Büyük Güç Diplomasisi Geri Döndü

Bu çeviri, Foreign Affairs dergisinin Mayıs/Haziran 2025 sayısında A. Wess Mitchell tarafından kaleme alınan The Return of Great-Power Diplomacy: How Strategic Dealmaking Can Fortify American Power başlıklı makaleden yapılmıştır.
Mitchell, 2017–2019 yılları arasında ABD Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Müsteşarı olarak görev yapmış ve büyük güç rekabeti üzerine çalışmalarıyla tanınmış bir dış politika uzmanıdır.

Büyük Güç Diplomasisinin Geri Dönüşü: Stratejik Anlaşmalar Amerikan Gücünü Nasıl Güçlendirebilir

Ocak ayında yeniden göreve geldiğinden bu yana, ABD Başkanı Donald Trump Amerikan dış politikasında diplomasinin rolü üzerine yoğun bir tartışma başlattı. Üç ay gibi kısa bir sürede, Washington’un üç ana rakibine yönelik cesur diplomatik açılımlar başlattı. Ukrayna’daki savaşı sona erdirmek için Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile görüşmelere başladı, Çin lideri Şi Cinping ile bir zirve düzenlemek için iletişim kurdu ve İran’ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’e, ülkenin nükleer programını sona erdirmeye yönelik bir mektup gönderdi. Paralel olarak, yönetimi, Washington’un ittifaklarındaki fayda ve yük paylaşımını yeniden müzakere etmek niyetinde olduğunu açıkça ortaya koydu; amaç, daha fazla karşılıklılık sağlamak.

Trump’ın ilk hamleleri büyük tepkilere yol açtı ve onu yatıştırıcılıkla suçlayan eleştiriler geldi. Ancak gerçek şu ki, Washington’un yeni bir diplomasi türüne acil ihtiyacı vardı. Soğuk Savaş’ın sona ermesinden sonra, ABD, müzakereleri ulusal çıkarlarını ilerletmek için kullanmaktan uzaklaştı. Tarihin sona erdiğine ve dünyanın Amerika’nın imajında yeniden şekillendirilebileceğine inanan ardışık ABD başkanları, dış politika aracı olarak öncelikle askerî ve ekonomik güce bel bağladılar. Diplomasiye başvurduklarında ise bu, genellikle ABD gücünü artırmak için değil, çok taraflı kurumların devletlerin yerini aldığı ve savaşın tamamen ortadan kalktığı bir küresel cennet inşa etmek amacıyla oldu.

Bir süre boyunca, ABD bu ihmalkarlığı tolere edebilecek kadar güçlüydü. 1990’lar ve 2000’li yılların başlarında Washington o kadar baskındı ki, geleneksel diplomasiye ihtiyaç duymadan hedeflerine ulaşabiliyordu. Ancak o günler geride kaldı. ABD artık tüm düşmanlarıyla aynı anda savaşabilecek ve hepsini yenebilecek bir askerî kapasiteye sahip değil. Yaptırımlarla başka bir büyük gücü çökertme yeteneği de bulunmuyor. Artık kıtalar büyüklüğünde rakiplere sahip bir dünyada yaşıyor—bu rakipler güçlü ekonomilere ve etkileyici ordulara sahip. Büyük güçler arası savaş, onlarca yıl sonra yeniden gerçek bir olasılık hâline geldi.

Bu tehlikeli ortamda, ABD’nin diplomasiyi yeniden klasik formunda keşfetmesi gerekecek—her şeye kadir bir ordunun hizmetkârı ya da küresel normların taşıyıcısı olarak değil, stratejinin sert ve hesapçı bir aracı olarak. Binlerce yıl boyunca büyük güçler, diplomasiyi çatışmayı önlemek, yeni ortaklar kazanmak ve düşman koalisyonlarını parçalamak için kullandı. ABD de benzer bir yol izlemeli; görüşmeler ve anlaşmalar yoluyla kendi yüklerini azaltmalı, düşmanlarını kısıtlamalı ve bölgesel güç dengelerini yeniden ayarlamalı. Bunun için de rakiplerle doğrudan müzakere etmeye ve ittifakları, Washington’un aynı anda Pekin ve Moskova ile mücadelede öncülük etmek zorunda kalmayacağı şekilde yeniden yapılandırmaya ihtiyaç var.

