ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Tom Barrack, bugün X hesabında paylaştığı yazısında Suriye ve Lübnan’ın bölgesel barış mimarisinde kilit rol oynayacağını vurguladı. Yazı, Washington’un yeni diplomatik yönelimine dair dikkat çekici ipuçları taşıyor.

Metnin tamamı:
13 Ekim 2025, modern Orta Doğu diplomasisi açısından dönüm noktası olarak hatırlanacak. Şarm El-Şeyh’te dünya liderleri yalnızca rehinelerin serbest bırakılmasını, ateşkesin ilanını ve barış görüşmelerinin başlamasını kutlamadılar; aynı zamanda Başkan Donald J. Trump’ın bölgenin yeniden doğuşu, yeniden inşası ve ortak refahı için sunduğu cesur yirmi maddelik vizyonu da onayladılar.
Onun liderliğinde, onlarca yıllık korku ve durağanlık yerini amaç ve iyimserliğe bıraktı. Arap, Müslüman ve Batılı uluslar, felci ilerlemeye, izolasyonu kapsayıcılığa dönüştürmek için tek bir çaba içinde birleşti.
Bir yüzyıldan bu yana ilk kez, Orta Doğu’nun kabileler ve inançlar arasında bölünmüş, sömürge mirasıyla yaralanmış yapısı üzerinde gerçek bir uzlaşma bilinci ortaya çıktı. Gazze’deki bir ateşkesle başlayan süreç, çok daha büyük bir şeye evrildi: ortaklığın yenilenen mozaiğinde ilk taşlar yerine oturdu. Başkan Trump’ın önderliğinde istikrar artık korkuyla değil, ortak fırsat vizyonuyla sağlanıyor; barış ise artık şiddete ara vermek değil, refaha uzanan bir platform anlamına geliyor. Şüphesiz, yıllardır şiddetin pençesindeki Gazze’de hâlâ aksaklıklar, ihlaller ve güvensizlikler yaşanacaktır. Ancak bölgedeki ulus devletlerin on yıllar sonra ilk kez terörist faaliyetleri oy birliğiyle kınamış olmaları, büyük bir zihniyet değişiminin işaretidir.
Suriye: Barışın Eksik Parçası
Bu barış mimarisinin iki önemli unsuru hâlâ tamamlanmış değil. İlki, savaşın yorgunu ve parçalanmış Suriye. Bu ülke, yeni bölgesel düzenin kalıcı olup olamayacağının hem sembolü hem de sınavıdır. Dünyanın en eski medeniyetlerinden biri yıkıntılar içinde kalırken, barış mozaiği tamamlanmış sayılamaz. Gazze’de esen uzlaşı rüzgârları şimdi İsrail’in kuzey sınırlarını aşarak Suriye’nin yeniden doğuşuna hayat vermelidir.
ABD Senatosu, ileri görüşlülük göstererek Caesar Suriye Sivil Koruma Yasası’nın yürürlükten kaldırılması yönünde oy kullandı. Bu yaptırım rejimi, geçmişteki zalim Esad yönetimine karşı ahlaki görevini yerine getirmişti; ancak bugün yeniden ayağa kalkmaya çalışan bir milleti boğmaktadır. Şimdi Temsilciler Meclisi’nin aynı adımı atarak Suriye halkının çalışma, ticaret yapma ve umut etme hakkını geri vermesi gerekiyor.
Kongre 2019’da Caesar Yasası’nı kabul ettiğinde, dünya affedilmez ölçekteki zulümlere tanık oluyordu. O dönemde yaptırımlar ahlaki bir araçtı; varlıkları donduruyor, yasadışı finansmanı kesiyor ve acımasız rejimi izole ediyordu. Ancak 8 Aralık 2024’te göreve başlayan yeni Suriye hükümeti, artık o dönemin rejimi değildir. Yeni yönetim uzlaşı politikası izleyerek Türkiye, Suudi Arabistan, BAE, Mısır ve Avrupa ile bağlarını yeniden kurmuş, hatta İsrail ile sınır görüşmelerine başlamıştır.
13 Mayıs 2025’te Riyad’da, Başkan Trump Suriye’ye yönelik yaptırımların kaldırılacağını ilan etti. Bu, baskıdan iş birliğine tarihi bir yön değişimiydi. 30 Haziran’da imzalanan Başkanlık Kararnamesiyle yaptırımların çoğu 1 Temmuz itibarıyla yürürlükten kalktı. Bu iki adım, Amerikan politikasını cezalandırmadan ortaklığa çevirdi ve müttefiklere ABD’nin artık yıkımı değil, yeniden inşayı desteklediği mesajını verdi.
