Kıbrıs Meselesi: Çinli, Türk ve Kıbrıslı Türk Perspektifleri

26 Mayıs 2025
Ahmet Faruk Işık

Beijing on the Cyprus Problem: Chinese, Turkish and Turkish Cypriot Perspectives

Bu yazı, Ahmet Faruk Işık’ın 26 Mayıs 2025 tarihinde yayımlanan makalesinin Türkçeye kazandırılmış halidir. Işık, Çin’in Kıbrıs Sorunu’na yönelik resmî tutumunu analiz ettiği önceki çalışmasının devamı niteliğindeki bu metinde, Çinli, Türk ve Kıbrıslı Türk akademisyenlerle gerçekleştirdiği özgün mülakatlara dayanarak farklı perspektifleri bir araya getiriyor. Yazar, Çin’in Doğu Akdeniz’deki diplomatik ve ekonomik çıkarlarını, Birleşmiş Milletler çerçevesindeki çözüm arayışına yaklaşımını ve Pekin’in bölgeye yönelik genel dış politika stratejisini çok katmanlı bir şekilde ele alıyor.

——————————————–

Çin’in Kıbrıs meselesine yönelik resmî tutumunu ele aldığımız önceki analizimizin devamı niteliğindeki bu çalışmada, yazar tarafından Çinli, Türk ve Kıbrıslı Türk akademisyenler ve uzmanlarla gerçekleştirilen özgün görüşmelere yer veriyoruz. Bu doğrudan aktarımlardan yola çıkarak, Çin’in bu uzun süredir donmuş durumda olan ihtilafa yaklaşımına dair Çin merkezli, bölgesel ve yerel perspektifleri inceliyor ve Pekin’in olası diplomatik rolünü tartışıyoruz.

Kıbrıs meselesi, 17 Mart 2025’te Cenevre’de gerçekleştirilen gayriresmî görüşmelerin ardından kısa bir süreliğine yeniden uluslararası kamuoyunun gündemine taşındı. Bu görüşmeler, Rum ve Türk taraflarının yanı sıra Yunanistan, Türkiye ve Birleşik Krallık temsilcilerini bir araya getirdi. Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri António Guterres’in ev sahipliğinde ve ara buluculuğunda gerçekleşen bu toplantılar, “anlamlı ilerleme” sağlandığı yönünde değerlendirildi ve birtakım güven artırıcı önlemlerle sonuçlandı. Görüşmelere devam edilmesi planlanmakla birlikte, gelecekteki bir çözümün çerçevesi konusundaki derin görüş ayrılıkları halen sürmektedir. Kıbrıslı Rumlar, Birleşmiş Milletler’in önerdiği federasyon modeline dayalı birleşmeyi savunmaya devam ederken; Türkiye’nin de desteğini alan Kıbrıslı Türkler, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) eşit ve egemen bir yapı olarak tanınmasına dayalı iki devletli çözüm talebini sürdürmektedir.

Ancak Kıbrıslı Türklerin çabalarına rağmen, şu an yalnızca Ankara tarafından tanınan KKTC’nin uluslararası alanda tanınmasına yönelik hedefin gittikçe uzaklaştığı görülmektedir. KKTC, yakın zamanda Türk Devletleri Teşkilatı’na (TDT) gözlemci olarak kabul edilmiş olsa da, 4 Nisan’da Avrupa Birliği ile Orta Asya ülkeleri arasında düzenlenen zirve, bazı TDT üyesi ülkelerin bu konudaki tutumlarını geri çekmelerine yol açmış görünmektedir. Zirvenin sonunda Kazakistan, Özbekistan ve Türkmenistan tarafından imzalanan ortak bildiride, KKTC’nin bağımsızlık ilanı ve buna ilişkin tüm ayrılıkçı girişimlerin hukuken geçersiz olduğunu ifade eden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 541 ve 550 sayılı kararlarına destek beyanı yer almıştır. Bu üç Orta Asya ülkesi, akabinde Kıbrıs Cumhuriyeti’ne büyükelçiler atamış ve bazı gözlemciler, TDT’nin KKTC’nin katılımını yeniden değerlendirebileceğini, statüsünü düşürebileceğini ya da yalnızca gayriresmî temaslarla sınırlı tutabileceğini öne sürmektedir.

Yenilenen diplomatik faaliyetler ve değişen uluslararası hizalanmalar bağlamında, Kıbrıs meselesine yeniden dönüyor ve Çinli, Türk ve Kıbrıslı Türk uzmanlarla yapılan görüşmelere dayanarak Pekin’in tutumunu ve potansiyel diplomatik etkisini değerlendiriyoruz. Ne yazık ki, bu analizde Rum ve Yunan perspektiflerine yer verilmemiştir; bunun meşru bir sınırlılık olduğunu kabul ediyor ve bu eksikliği ilerideki çalışmalarda gidermeyi amaçlıyoruz.

Çinli Uzmanlar Kıbrıs Meselesini Tartışıyor

Çin, Birleşmiş Milletler kararlarına uygun olarak, adanın kuzey üçte birlik kısmı elli yılı aşkın bir süredir fiilen bağımsız bir yapı olarak işlese de, (büyük ölçüde Rum nüfusun oluşturduğu) Kıbrıs Cumhuriyeti’ni adanın tamamı üzerinde meşru ve yegâne otorite olarak tanımaktadır. Bu tutum, Çin’in egemenlik ve toprak bütünlüğüne vurgu yapan köklü diplomatik ilkeleriyle uyumludur.