Çin ve Rusya ile müzakere etmek ve dostlardan karşılıklılık talep etmek bu nedenle gereklidir. Doğru yapıldığı takdirde, ABD’nin sınırlı kaynaklarıyla karşı karşıya olduğu neredeyse sonsuz tehditler arasındaki boşlukları yönetmeye yardımcı olabilir; birçok diğer büyük gücün de diplomasiyi bu amaçla kullandığı gibi. Aslında, stratejide diplomasinin özü, güçleri mekânda ve zamanda yeniden düzenleyerek ülkelerin kendi kapasitelerinin ötesinde güç sınavlarına girmesini önlemektir. Bunu başarmanın sihirli bir formülü yoktur ve Trump’ın yaklaşımının başarıya ulaşacağına dair bir garanti de yoktur. Ancak alternatif—herkesi kaba güçle alt etmeye çalışmak—ne uygulanabilir ne de daha az risklidir. Başka bir deyişle, stratejik diplomasi, Amerika’nın uzun süreli rekabette konumunu güçlendirmek için elindeki en iyi seçenektir.

KADİM BİLGELİK

MÖ 432 yazında, Sparta’nın liderleri Atina ile savaşa girip girmeme konusunu tartışmak üzere bir araya geldi. Aylardır iki şehir devleti arasında gerilimler artıyordu; Atinalılar Sparta’nın müttefikleriyle çatışmaya giriyor, Spartalılar ise hareketsiz kalıyordu. Şimdi, müttefiklerin de kışkırtmasıyla savaş yanlısı bir grup harekete geçmeye hevesliydi.

Ancak Sparta’nın yaşlı kralı II. Archidamus farklı bir şey önerdi: diplomasi. Archidamus meclise yaptığı konuşmada, müzakerelerin çatışmayı geciktirebileceğini, Sparta’nın bu arada yeni müttefikler edinip ülke içindeki konumunu güçlendirebileceğini söyledi:

Size hemen silaha sarılmamanızı, Atinalılarla savaş tehdidi taşıyan ama aynı zamanda teslimiyet izlenimi de vermeyen bir tonda görüşmeler yapmanızı, ve bu arada kendi hazırlıklarımızı mükemmelleştirmenizi öneriyorum. Bunun yolları, önce Yunan ya da barbar fark etmeksizin müttefikler edinmek, sonra da kendi iç kaynaklarımızı geliştirmektir. Eğer elçilerimiz Atinalılar tarafından dinlenirse ne âlâ; dinlenmezse de iki üç yıl içinde konumumuz maddi olarak büyük ölçüde güçlenmiş olacaktır. Belki o zamana kadar, hazırlıklarımızın görüntüsü ve buna eşlik eden kararlı ifadelerimiz Atinalıların henüz tahrip edilmemiş topraklarını korumaya yönelmesine yol açar.

İlk başta, Archidamus’un sözleri meclisi etkilemedi; Spartalılar savaş lehine oy kullandılar. Ancak sonraki haftalarda şehir savaş için hazır olmadığını fark etti ve yaşlı kralın bilgeliği kendini göstermeye başladı. Sparta, savaşı geciktirmek ve diğer şehir devletlerini kendi tarafına çekmek için dört bir yana elçiler gönderdi. Savaş bir yıl sonra başladığında, Sparta daha iyi bir konumdaydı. Yirmi yıl sonra zafer kazandığında ise, bu Atina’dan daha iyi bir orduya sahip olduğu için değil; Atina’ya kıyasla daha büyük ve daha güçlü bir müttefik ağı—aralarında eski ezeli düşmanı Persler de olmak üzere—kurduğu için mümkün olmuştu.

Archidamus’un önerileri, yüzyıllar boyunca sayısız büyük güç tarafından da başarıyla uygulanmıştır. Öncelikle, diplomasi yoluyla zaman kazanmak ve savaşa hazırlanmak uygulamasına bakalım. Yeni barbar kavimleri ortaya çıktığında, Romalılar, Bizanslılar ve Song Hanedanı, silah ve erzak depolarını yeniden doldurmak için elçiler göndermeyi bir gelenek hâline getirmiştir. Roma İmparatoru Domitian, Dacialılarla bir ateşkes anlaşması yaparak Roma’nın gücünü toparlamasına imkân tanımış ve yaklaşık on yıl sonra İmparator Trajan savaşa hazır hâle gelmiştir. Venedik, İstanbul’un Osmanlılar tarafından fethinden sonra donanmasını ve kalelerini güçlendirmek için Osmanlılarla uzun bir barış süreci müzakere etmiştir. Fransa’nın başbakanı Kardinal Richelieu da, İspanya’yla neredeyse on yıl boyunca diplomasi yoluyla zaman kazanarak Fransa’nın askeri gücünü toplamasını sağlamıştır.

