sonuçları doğuruyor ve küresel sistemde hangi yönelimlere işaret ediyor?
III. Değerler Üzerine Savaşlar
Why Democracies Fight Dictators –
Sarah E. K. Schramm
Oxford University Press, 2024
Serinin ilk iki kitabı, devletin ekonomiye dönüşü (The New Economic Nationalism) ve otokratik zenginliğin biçimleri (Qatar and the United Arab Emirates) üzerineydi. Şimdi üçüncü kitapla, bu dönüşümlerin uluslararası siyaset sahnesindeki en çetin sonucuna geliyoruz: demokrasilerin otoriter rejimlerle neden ve nasıl çatıştığı meselesine.
Sarah E. K. Schramm’ın Why Democracies Fight Dictators adlı çalışması, demokrasiler arasındaki barışın aksine, demokrasilerle kişiselci diktatörlükler arasındaki çatışma dinamiklerini ele alıyor. Savaşın neden çıktığına dair klişeleşmiş açıklamaları aşarak, karar vericilerin psikolojisini, algılarını ve değer dünyasını merkeze koyuyor.
Üçlemenin son halkası, devletin sınırlarını değil, zihniyetini inceliyor.
Schramm, “demokrasiler neden diktatörlerle savaşır?” sorusuna alışılmışın dışında bir yanıt veriyor. Çünkü bu savaşlar çıkar çatışması değil, değer çatışmasıdır.
Demokrasiler birbirleriyle savaşmaz, ama otokratlarla sık sık çatışır. 1945’ten bu yana 19 devletler arası savaşın çoğunda taraflardan biri demokrasi, diğeri kişiselci rejimdir. Schramm’a göre, liberal demokratik liderler kişiselci diktatörleri yalnızca stratejik tehdit olarak değil, kendi kimliklerinin inkârı olarak algılar. Bu algı, öfke ve korku gibi duygusal tepkileri tetikler; karar alma süreçlerinde daha agresif davranışlara yol açar.
Yazar, Süveyş Krizi ve Körfez Savaşı arşivlerinden yola çıkarak, Anglo-Sakson liderliğin “özgür dünyanın nöbetçisi” rolünü nasıl içselleştirdiğini gösteriyor. Kitap, demokrasilerin değer savunusu adına sergilediği saldırgan refleksleri analiz ederken, liberal düzenin ahlaki ikilemlerini de açığa çıkarıyor.
Bu kitap, demokrasiler arasındaki “barış normu”nu açıklayan Democratic Peace Theory literatürüne karşı, “otoriter düşmanlık” boyutunu ekliyor. Yazar, duygusal tepkiler ve algısal önyargıların dış politika kararlarını biçimlendirdiğini istatistiksel ve tarihsel verilerle destekliyor. Bu yönüyle eser, Uluslararası İlişkiler disiplininde “rasyonel aktör” modeline güçlü bir meydan okuma niteliğinde.
Schramm’ın çalışması ikna edici biçimde açıklayıcı olsa da, demokratik liderliğin “öfke” ve “değer savunusu” üzerinden çatışmayı tırmandırma eğilimini normatif açıdan sorgulamıyor. Başka bir deyişle, liberal demokrasilerin bu süreçte kendi değerleriyle çelişip çelişmediği tartışma dışında kalıyor. Bu eksiklik, eserin ahlaki sorgulama gücünü bir nebze sınırlıyor.
Seriyi tamamlayan bu kitap, günümüz dünyasında savaşın yeniden “değerler üzerinden” şekillendiğini düşündürüyor ve soruyu açık bırakıyor: Liberal demokrasiler, kendi öfkesine yenilmeden özgür dünyayı savunabilir mi?
Devletin Dönüşü, Dünyanın Yeniden Kuruluşu
Üç kitabın birlikte okunuşu, çağdaş küresel siyasetin üç katmanını açığa çıkarıyor:
-
Devletin ekonomideki yeniden doğuşu (The New Economic Nationalism)
-
Zengin otokratların güç mimarisi (Qatar and the UAE)
-
Demokratik rejimlerin değer eksenli çatışması (Why Democracies Fight Dictators)
Birlikte değerlendirildiklerinde, bu üç eser liberal uluslararası düzenin çözülmekte olduğunu, yerini duygusal, kimlik-temelli ve stratejik milliyetçiliğin aldığı yeni bir dönemin başladığını gösteriyor.
Bu üç eser, küresel siyasetin bugünkü yönünü anlamak için birbirini tamamlayan mercekler sunuyor:
-
The New Economic Nationalism: Ekonominin yeniden devletleşmesi,
-
Qatar and the UAE: Gücün kişiselleşmesi,
-
Why Democracies Fight Dictators: Değerlerin siyasallaşması.
Sonuçta karşımıza çıkan tablo, yalnızca ekonomik veya askeri bir yeniden yapılanma değil; liberal uluslararası düzenin çözülmesiyle doğan yeni devletçilik çağının portresi. Devlet artık yalnızca piyasanın dengeleyicisi değil; aynı zamanda kimliğin, gücün ve duygunun taşıyıcısı.
Ve bu çağda, küresel siyaset giderek daha fazla şu sorunun etrafında dönüyor:“Kim haklı?” değil, “kim meşru?”