Daha önce ele alındığı üzere, Çin’in Kıbrıs’taki diplomatik temsilcileri zaman zaman bu tutumu dikkat çekici bir kesinlikle dile getirmiş, Çin Halk Cumhuriyeti’nin Tayvan üzerindeki egemenlik iddiası ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin adanın kuzeyi üzerindeki egemenlik iddiası arasında benzerlik kurmuşlardır (sözde “Tek Çin, Tek Kıbrıs” ilkesi). Ancak Çin Dışişleri Bakanlığı’nın resmî açıklamaları genellikle daha ölçülü ve incelikli bir tonda yapılmaktadır. Bu durum muhtemelen, Çin’in uluslararası ihtilaflarda tarafsızlığı önceleyen ve diyalog ile karşılıklı olarak kabul edilebilir barışçıl çözümleri teşvik eden genel diplomatik stratejisinin bir yansımasıdır.

Bu bağlamda, Çin’in hem Türkiye hem de Yunanistan ile güçlü ikili ilişkilerini sürdürmek, aynı zamanda Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üyesi olduğu Avrupa Birliği ile de yapıcı ilişkileri muhafaza etmek istediği anlaşılmaktadır. Çin, kesin taraflardan birini desteklemek yerine, müzakereleri kolaylaştırmayı öncelikli hedef olarak benimsemektedir. Bu yaklaşım, Şanghay Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi’nden Araştırma Görevlisi Wang Siyu tarafından da vurgulanmaktadır. Çin, uluslararası hukuk çerçevesinde Kıbrıs’ın egemenliğini tartışmaya açmamakla birlikte, aynı zamanda Kıbrıslı Türklerin iddialarını da açıkça reddetmekten kaçınmaktadır. Bu belirsizlik, Çin’in diplomatik tutumunu zedelemeden Türkiye’nin endişelerinin göz önünde bulundurulmasına imkân tanımaktadır.

Bu ihtiyatlı yaklaşım, Çin’in Orta Asya ve Doğu Afrika gibi bölgelerdeki etno-politik ve bölgesel çatışmalara yönelik genel diplomatik duruşuyla da tutarlılık göstermektedir; burada ekonomik bütünleşme, çatışma hafifletici bir araç olarak değerlendirilmektedir. Wang’a göre, Çin’in Kıbrıs meselesine katkısı, diplomatik arabuluculuk ve Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) çerçevesinde ekonomik angajman biçiminde olabilir. Bununla birlikte, Çin’in bu alandaki etkisinin sınırlı kaldığı da belirtilmektedir; zira Çin, Doğu Akdeniz’de doğrudan jeopolitik angajmana sahip değildir.

Kıbrıs’a yönelik stratejik ilgi ise, bölgede kayda değer doğalgaz rezervlerinin keşfi sonrasında artış göstermiştir. Bu gelişme, Şanghay Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi’nden bir diğer araştırma görevlisi olan Wen Shaobiao tarafından çatışmanın doğasının etno-politik olmaktan çıkıp giderek enerji güvenliği odaklı hale gelmesi olarak değerlendirilmektedir. Ancak Wen, somut bir ekonomik teşvik ya da diplomatik açılım oluşmadığı sürece, Çin’in aktif bir rol üstlenmesinin muhtemel olmadığını ileri sürmektedir. Türkiye, Yunanistan ve AB’nin bölgede güçlü şekilde varlık göstermesi, Çin’in anlamlı bir angajman geliştirmesi açısından alanı daraltmaktadır. Bu nedenle, büyük Çinli yatırımcılar, çatışmanın çözüme kavuşmaması hâlinde Kıbrıs’a kaynak tahsis etmeye temkinli yaklaşmaktadır.

Farklı bir perspektiften bakan Fudan Üniversitesi’nden Doçent Dr. Zhang Chuchu, Çin’in Kıbrıs’taki temel çıkarlarının çatışma çözümünden ziyade ticaret ve kültürel işbirliği olduğunu vurgulamaktadır. Kıbrıs Cumhuriyeti, Kuşak ve Yol Girişimi’ne destek veren değerli bir AB üyesi olarak Çin açısından stratejik bir ortak olarak değerlendirilmektedir. Zhang ayrıca, Çin’in genel olarak devlet dışı aktörlerle angajmana girmemeyi tercih ettiğini ve bu durumun, KKTC’nin resmî olarak tanınması ya da doğrudan ilişkiler kurulması ihtimalini zayıflattığını belirtmektedir. Bu tutum, Çin’in temel ulusal çıkarlarını doğrudan ilgilendirmeyen ihtilaflardan uzak durma yönündeki dış politika yaklaşımıyla örtüşmektedir.

Bu ihtiyatın bir diğer kaynağı ise, Çin’in Turancı hareketlere karşı gösterdiği hassasiyettir. Görüşülen bazı akademisyenler, Pekin’in özellikle Sincan’daki ayrılıkçı eğilimleri cesaretlendirebilecek ideolojilere karşı duyarlılığının altını çizmektedir. Her ne kadar bu ihtiyat, Çin’in Türkiye karşıtı bir pozisyon aldığı anlamına gelmese de, Çin’in etnik milliyetçilikle ilişkilendirilebilecek adımlardan —Kıbrıs bağlamı dahil— kaçınma eğilimini pekiştirmektedir.