Archidamus’un ikinci önerisi—yani düşmanın seçeneklerini kısıtlamak için ittifaklar kurmak—da tarihte kalıcılığını korumuştur. Fransız kralları, Katolik Habsburglara karşı, sapkın Lutheranlarla ve “kâfir” Osmanlılarla ittifak kurmuştur. Habsburglar, Prusya’yı sınırlamak için Bourbonlarla ittifak yapmıştır. Edward dönemi Britanyası ise, sömürgeci rakipleri Fransa ve Rusya ile işbirliğine giderek imparatorluk Almanya’sına karşı güçlerini birleştirmiştir.

Bu örneklerin her birinde başarı, kritik bölgelerde elverişli bir güç dengesi oluşturmak anlamına geliyordu. Bu da stratejik diplomasinin belki de en temel amacıdır—ve ülkelerin maddi kapasitelerinin çok ötesinde güç projeksiyonu yapmalarını sağlayan şeydir. Avusturya Dışişleri Bakanı (ve ardından Şansölyesi) Klemens von Metternich tarafından kurgulanan Viyana sistemi, güç dengesi prensibini kullanarak Avusturya İmparatorluğu’nun büyük güç statüsünü doğal ömrünün çok ötesine taşımıştır. Alman Şansölyesi Otto von Bismarck da 19. yüzyılın sonlarında benzer bir başarı göstermiştir. Avusturya, Rusya ve Birleşik Krallık ile anlaşmalar yaparak Fransa’yı izole etmiş ve Almanya İmparatorluğu’nu doğuş aşamasında boğabilecek bir iki cepheli savaştan kaçınmıştır.

Bu liderler, hiçbir zaman ortaklıklarını ortak değerlere veya dostluk hayallerine dayandırmaya çalışmadılar. Düşmanca ülkeleri mantık ve akıl yoluyla dost hâline getirebileceklerine inanmadılar. Diplomasiyle uzlaşmaz dünya görüşlerini aşabileceklerine de inanmadılar. Onların hedefi, rakiplerinin seçeneklerini sınırlamaktı, çatışmanın kökenlerini ortadan kaldırmak değil. Bu mantıktan sapmak, felakete yol açabilir; 1938’de Britanya Başbakanı Neville Chamberlain’ın Alman lider Adolf Hitler’le yaptığı görüşmede olduğu gibi. Chamberlain, diplomasi yoluyla Hitler üzerindeki iç ve dış sınırlamaları artırmak yerine, ona istediklerini vererek Alman yayılmacılığının duracağını umdu. Bu yaklaşım, Berlin’i daha da cesaretlendirdi ve İkinci Dünya Savaşı’nın yolunu açtı.

Amerika Birleşik Devletleri, 1990’larda benzer bir hata yaptı. Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından yükselen Pekin’i sınırlamaya çalışmak yerine, Washington ticari diplomasi yoluyla Çin’in ekonomik genişlemesini kısıtlayan bariyerleri ortadan kaldırdı. ABD’li yetkililer, Çin’in Dünya Ticaret Örgütü’ne katılımını müzakere etti ve Amerikan pazarlarını Çinli şirketlere açtı. Washington, bu adımların Çin’i liberal bir demokrasiye dönüştüreceğini düşündü. Ancak bunun yerine Pekin, bu açılımı kullanarak kontrolünü pekiştirdi, zenginleşti ve diğer ülkeler karşısında ekonomik üstünlük kazandı. Bugün Çin’in üretimdeki baskınlığı o kadar derinleşmiştir ki, Amerikan ordusu bile birçok Çin yapımı ürüne bağımlı hâle gelmiştir. Bunun sonucu olarak, Washington’un bir savaş sırasında Pekin karşısındaki seçenekleri ciddi şekilde sınırlanmış olacaktır.