Yaptırımların kaldırılması bir iyilik değil, stratejidir. Müttefiklerin ve özel yatırımcıların Suriye’nin elektrik, su, okul ve hastane altyapısını yeniden kurmasına olanak tanır. Bu, İkinci Dünya Savaşı sonrası Avrupa’dan beri görülen en kapsamlı yeniden inşa hamlesidir. Ekonomik canlılık, aşırılığa karşı en etkili panzehirdir; ticaret, çatışmadan birlikte yaşama giden köprüdür. Artık bu yaptırımlar zalimleri değil, Suriye’nin yeniden doğuşuna güç vermesi gereken öğretmenleri, çiftçileri ve esnafları cezalandırmaktadır.
Yaptırımların kaldırılması ödün değil, realizmdir. Politikayı sahadaki gerçeklerle ve bölgenin umutlarıyla uyumlu hale getirir. 26 Suriyeli Hristiyan din adamı Kongre’ye başvurarak yaptırımların kaldırılmasını talep etti; çünkü bu yaptırımların ülkelerindeki Hristiyan varlığının azalmasının başlıca nedenlerinden biri haline geldiğini söylüyorlar. Bu çağrı, bölgenin değişen rüzgârının ahlaki yankısıdır.
Başkan Trump ve Senato cesaret göstermiştir; şimdi sıra Temsilciler Meclisi’nde. Caesar Yasası’nı yürürlükten kaldırmak tarihi unutturmak değil, onu yeniden şekillendirmektir — intikam dilini yenilenme diliyle değiştirmektir.
Gazze Barış Zirvesi bir gösteri değil, enerji entegrasyonu, ekonomik karşılıklı bağımlılık ve insani ortak arzular üzerine kurulu yeni bir iş birliği senfonisinin açılış perdesiydi. Rehine serbest bırakmaları, çatışmaların durması ve Şarm El-Şeyh’te verilen taahhütler, sürekli izlenmesi ve yönetilmesi gereken bir sürecin temelini oluşturdu. Bu diyalog ritminin artık kuzeye — Suriye’ye ve nihayetinde Lübnan’a — uzatılması gerekiyor. Gerçek pusula, tüm bölgeyi kapsayan Abraham Anlaşmalarıdır.
Uzun zamandır ilk kez, siyasi irade, ekonomik zorunluluk ve toplumsal umut aynı çizgide birleşmiştir. Önümüzdeki tek engel, İran Devrim Muhafızları liderliğinin ve vekillerinin düşmanca tutumudur. Başkan Trump, düşmanlığı uyumla, umutsuzluğu kalkınmayla, izolasyonu ortak kaderle değiştiren yeni bir antlaşma sunmuştur. Caesar Yasası amacına ulaşmıştır; şimdi, Başkan’ın dediği gibi, “Suriye’ye bir şans verme” zamanıdır.
Kongre, Caesar Yasası’nı kaldırarak bu adımı atmalıdır.
Lübnan: İkinci Cephe
Suriye komşularıyla, İsrail ve Türkiye dâhil, istikrar kazandıkça, İsrail’in kuzey güvenlik çerçevesinin ilk ayağını oluşturur. İkinci adım ise Lübnan’da Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve İsrail ile güvenlik-sınır görüşmelerinin başlamasıdır.
Biden yönetiminin sponsorluğunda 2024’te imzalanan Ateşkes Anlaşması, ABD-Fransa-BM arabuluculuğuyla yürütülmüş olsa da başarısız oldu. Lübnan yasalarına göre İsrail’le doğrudan müzakere suç sayıldığı için uygulama mekanizması kurulamadı. İran’ın yaptırımlara rağmen Hizbullah’a finansman sağlaması, Lübnan Bakanlar Kurulu’nun bölünmüş yapısı ve Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin yetkisizliği birleşince sonuç yetkisiz bir ordu, otoritesiz bir hükümet ve barışsız bir sükûnet oldu.
İsrail hâlen “Mavi Hat” boyunca beş taktik noktayı elinde tutuyor ve Hizbullah depolarına günlük hava saldırıları düzenliyor. Lübnan’ın “Tek Ülke, Tek Ordu” ilkesi ise Hizbullah’ın siyasi hâkimiyeti ve iç karışıklık korkusu nedeniyle hâlâ bir idealden ibaret.