Bu perspektifi destekleyen bir diğer isim ise, Fudan Üniversitesi’nden Araştırma Görevlisi Zou Zhiqiang’dır. Zou, Çin’in Kıbrıs meselesini esasen Birleşmiş Milletler’in çözüm bulması gereken bir sorun olarak gördüğünü ifade etmektedir. Ona göre Çin’in ne bu meseleye liderlik edecek bir iradesi ne de kapasitesi bulunmaktadır. Çin, bunun yerine ilgili BM kararlarında belirtilen “iki toplumlu, iki bölgeli federasyon” modeline desteğini sürdürmektedir.

Zou ayrıca, diğer büyük güçlerin aksine, Çin’in Kıbrıs’ı stratejik bir pazarlık unsuru olarak değerlendirmediğini belirtmektedir. Ona göre Pekin, Kıbrıs sorununu kendi egemenlik meseleleri —örneğin Tayvan ya da Güney Çin Denizi— ile doğrudan ilişkilendirmemektedir. Çin yapıcı bir rol oynamaya açık olmakla birlikte, ana arabulucu rolünü üstlenme peşinde değildir. Aksine, uzlaşma çabalarının başını bölgesel aktörlerin —özellikle AB ve Türkiye’nin— çekmesini teşvik etmektedir.

Sonuç olarak, Çinli akademisyenler arasında hâkim olan kanaat, Pekin’in Kıbrıs meselesine yönelik ihtiyatlı yaklaşımını sürdüreceği yönündedir. Küresel düzeydeki diplomatik ve ekonomik etkisine rağmen, Kıbrıs Çin dış politikasında öncelikli bir konu olarak görülmemektedir. Kuşak ve Yol Girişimi, Çin’in bu alandaki angajmanını artırabilecek bir çerçeve sunsa da, siyasi belirsizlikler yatırımı engellemektedir. Çin’in hem Türkiye hem de Yunanistan ile dengeli ilişkileri sürdürme arzusu, daha belirgin bir tutum sergilemesini caydırmaktadır. Ayrıca, Sincan’daki ayrılıkçı hareketlere ilişkin hassasiyet de, Pekin’in Kıbrıslı Türklerle etkileşime girme konusundaki çekingenliğini artırmaktadır. Zorlayıcı bir stratejik gerekçe ya da resmî bir davet oluşmadıkça, Çin’in mevcut müdahale etmeme yönündeki tutumunu sürdürmesi beklenmektedir.

Kıbrıslı Türk Perspektifinden Çin’in Rolü

Avrupa, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın kesişim noktasında yer alan Kıbrıs, hem coğrafi konumu hem de Kıbrıs Cumhuriyeti’nin Avrupa Birliği (AB) üyesi olması nedeniyle Çin açısından stratejik bir öneme sahiptir. Kıbrıs Cumhuriyeti (Kıbrıslı Türkler ve Kuzey Kıbrıslılar tarafından resmî olarak “Güney Kıbrıs Rum Yönetimi” ya da kısaca “Güney Kıbrıs” olarak anılmaktadır), Çinli şirketlerin Avrupa pazarlarına erişim sağlama arzusunu karşılamak üzere kendisini bir geçiş kapısı olarak konumlandırmış ve tartışmalı “Altın Pasaport” ve “Altın Vize” programları yoluyla varlıklı Çin vatandaşlarını cezbetmiştir. Bu ekonomik teşviklere rağmen, Çin’in Kıbrıs ile olan siyasi angajmanı sınırlı kalmakta; bu da büyük olasılıkla Türkiye, Yunanistan ve AB ile olan daha geniş diplomatik dengelerinin yanı sıra kendi ayrılıkçı hareketlere ilişkin hassasiyetleri tarafından şekillendirilmektedir.

Bu çerçevede, Kıbrıslı Türk uzmanlar genel olarak Çin’in Kıbrıs’taki varlığını asgari, ihtiyatlı ve esasen ekonomik motivasyonlu; siyasi saiklerden ziyade çıkar odaklı bir tutum olarak değerlendirmektedir. Bazı analistler Çin’in dengeleyici bir aktör olma potansiyelini kabul etse de, çoğunluk Pekin’in tarihsel olarak daha çok Rum tarafıyla uyumlu bir çizgi izlediğini ve bu tavrın çatışmanın çözümüne katkı sunmaktan ziyade statükonun sürdürülmesine hizmet ettiğini savunmaktadır.

Çin’in Kıbrıs’taki sınırlı varlığı, Birleşik Krallık, ABD, Fransa ve son dönemde Rusya gibi aktörlerin belirgin müdahalesiyle açık bir tezat oluşturmaktadır. Bu yokluk, Kıbrıs Uluslararası Üniversitesi’nden Prof. Dr. Sertaç Sonan’ın deyimiyle, Çin’i “yokluğuyla göze çarpan” bir aktör hâline getirmekte ve Pekin’in halihazırda karmaşık olan jeopolitik denklemi daha da karmaşıklaştırmaktan kaçınan bilinçli bir duruşunu yansıtmaktadır. Ona göre Çin, ne bu meseleye müdahil olacak bir irade taşımakta ne de böyle bir gereklilik hissetmektedir.

Bu duruş, Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden Prof. Dr. Ahmet Sözen tarafından da teyit edilmektedir. Sözen, Çin’in yaklaşımını “bilinçli bir geri çekilme” olarak tanımlamaktadır. Kıbrıs müzakerelerinin iki egemen devlet arasında değil, Birleşmiş Milletler gözetiminde yürütülen iki toplumlu, iki bölgeli bir çerçevede gerçekleştiğini hatırlatan Sözen, Pekin’in Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni (KKTC) tanımıyor oluşunun, bu mekanizma dışında Kuzey Kıbrıs ile herhangi bir resmî ilişki kurmasını imkânsız kıldığını belirtmektedir.