İHTİŞAM YANILSAMASI

Amerikanın Soğuk Savaş sonrası Çin’e yönelik yaklaşımı, ABD liderlerinin stratejik diplomasiye artık ihtiyaç duymadıklarına inanmalarından kaynaklandı. Sonuçta, 1990’lara gelindiğinde rekabet edilecek başka büyük güçler kalmamıştı. Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte, Amerika Birleşik Devletleri daha önce hiçbir büyük gücün hayal bile edemeyeceği bir üstünlük payına sahip olmuştu. Washington, rakiplerin davranışlarını şekillendirmeye çalışmak yerine, onları liberal toplumlara dönüştürmeyi hedefleyen çok daha geniş kapsamlı bir amacı benimsedi.

Bu olağandışı ortamda, çoğu Amerikalı yetkili diplomasiye iki temel tutumdan biriyle yaklaştı. Birinci kamp, dünyanın küreselleşmiş bir ütopyaya doğru ilerlediğine inanıyor ve diplomasiyi bu süreci hızlandırmak amacıyla devletlerin üstünde kurallar ve kurumlar inşa etmenin bir aracı olarak görüyordu. İkinci kamp ise, Amerika’nın kapsamlı güvenliğe askerî-teknolojik araçlarla ulaşabileceğine inanıyor ve diplomasiyi hayalperest ya da korkakça bir girişim olarak görerek ülkeyi onursuzlaştırıp zayıflattığını düşünüyordu.

Bu iki anlayış da Soğuk Savaş’ın sona ermesinden öncesine dayanır. Efsanevi realizmiyle tanınan ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger bile, Amerikan diplomatlarının görevinin nihayetinde bir dünya federasyonu kurmak olduğuna inanan bir idealistti. Barış için her türlü bedeli ödemeye hazır biri olmaktan çok uzak olan ABD Başkanı Ronald Reagan, Sovyet lideri Mihail Gorbaçov ile nükleer görüşmelere başladığında, Cumhuriyetçi şahinler tarafından finanse edilen tam sayfa bir ilanda fotoğrafı Neville Chamberlain’inkiyle yan yana konmuştu. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra ise bu iki anlayış da iyice güçlendi: Liberaller, Sovyetlerin çöküşünü cennetin yakın olduğuna dair bir kanıt olarak gördü; sertlik yanlıları ise diplomasinin artık gereksiz olduğuna kanaat getirdi. Daha önce de diplomasinin öldüğü ilan edilmişti, ancak hiçbir zaman bu kadar belirgin bir ölüm sertliği yaşanmamıştı.

Ancak tarihin sonuna dair söylentiler zamansızdı. Görüldü ki, liberalizm insanlık hikâyesinden jeopolitiği silip atamadı. Çin, İran ve Rusya liberal toplumlara dönüşmedi. Aksine, her biri kendi bölgelerine hükmetmeye kararlı, özgüvenli medeniyet-devletleri hâline geldi. Bugün, büyük güçler arasındaki rekabet geri döndü ve sistemik bir savaş ihtimali son derece gerçek bir olasılık hâlini aldı.

Ne liberallerin ne de şahinlerin bu soruna uygulanabilir bir çözümü vardır. Dünyadaki tüm uluslararası kurumlar bile Amerika Birleşik Devletleri ile Çin veya Rusya ya da her ikisi arasında çıkabilecek bir sıcak savaşı önleyemez. Üstelik, son iki Ulusal Savunma Stratejisi’nin de kabul ettiği gibi, ABD ordusu aynı anda iki büyük rakibe karşı savaşacak şekilde konumlandırılmamış ya da donatılmamıştır. Washington ordusuna yeniden yatırım yapabilir ve yapmalıdır da. Ancak Çin ve Rusya’nın ilerlemeleri ile ABD’nin devasa bütçe açığı göz önüne alındığında, Amerikan ordusunu aynı anda tüm düşmanlarıyla baş edebilecek seviyeye getirmek kuşaklar sürecek bir çaba gerektirecektir.