Bu yıl başında ABD, aşamalı silahsızlanma ve ekonomik teşvikleri içeren “One More Try” planını sundu, ancak Hizbullah’ın hükümetteki etkisi nedeniyle kabul edilmedi. Lübnan kabinesi mezhepsel tıkanmışlık içinde ilerlemeye çalışsa da İsrail, “sözler eylemlerle örtüşmüyor” diyerek reddetti.
Şam istikrara kavuştukça, Hizbullah daha fazla izole oluyor. Bu milis gücü, Lübnan’ın egemenliğini baltalıyor, yatırımı caydırıyor ve kamu güvenini yok ediyor. Oysa artık eylemsizliğin maliyeti, eylemin riskinden ağır. Bölgesel ortaklar, Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin tek meşru güç olmasını şart koşarak yatırım yapmaya hazır. Lübnan tereddüt ederse, İsrail tek taraflı harekete geçebilir — bunun sonuçları ağır olur.
Hizbullah’ın silahsızlandırılması yalnızca İsrail’in güvenliği değil, Lübnan’ın yeniden doğuşu için de gereklidir. İsrail için güvenli bir kuzey sınırı, Lübnan için egemenliğin iadesi ve ekonomik toparlanma fırsatıdır. ABD açısından bu, “refah yoluyla barış” vizyonunu gerçekleştirirken askerî riskleri azaltır. Bölge açısından ise İran’ın Hamas’la birlikte en önemli vekil gücünün etkisizleştirilmesi anlamına gelir.
ABD, Lübnan’ı zorlama yerine teşvik yoluyla İsrail’le çözüm bulmaya yönlendirmeye çalıştı; Körfez ülkelerinden gelecek yeniden inşa yardımlarını ölçülebilir ilerlemelere bağladı, BM-Fransa gözetiminde doğrulama mekanizmaları kurdu ve Lübnan ordusuna 200 milyon dolar ek destek sağladı. Washington, Hizbullah’ın siyasi dönüşümüne diplomatik zemin hazırlamaya da istekliydi. Ancak tüm bu girişimler, bölgedeki diğer ülkeler İran’ın vekil örgütlerini tasfiye yolunda hızla ilerlerken, Lübnan’daki durağanlıkta tıkandı.
Suriye’nin sınır anlaşmasına yönelik cesur adımları, İsrail’in kuzey cephesini güvence altına almanın ilk aşamasını oluşturuyor. Hizbullah’ın silahsızlandırılması ikinci adım olmalı. Lübnan artık bir yol ayrımında: ulusal yenilenme fırsatını yakalayacak mı, yoksa durağanlık ve çöküşte mi kalacak?
ABD, Lübnan’ın İran destekli Hizbullah milisinden hızla ayrılmasını ve bölgenin terör karşıtı dönüşüm ritmine uyum sağlamasını desteklemelidir. Aksi takdirde, Hizbullah hem askerî hem de siyasî açıdan zayıfladığı bir dönemde İsrail’le büyük bir çatışmayla yüzleşebilir. Bu durumda, 2026 Mayıs seçimlerini erteleme ihtimali yüksektir.
Böylesi bir erteleme, Lübnan’ın kırılgan siyasî yapısında büyük bir kriz ve toplumsal güvensizlik yaratacaktır. Bir milisin demokrasiyi askıya alabileceği algısı, kamu güvenini yok eder, bölgesel müdahaleleri davet eder ve ülkeyi kurumların çöküşüne sürükleyebilir.
Başkan’ın “20 Maddelik Planı” sayesinde, genişletilmiş Abraham Anlaşması’na giden yol artık her zamankinden daha açık. İran siyaseten, ekonomik olarak ve ahlaken zayıflamış durumda; Suudi Arabistan ise resmî katılımın eşiğinde. Riyad hareket ettiğinde, diğerleri de onu izleyecek. Böylece Levant ülkeleri baskıyla değil, refahın çekim gücüyle hizalanacak. Barışın meyve verdiği, refahın kök saldığı bu dönüm noktası, tarihe bir yüzyıllık çatışmanın yerini kuşaklar arası iş birliğine bıraktığı an olarak geçecek. Ancak Büyükelçi Barrack’ın da vurguladığı gibi, iş birliği barışın garantisi değil, yoludur; bu hassas mozaikte her taşın yerini bulması için çaba göstermeye devam etmeliyiz.
Başkan Trump’ın yeni atadığı, son derece yetkin Lübnan Büyükelçisi Michel Issa, gelecek ay Beyrut’a giderek bu karmaşık sürecin yönetiminde Lübnan’a rehberlik edecek.
Şimdi Lübnan’ın harekete geçme zamanı.