Avrupa Lefke Üniversitesi’nden Prof. Dr. Muhittin Tolga Özsağlam da bu görüşü pekiştirmekte ve Çin’in Güney Kıbrıs ile güçlü ekonomik ve diplomatik bağlara sahip olmasına rağmen, adanın bölünmüşlüğüne ilişkin sürece etkin şekilde müdahil olmasının muhtemel görünmediğini ifade etmektedir. Çin’in bu tarafsız tutumu, doğrudan ulusal çıkarlarını ilgilendirmeyen bölgesel ihtilaflardan uzak durma yönündeki genel diplomatik stratejisiyle de örtüşmektedir.

Kıbrıslı Türk akademisyenler arasında yaygın olan ortak bir görüş ise Çin’in Güney Kıbrıs’a daha yakın bir duruş sergilediği yönündedir. Bu özellikle Doğu Akdeniz Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erol Kaymak’ın değerlendirmesinde belirgindir. Kaymak, Çin’in Kıbrıs’taki pozisyonunun “Tek Çin” ilkesini andırdığını, yani birleşik bir Kıbrıs fikrine örtük biçimde destek verdiğini ve dolayısıyla Rum tarafıyla daha çok örtüşen bir tutum sergilediğini ileri sürmektedir. Çin’in, Rumların Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) iddialarını meşrulaştırmak için sıklıkla başvurduğu Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi’ne (UNCLOS) verdiği destek de bu uyumu güçlendirmektedir. Bu hukuki referansların aynı zamanda Çin’in Güney Çin Denizi’ndeki deniz yetki alanı iddialarını da meşrulaştırdığı düşünüldüğünde, bu durum Çin’in dış politikasında pragmatik bir tutarlılık sergilediğini göstermektedir.

Girne Amerikan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hasibe Şahoğlu ise Çin’in Birleşmiş Milletler’deki oylama davranışlarını bu yakınlaşmanın bir başka göstergesi olarak değerlendirmektedir. Şahoğlu’na göre, Çin başlangıçta Kıbrıs’la ilgili oylamalarda çekimser kalırken, zamanla oy tercihleri Güvenlik Konseyi’nin diğer daimi üyeleriyle uyumlu hâle gelmiş ve genellikle Rum tarafını destekler yönde şekillenmiştir. Ancak bu değişim ideolojik olmaktan ziyade ekonomik pragmatizmle açıklanmalıdır. Güney Kıbrıs, bir AB üyesi olarak Çin’e Avrupa pazarına erişim açısından stratejik bir kapı sunmakta ve bu durum Pekin’in diplomatik hesaplarını önemli ölçüde etkilemektedir.

Ekonomik boyutun ötesinde, Kıbrıs giderek daha geniş bir jeopolitik rekabetin parçası olarak çerçevelenmektedir. Kıbrıs Bilim Üniversitesi’nden Prof. Dr. Devrim Şahin, çatışmanın artık sadece yerel bir mesele olmaktan çıkıp, garantör güçlerin çıkarlarının kesiştiği bir mücadele alanına dönüştüğünü gözlemlemektedir. Çin’in müdahale etmeme yönündeki yaklaşımı, küresel politikasıyla tutarlılık arz etse de, bu dinamiği değiştirmekten uzak kalmakta ve bölgesel statükoyu olduğu gibi muhafaza etmektedir.

Ancak bu görünürdeki tarafsızlık, nüanslardan tamamen arınmış değildir. Girne Amerikan Üniversitesi’nden Prof. Dr. Sadık Akyar, Çin’in tutumunun, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de artan varlığına karşılık olarak daha dengeli bir yaklaşım geliştirmek üzere sessizce değiştiğini ileri sürmektedir. Ancak Akyar, bu uyarlamaların doğasına dair somut bir açıklama getirmemektedir. Ayrıca Çin’in, varlıklı Çin vatandaşlarının AB vatandaşlığı elde etmesini sağlayan “Altın Vize” programı nedeniyle Güney Kıbrıs ile ilişkilerinde daha temkinli bir duruş benimsediğini öne sürmektedir.

Eğitim diplomasisi alanında da benzer karmaşalar göze çarpmaktadır. Çin’e ait bir üniversitenin Kuzey Kıbrıs’ta bir kampüs açma planlarının, Rum makamları tarafından engellendiği bildirilmektedir. Akyar’a göre bu gelişme, Çin’in Rum tarafının siyasi hâkimiyetine açıkça meydan okumaktan çekindiğini ve buna rağmen Türkiye ile daha derin bir angajmana yöneldiğini göstermektedir.

Çin’in Doğu Akdeniz’deki daha geniş jeopolitik hedefleri ise stratejik önceliklerle doğrudan bağlantılıdır. Şahoğlu’na göre Pekin’in önceliği, tarafsız bir arabulucu rolünü üstlenmekten ziyade, ticaret yollarını korumak, enerji tedarik zincirlerini güvence altına almak ve AB ile Rusya arasında diplomatik bir dengeyi sürdürmektir. Bu bağlamda Çin’in Kıbrıs’a yönelik angajmanı, egemenlik ihtilaflarına bulaşmadan kritik deniz alanları üzerindeki etkisini artırmaya yönelik daha büyük bir stratejinin parçası olarak değerlendirilebilir.