Bu açığı kapatmak için Washington’un stratejik diplomasiye geri dönmesi gerekecek. Archidamus’un sözleriyle, “ne çok fazla savaş tehditi taşıyan ne de teslimiyet ima eden bir tonda” düşmanlarıyla diplomatik görüşmeler yürütmeli ve bu süreçte ittifaklarını ve iç kaynaklarını daha iyi bir savaşa hazırlık hâline getirmelidir—elbette savaşın önlenmesi umuduyla. Geçmişteki büyük güçler gibi, Washington da ana rakiplerinden daha zayıf olanla gerilimi azaltarak daha güçlü olana odaklanmaya başlayabilir. ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve Başkanı Richard Nixon, 1970’lerin başında Pekin ile ilişkileri ısındırarak Moskova’ya odaklanabilmek için tam da bunu yapmışlardı.

Bugün daha zayıf olan rakip Rusya’dır. Ukrayna’nın Moskova’nın askerî kaynaklarını tüketmesiyle bu durum artık fazlasıyla aşikâr hâle gelmiştir. Bu nedenle ABD, Rusya’nın zayıflamış durumunu avantaja çevirmeyi hedeflemeli; Moskova ile Pekin’i dezavantajlı bırakacak bir yumuşama (détente) süreci başlatmalıdır. Buradaki amaç, Rusya ile olan çatışma kaynaklarını ortadan kaldırmak değil, Rusya’nın ABD çıkarlarına zarar verebilme kapasitesini sınırlamaktır.

Bu süreç, Ukrayna’daki savaşı ABD için elverişli bir şekilde sona erdirmekle başlamalıdır. Yani sonuçta, Kiev Rusya’nın batıya doğru ilerlemesini engelleyebilecek kadar güçlü kalmalıdır. Bu hedefe ulaşmak için, bir barış anlaşmasını müzakere edecek Amerikan yetkilileri, 2022 İstanbul görüşmelerinin başarısızlığından ders çıkarmalıdır. O görüşmelerde siyasi bir çözüm hedeflenmiş ve ateşkese doğru geriye dönük bir süreç izlenmişti. Bu yaklaşım, Rusya’nın barış öncesinde siyasi taleplerini—Ukrayna ordusunun büyüklüğüne sınırlamalar getirmek ve anayasasında değişiklikler yapmak—bir ön koşul olarak masaya koymasına olanak sağlamıştı. Daha iyi bir model, 1950’lerdeki Kore örneğidir: Önceliği bir ateşkese verip, daha geniş bir siyasi çözümü yıllar alabilecek ayrı bir sürece bırakmak. Washington, gerektiğinde Ukrayna’nın toprak tavizleri vermesi için baskı yapmaya da hazır olmalıdır. Ancak Ukrayna’nın egemenliği müzakerelerin ön şartı olarak belirlenmeli ve Moskova’yı ikna etmek için ABD yaptırımları, askerî yardımlar ve el konulan Rus varlıkları etkin biçimde kullanılmalıdır.

Amerika Birleşik Devletleri, Ukrayna ile İsrail’le sürdürdüğüne benzer bir savunma ilişkisi geliştirmelidir: Resmî bir ittifak değil, Kiev’e kendini savunabilmesi için gerekenleri satma, ödünç verme veya hibe etme üzerine kurulu bir anlaşma. Ancak Ukrayna’ya NATO üyeliği verilmemelidir. Bunun yerine ABD, Avrupa devletlerini hem Ukrayna’nın güvenliği hem de kıtanın genel güvenliği konusunda daha fazla sorumluluk almaya teşvik etmelidir.

Avrupa’yı bu yönde ilerletmek için, Amerikalı politika yapıcılar yine Nixon yönetiminden ders alabilir. Nixon dönemi, ABD’nin ikincil bölgelerdeki (o zamanlar Asya, şimdi Avrupa) antlaşmalı müttefiklerine nükleer koruma sağlamayı kabul ettiği, ancak konvansiyonel savunmalarını yerel devletlerin üstlenmesini beklediği bir doktrin geliştirmişti. Ekonomik açıdan tamamlayıcı bir adım olarak, Nixon’un Hazine Bakanı John Connally, Amerikan sanayisini canlandırmak amacıyla müttefikler üzerinde ABD mallarına uygulanan kısıtlamaları azaltmaları ve para birimlerinin değerini artırmaları yönünde baskı kurmuştu. Bugün benzer bir Nixon tarzı düzenleme, ABD’nin Avrupa’ya genişletilmiş caydırıcılık ve belirli stratejik sistemler sağlamasını, ancak müttefiklerin cephedeki savaş kabiliyetlerinin büyük kısmını üstlenmesini içerebilir. Ekonomik alanda ise Washington, pazar erişiminde karşılıklılık talep edebilir ve müttefiklerin, ABD inovasyonundan yararlanabilmek için, bu inovasyonu engelleyen düzenleyici standartları kaldırmalarını şart koşabilir. Hedef, müttefiklerin Amerikan standartlarını benimsemesi olmalı; tam tersi değil. Ayrıca tüm Batı’nın odağını Pekin üzerine çevirmesi sağlanmalıdır.