Gazeteci Hasan Hastürer ise meseleye tarihsel bir perspektiften yaklaşarak, Çin’in Kıbrıs konusundaki tutumunun çoğu zaman Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ndeki oy davranışlarında Rusya’yı izlediğini ifade etmektedir. Ancak Hastürer’e göre Çin’in bu meseleye daha bağımsız ve nesnel bir bakış geliştirmesi, Kıbrıslı Türklerle daha anlamlı bir angajman kurmasının ve belki de daha yapıcı bir rol üstlenmesinin önünü açabilir.

Rauf Denktaş Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Rauf Alp Denktaş da Çin’in Kıbrıs’la olan ilişkilerini, Pekin’in “Tek Çin” politikası ve BM aracılığıyla yürütülen çözüm süreçlerine olan bağlılığı gibi temel dış politika ilkeleri bağlamında değerlendirmektedir. Denktaş, Türkiye ile Çin arasında derinleşen ilişkilerin, Çin’in mevcut BM pozisyonlarını yeniden gözden geçirmesi için bir zemin oluşturabileceğini ileri sürmektedir.

Bununla birlikte, birçok Kıbrıslı Türk uzmanın şüpheciliği sürmektedir. Prof. Dr. Devrim Şahin, Çin’in tarihsel olarak statükoyu korumayı tercih etmesi ve jeopolitik risklerden kaçınma eğiliminin, onu arabuluculuk rolü için düşük olasılıklı bir aktör hâline getirdiğini vurgulamaktadır. Prof. Dr. Ahmet Sözen de bu görüşe katılarak, Çin’in uzun süredir benimsediği müdahale etmeme ilkesinin, Kıbrıs’ın Pekin’in diplomatik öncelik listesinde düşük bir sırada kalmaya devam edeceğini öne sürmektedir.

Sonuç olarak, Kıbrıslı Türk uzmanlar Çin’in Kıbrıs’taki varlığını esasen ekonomik çıkarlar ve Avrupa Birliği, Rusya ve Türkiye ile ilişkiler üzerinden şekillenen bir angajman olarak görmektedir. Pekin’in özellikle birleşik bir Kıbrıs fikrine verdiği örtük destek, Tayvan konusundaki tutumuyla benzerlik göstermekte ve Rum tarafına daha yakın bir duruş sergilediği izlenimini pekiştirmektedir. Bazı analistler, Türkiye’nin dış politikadaki son dönemdeki başarılarının Çin’in daha az çatışmacı bir pozisyon benimsemesine yol açtığını savunsalar da, bu tutum değişikliği Kuzey Kıbrıs için somut kazanımlara dönüşmemiştir. Bu nedenle, Kıbrıslı Türkler Çin’in tarafsızlığına karşı temkinli yaklaşmakta ve Pekin’i aktif bir arabulucudan ziyade pasif bir gözlemci olarak görmektedir.

Türk Uzmanların Çin’in Rolüne Dair Analizi

Kıbrıs meselesi, Doğu Akdeniz siyasetinde temel bir ihtilaf noktası olarak varlığını sürdürmektedir; Türkiye ve Yunanistan bu meseleye dair taban tabana zıt pozisyonlar benimsemektedir. Türkiye, Kıbrıslı Türklerin güvenliği ve siyasi eşitliği üzerinde durmakta ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) egemen bir varlık olarak tanınmasını öngören iki devletli bir çözümü savunmaktadır. Buna karşılık, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde iki toplumlu, iki bölgeli federasyon modelini desteklemekte ve Avrupa Birliği’nin Kıbrıs’ın birleşik bir devlet olarak korunmasına yönelik tutumuyla uyumlu hareket etmektedirler.

Türk uzmanların çoğu, Çin’in Kıbrıs meselesine yönelik ilgisinin sınırlı olduğu ve bu angajmanın esasen ekonomik çıkarlar tarafından şekillendiği görüşünde birleşmektedir. Çin’in mevcut statükoya yönelmesi, Pekin’in genel müdahale etmeme esasına dayalı dış politikasını ve Avrupa Birliği, Türkiye ve Yunanistan gibi birden fazla aktörle olan ilişkileri dengeleme ihtiyacını yansıtmaktadır.

Çin’in Kıbrıs’a yaklaşımı, doğrudan çatışmaya taraf olmaktan çok, daha geniş ölçekli stratejik öncelikleri ve dış politika ilkeleri tarafından yönlendirilmektedir. Koç Üniversitesi’nden Dr. Altay Atlı’ya göre, Pekin’in tutumu temelde istikrara değişimden daha fazla öncelik verme eğiliminden kaynaklanmaktadır. Bu eğilim, KKTC’nin tanınması gibi revizyonist gündemlere karşı durmayı da beraberinde getirmektedir. Çin’in bu pozisyonu, Tayvan politikasıyla örtüşmektedir: toprak bütünlüğü vurgulanmakta ve ayrılıkçı hareketler reddedilmektedir; bu da Çin’in diplomatik süreklilik ve uluslararası hukuka bağlılık ısrarını pekiştirmektedir.

Atlı, Çin’in resmî açıklamalarının daima Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde “kapsamlı, adil ve kalıcı bir çözüm” vurgusu yaptığını belirtmektedir. Bu tutum, Çin’in uluslararası hukuka olan bağlılığını teyit ederken, Türkiye gibi önemli bir bölgesel ortakla doğrudan bir çatışmaya girmemesini de sağlamaktadır. Atlı ayrıca, Çin’in Kıbrıs Cumhuriyeti ile kurduğu ilişkileri Avrupa stratejisinin bir parçası olarak değerlendirmektedir. Bu bağlamda Kıbrıs, Çin açısından Avrupa Birliği’ne erişim için bir lojistik ve yatırım kapısı işlevi görmektedir. Diplomatik karşılıklılık da burada dikkat çekmektedir: Kıbrıs Cumhuriyeti, Çin’in Tayvan konusundaki pozisyonunu desteklerken; Pekin de BM sisteminde Lefkoşa’yı desteklemektedir.

TED Üniversitesi’nden Dr. Emre Demir ise bu yaklaşıma farklı bir boyut katmakta ve Çin’in Kıbrıs’ı daha çok jeopolitik ve ekonomik hesapların içine gömülü bir mesele olarak gördüğünü ifade etmektedir. Demir’e göre, Pekin resmi olarak bir arabuluculuk sürecine davet edilmediği sürece, Çin’in bu ihtilafa aktif olarak müdahil olması beklenmemelidir. Bu bağlamda Çin’in varsayılan pozisyonu ihtiyatlı bir mesafeyi korumaktır. Bu temkinli yaklaşım, Kıbrıs meselesinin karmaşıklığı göz önünde bulundurulduğunda anlaşılırdır; zira bu mesele hem Türkiye’nin ulusal güvenlik doktriniyle derinden bağlantılıdır, hem de Avrupa Birliği dinamiklerinden büyük ölçüde etkilenmektedir. Çinli karar vericiler açısından meseleye dâhil olmak diplomatik bir ikilem yaratmaktadır; çünkü bu durum Türkiye, Yunanistan ve Avrupa Birliği gibi kilit aktörlerle olan ilişkileri zorlayabilir. Bu nedenle, Çin’in gelecekte olası bir katılımı, yalnızca stratejik çıkarlarına uygun bir resmî davet ile ve Doğu Akdeniz’deki tarafsızlığını koruyabileceği koşullarda mümkün olabilir.

Çin’in Siyasi Müdahale Yerine Ekonomik Etkileşimi Tercih Etmesi

Çin’in siyasi müdahale yerine ekonomik etkileşimi tercih ettiği yönündeki görüş, Universitat Autònoma de Barcelona’dan Dr. Ceren Ergenç tarafından da paylaşılmaktadır. Ergenç, Çin’in Kıbrıs’taki rolü ile Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki varlığı arasında daha geniş kapsamlı bir karşılaştırma yapmaktadır. Ona göre Çin, Kıbrıs’ı esasen Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) çerçevesinde tedarik zincirleri ve bağlantısallık açısından bir ekonomik düğüm noktası olarak görmekte, siyasi angajman alanı olarak değerlendirmemektedir. Ergenç, Çin’in İsrail-Filistin çatışmasında ve Suriye’de oynadığı sınırlı role atıfla, Pekin’in bölgesel ihtilaf çözümünde hem diplomatik etki gücünden hem de bağlamsal anlayıştan yoksun olduğunu ileri sürmektedir. Ayrıca, birçok uzman gibi Ergenç de Çin’in pozisyonunun Tayvan politikası tarafından büyük ölçüde şekillendiğini savunmaktadır; zira ayrılıkçı oluşumları dolaylı yoldan meşrulaştırabilecek herhangi bir adım, Pekin’in kendi ulusal çıkarlarını zayıflatacak bir emsal teşkil etme riski taşımaktadır. Öte yandan, Kıbrıs Cumhuriyeti açısından Çin, müzakere sürecinde başat bir aktör olarak değil, ikincil ve dengeleyici bir güç olarak algılanmaktadır.

Atlı ve Ergenç, Çin’in Avrupa ile ilişkilerinin giderek karmaşık bir hal aldığını ve küresel siyasi gelişmelerin, özellikle Donald Trump’ın yeniden ABD başkanı seçilmesinin ardından bu ilişkilerin yeniden tanımlandığını da vurgulamaktadır. Bu gelişmeler, Pekin’in ticaret diplomasisi stratejisini gözden geçirmesine yol açmakta ve ekonomik önceliklerinde daha geniş ölçekli bir yeniden hizalanmaya neden olmaktadır. Bu değişen ortamda, Çin’in çok taraflı yaklaşımı ve ekonomik diplomasisi, onu Kıbrıs meselesinde ikincil ya da destekleyici bir role itebilir. Ancak Atlı’ya göre, Pekin’in ilgili taraflara doğrudan baskı uygulaması beklenmemelidir. Bunun yerine Çin, BM temelli bir çözüme destek vermeye, bölgedeki stratejik çıkarlarını korumaya ve Avrupa ile Doğu Akdeniz’deki aktörlerle kurduğu dikkatle dengelenmiş ilişkileri tehlikeye atacak ihtilaflardan uzak durmaya devam edecektir.

Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) Başkanı Prof. Dr. Kadir Temiz, Kıbrıs meselesinde Çin’in pozisyonunu inceleyen az sayıdaki akademisyenden biridir. Temiz’e göre Pekin’in tutumu, Orta Doğu ve Doğu Akdeniz’deki daha geniş çaplı siyasi gelişmelerden etkilenmektedir. Çin’in bu coğrafi olarak uzak bölgede temel amacı, ABD-AB arasındaki gerilimlerden fayda sağlamak ve Küresel Güney’deki itibari pozisyonunu güçlendirmektir. Temiz, bu hedefe ulaşmak için Çin’in İsrail-Gazze ve Kıbrıs meselelerinde olduğu gibi, net bir pozisyon almaktan kaçınarak ilişkilerini dengelemeye çalıştığını ifade etmektedir.