Şu ana kadar Trump yönetimi bu yönde ilerliyor gibi görünüyor. Hem Rusya’yı hem de Ukrayna’yı karşılıklı enerji altyapılarına yönelik saldırıları durdurmaya ikna etti. Baskı gücünü artırdı; Suudi Arabistan’ı petrol üretimini artırmaya ikna etti ve Biden yönetimi döneminde enerjiyle bağlantılı bankacılık işlemlerine getirilen yaptırım muafiyetini kaldırdı. Ukrayna ile imzaladığı bir maden anlaşması, iki ülke arasındaki bağı artırdı ancak Washington’u Kiev’in savunmasından doğrudan sorumlu kılmadı. Avrupa’ya karşı takınılan daha sert ton ise, kıtada nesillerin gördüğü en büyük savunma harcaması artışını—yaklaşık 1 trilyon doları—tetikledi. Trump’ın uyguladığı ilk tarifeler Avrupa’da rahatsızlık yaratmış olsa da, bu adım aynı zamanda on yıl aradan sonra yeni bir transatlantik ticaret anlaşması müzakerelerini başlatabilir. Bütün bunlar, eğer Washington asıl hedefini gözden kaçırmazsa—yani sırf yıkım için değil, stratejik yenilenmeye hizmet eden bir yıkım amacı güderse—ABD için daha iyi sonuçlar doğurabilir.

BÖL VE YÖNET

Amerika Birleşik Devletleri Ukrayna’daki savaşı sona erdirdikten sonra, Amerikalı diplomatlar Moskova’nın Pekin ile ilişkisini karmaşıklaştırmaya daha aktif bir şekilde çalışmaya başlayabilir. Ancak bu da oldukça zorlu olacaktır. Rusya’nın Çin’den tamamen koparılması pek olası değildir: Bu iki ülke, Nixon’un Pekin’e seyahat ettiği döneme kıyasla daha fazla ortak çıkara ve daha sıcak bir siyasi ilişkiye sahiptir. Ancak çıkarları tamamen örtüşmemektedir. Ukrayna savaşı başladığından beri Rusya, Çin’e oldukça bağımlı hâle gelmiştir ve jeopolitikte bağımlılık her zaman rahatsızlık yaratır. Özellikle de Rusya’nın finansal ve teknolojik açıdan Çin’e olan bağımlılığı savaşla birlikte ciddi biçimde artmıştır. Çin ayrıca Orta Asya’daki Rus etki alanını da giderek devralmakta ve Sibirya ile Rusya’nın Uzak Doğusu’ndaki altyapı üzerinde kontrol sahibi olmaktadır; öyle ki, bu bölgelerde Moskova’nın gerçek egemenliği artık sorgulanır hâle gelmiştir.

Bu durum, Moskova için eski bir ikilemi yeniden gündeme getiriyor: Rusya esasen Avrupa mı yoksa Asya mı odaklı bir güçtür? Washington bu gerilimi fırsata çevirmelidir. Amaç, Rusya’yı uzlaşmacı bir tutuma çekmek ya da ABD’nin müttefiki yapmak değil, dış politikasında doğuya yönelmesini teşvik edecek koşulları yaratmaktır. ABD yetkilileri, Rusya’nın doğu NATO ülkelerinde tavizler koparabileceği büyük bir anlaşma teklif etmesine direnmelidir; çünkü böyle bir taviz, Rusya’nın batıya yönelimini teyit eder. Bunun yerine, ABD ile çıkarlarının çatıştığı alanlarda Rusya üzerindeki baskıyı artıracak, çıkarlarının örtüştüğü alanlarda ise baskıyı hafifletecek bölümlendirilmiş bir yumuşama (détente) süreci hedeflenmelidir. Bu doğrultuda Washington, Moskova’nın Ukrayna konusunda ABD taleplerini karşılaması durumunda, Asyalı müttefiklerinin Rusya’nın doğu topraklarında Çin’e alternatif yatırım teklif etmelerinin önündeki kısıtlamaları kaldırabilir.