Temiz, Türkiye-Çin ilişkileri konusunda ise daha iyimser bir tablo çizmektedir. Ona göre Türkiye, Çin’in görmezden gelemeyeceği kilit bir aktördür. Ankara, Çin’in Suriye’nin yeniden inşasına katkı sağlaması açısından da bir kolaylaştırıcı olabilir; ayrıca Pekin, Türkiye’nin bölgedeki konumunda meydana gelebilecek olumsuz bir değişimin istikrarsızlaştırıcı etkilerinin farkındadır. Bu nedenle Temiz, Çin’in Kıbrıs’a yönelik dış politikasının esnek ve jeoekonomik önceliklere dayalı olacağını ileri sürmektedir. Çin’in birincil arabulucu olmasını beklemese de, kolaylaştırıcı bir rol üstlenebileceği ihtimaline işaret etmektedir. Temiz ayrıca, Rusya’nın bölgede azalan etkisinin Kıbrıs’ta bir kriz durumunda Çin için diplomatik ve ekonomik gücünü Doğu Akdeniz’de konsolide etme fırsatı yaratabileceğini vurgulamaktadır.

Sonuç olarak, Türk uzmanlar Çin’in Kıbrıs meselesine yönelik angajmanında kayda değer bir artış beklememektedir. Ancak, çoğu akademisyen Pekin’in Tayvan’a dair hassasiyetleri, müdahale etmeme yönündeki diplomatik ilkeleri, tüm taraflarla iyi ilişkiler sürdürme arzusu ve mevcut statükoyu koruma yönündeki eğilimi nedeniyle sınırlı kaldığı görüşünü savunurken; bazıları daha geniş bölgesel dinamiklere dikkat çekmektedir. Türkiye’nin artan diplomatik gücü ya da Rusya’nın olası çekilişi gibi gelişmelerin, Çin’i çıkarlarını savunmak ve istikrarsızlığı engellemek amacıyla kolaylaştırıcı bir role itebileceği ileri sürülmektedir.

Çin’in Doğu Akdeniz’deki Rolü

Bu bağlamda, Çin’in Kıbrıs sorunundaki pozisyonunu analiz ederken daha geniş bölgesel çerçevenin dikkate alınması önem arz etmektedir. Kıbrıslılar, Türkiye ve Yunanistan gibi doğrudan ilgili aktörler merkezde kalmakla birlikte; Suriye, Lübnan, İsrail ve Filistin’i kapsayan değişken bölgesel yapı, Çin de dâhil olmak üzere dış aktörlerin stratejik hesaplamalarını derinlemesine etkilemektedir.

İlk olarak, bazı akademisyenlerimizin de belirttiği üzere, Çin’in Türkiye ile ilişkilerini derinleştirmesi ve bu ülke ile bir tür uzlaşı zemini oluşturması muhtemeldir. Bu yalnızca Ankara ile gelişen ekonomik bağlardan değil, aynı zamanda Esad rejiminin çöküşünün ardından Türkiye’nin Suriye’de artan nüfuzundan kaynaklanmaktadır. Nitekim Çinli uzmanlar nezdinde bu çöküşten en fazla kazanç sağlayan ülkenin Türkiye olduğu yönünde yaygın bir kanaat vardır. Dahası, yeni Suriye yönetiminde Uygur kökenli militanların üst düzey görevlere getirildiğine dair haberler, Pekin açısından ciddi bir güvenlik tehdidi oluşturarak bölgedeki stratejik önceliklerini doğrudan etkilemektedir. Öte yandan, Rusya’nın bölgedeki gelecekteki rolü, özellikle Tartus’taki deniz üssünün statüsü bağlamında belirsizliğini korumaktadır. Zira Moskova, askeri odağını giderek Libya’ya kaydırmakta ve burada, Türkiye ile yeniden dolaylı bir gerilim hattına girebilir görünmektedir.

İkinci olarak, bölgede artan istikrarsızlık Çin’in çıkarlarını tehdit etmektedir. İran ve Hizbullah’ın zayıflamasıyla birlikte, İsrail daha saldırgan bir pozisyon benimsemiş; yalnızca Gazze’deki ateşkesi bozarak ağır sivil kayıplara neden olan saldırılarına yeniden başlamamış, aynı zamanda güney Suriye’deki işgal alanlarını da genişletmiştir. Bu saldırgan tutumun, en azından kısmen, göreve hazırlanan Trump yönetiminden beklenen desteğin yarattığı özgüvenden kaynaklandığı düşünülmektedir. Trump’ın ilk başkanlık döneminde İsrail’e verilen güçlü destek ve Türkiye ile İran’a karşı takınılan çatışmacı tutum dikkate alındığında, mevcut belirsizlik bölge aktörlerini bir yandan kendisiyle pazarlık edebilmek adına angajmana yöneltirken, diğer yandan başka güçlerle ilişkilerini çeşitlendirmeye sevk etmektedir. Çinli uzmanlar bu gelişmeleri yakından takip etmektedir.

Bu karmaşık ve örtüşen bölgesel gerilim ortamında, Çin küresel ölçekte ilan ettiği “Küresel Güvenlik İnisiyatifi”ni Doğu Akdeniz bağlamında da teşvik etmeye çalışmaktadır. Ancak çıkar çatışmalarının yoğunlaştığı bir ortamda, Kıbrıs konusunda tarafsız kalmak ve aynı anda tüm ilgili aktörlerle yapıcı ilişkiler sürdürmek Pekin açısından giderek daha zorlayıcı bir hale gelmektedir. Profesör Sadık Akyar, Profesör Kadir Temiz ve Dr. Emre Demir ile yapılan görüşmelerden elde edilen bulgular, Çin’in mevcut pasif tutumunu gözden geçirerek, ekonomik ve diplomatik kaldıraçlarını daha etkin biçimde kullanması yönünde artan bir umut olduğunu ortaya koymaktadır. Bu doğrultuda izlenebilecek olası bir yaklaşım, Türkiye, Yunanistan, Mısır ve Avrupa Birliği gibi bölgenin kilit aktörleriyle pragmatik iş birlikleri geliştirmektir. Böyle bir strateji, Çin’i özellikle ekonomik araçlar yoluyla Doğu Akdeniz’de ve Kıbrıs’ta daha aktif bir rol oynamaya teşvik edebilir; bu da bölgesel istikrarın sağlanması ve Pekin’in stratejik çıkarlarının korunması açısından önemli bir hamle olacaktır.

Sonuç

Bu makale, Çin’in Kıbrıs Sorunu’na ilişkin tutumunu Çinli, Türk ve Kıbrıslı Türk akademisyenlerle gerçekleştirilen mülakatlar aracılığıyla incelemektedir. Çin, Birleşmiş Milletler kararları çerçevesinde Kıbrıs Cumhuriyeti’ni resmî olarak desteklemekte; ancak doğrudan çatışmaya dâhil olmaktan kaçınarak, tarafsızlığı ve statükonun korunmasını esas alan bir yaklaşımı tercih etmektedir. Bu yaklaşım, Çin’in Türkiye ve Yunanistan ile diplomatik dengeleri koruma önceliğiyle uyumludur. Çinli uzmanlar, Pekin’in bu sorunda arabuluculuk üstlenmesi için ne stratejik bir motivasyona ne de jeopolitik bir aciliyete sahip olduğunu vurgulamakta; buna rağmen, Kuşak ve Yol Girişimi (BRI) gibi ekonomik araçlar üzerinden sınırlı bir angajman ihtimali bulunduğuna da dikkat çekmektedir.

Kıbrıslı Türk akademisyenler ise Çin’in rolünü büyük ölçüde sınırlı ve pragmatik olarak değerlendirmekte; bu durumu, Çin’in Avrupa Birliği ile olan ilişkileri ve özellikle Sincan bölgesindeki ayrılıkçılıkla ilgili hassasiyetleriyle açıklamaktadırlar. Pek çok uzman, Çin’in dolaylı biçimde Rum tezlerine daha yakın durduğunu ve tarihsel olarak birleşik bir Kıbrıs modelini desteklediğini—bu yaklaşımın Pekin’in “Tek Çin” ilkesiyle de örtüştüğünü—savunmaktadır.

Türk akademisyenler ise Çin’in tutumunun müdahaleci olmayan dış politika ilkeleri ve ekonomik öncelikler tarafından şekillendiği konusunda hemfikirdir. Bölgesel istikrarsızlığın artması ya da Rusya’nın etkisinin azalması gibi gelişmelerin yaşanması hâlinde Çin’in kolaylaştırıcı bir rol oynayabileceğini düşünenler olsa da, genel kanaat, Pekin’in büyük bir jeopolitik dönüşüm ya da doğrudan bir davet olmadıkça pasif bir gözlemci konumunu sürdüreceği yönündedir.

Sonuç olarak, Çin’in yükselen küresel profiline rağmen, bu analizde görüşlerine başvurulan neredeyse tüm uzmanlar Pekin’in Kıbrıs’ı öncelikli bir dış politika meselesi olarak görmediği görüşündedir. Çin’in bundan sonra da Birleşmiş Milletler öncülüğündeki çözüm süreçlerini desteklemesi, bölgesel çıkarlarını ise temkinli diplomasi ve ekonomik angajman yoluyla korumaya devam etmesi beklenmektedir.


Ahmet Faruk Işık, ChinaMed Projesi’nde araştırma görevlisidir. Aynı zamanda Şanghay Uluslararası Çalışmalar Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Siyaset ve Bölge Çalışmaları alanında doktora adayıdır. Araştırma alanları arasında Türkiye-Çin ilişkileri ile Çin dış politikasının Türkiye’ye yönelik ekonomik ve siyasi boyutları yer almaktadır.

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Kişiselleşmiş Küresel Düzen – Personalist Global Order

Kişiselleşmiş Küresel DüzenBüyük Güç Politikalarını Bireysel Heveslerin Belirlediği Bir...

Krizden Kalıcılığa: 2025’te Küresel Göçün Fotoğrafı

Krizden Kalıcılığa: 2025’te Küresel Göçün Fotoğrafı 2025 yılı, insan hareketliliğinin...

Kosovo’da Erken Seçim Sonuçları: Kurti’nin Güç Konsolidasyonu mu?

Kosova’da 2025 yılı içinde yapılan ikinci erken parlamento seçimi,...

EISA Pan-Avrupa Uluslararası İlişkiler Konferansı 2026-Lizbon

1–4 Eylül 2026 | ISCTE – University Institute of...