Aynı mantık silah kontrolü alanına da uygulanmalıdır. Ukrayna işgali nedeniyle ciddi yıpranma yaşayan Rusya, konvansiyonel silahlı kuvvetlerini yeniden inşa etmek zorunda kalacak ve bu da uzun menzilli nükleer cephaneliğine ayrılan fonların azaltılmasını gerektirebilir. Bu durum, Sovyetler Birliği’nin stratejik nükleer silah harcamalarını azaltmak zorunda kaldığı 1980’lerin ortalarındaki dönemi hatırlatıyor. O dönemde Ronald Reagan bu fırsatı değerlendirerek Mihail Gorbaçov ile yeni bir silah kontrol anlaşması imzalamıştı. Trump da benzer bir modeli takip edebilir: Moskova’ya, önceki anlaşmalara kıyasla daha sıkı sınırlar getiren revize bir silah kontrol çerçevesi sunulabilir. Amaç, Rusları stratejik cephaneliklerinde risk üstlenmeye zorlayarak, ABD’nin iki büyük rakibe karşı caydırıcılık gereksinimini azaltmaktır. Böylece Washington, nükleer caydırıcılık kapasitesinin çoğunu Pekin’in büyüyen tehdidine odaklayabilir. Ayrıca, böyle bir anlaşma, Çin’in ABD’yi Avrupa’da bir silahlanma yarışına sokma arzusunu da boşa çıkararak Pekin ile Moskova arasında bir mesafe yaratabilir.

Washington, stratejik diplomasiyi başka bir potansiyel nükleer tehdit olan İran’la başa çıkmak için de kullanabilir. Amerika Birleşik Devletleri’nin, İran’ın nükleer emellerini engelleme ve gelecekte bölgede yeni Amerikan askeri müdahalelerine ihtiyaç duyulmasını sınırlama konusunda güçlü bir çıkarı vardır. Bu hedefe ulaşma olasılığı, İsrail’in İran’a bağlı vekil güçleri ve hava savunma sistemlerini yakın zamanda etkisiz hâle getirmesiyle artmıştır. Bu gelişme, Washington’a Abraham Anlaşmaları şablonunu genişletme ve İsrail-Suudi Arabistan normalleşmesini teşvik etme fırsatı sunmaktadır. İsrail’in bölgedeki başarılı askerî operasyonları ayrıca, ABD’nin Lübnan ve Suriye gibi eski İran müttefiklerini İran’dan koparma şansını da artırmıştır.

Suriye’de başarı, ABD diplomasisinin, Kürtlere bir rol veren ve Türkiye ile Katar destekli İslamcı grupları dengeleyen bir iç güç dengesi oluşturmasını gerektirecektir. Aynı zamanda, ABD Türkiye ile Ukrayna gibi ortak çıkar alanlarında çalışmalı ve Türkiye’nin Yunanistan, İsrail ve Suudi Arabistan gibi ABD müttefikleriyle ilişkilerini onarmasını teşvik etmelidir.

İran ile başarılı Amerikan diplomasisi yürütme ihtimali, yeni yönetimin bölgede kurmayı başaracağı genel güç pozisyonu oranında artacaktır. İran’ın nükleer programından tamamen vazgeçmesini hayal etmek zor olsa da, Trump’ın kısa süre önce İran Dini Lideri Hamaney’e gönderdiği mektupla denediği türden bir hamle için doğru zaman şimdidir. Zira bugün, Tahran’ın elindeki kartlar uzun zamandır olmadığı kadar zayıf, Washington’ınkiler ise güçlü durumdadır.

GÜÇ POZİSYONU

Bir de Çin meselesi var. Bu ülke, Amerikan tarihindeki belki de en zorlu rakibi oluşturuyor. ABD yetkilileri, Çin’i Sovyetler Birliği’ni çevreledikleri şekilde sınırlandıramayacaklar; zira Çin hem çok büyük hem de dünya ekonomisine çok entegre bir ülke. Ancak Washington, Çin’in Amerika karşıtı koalisyonlar kurmak için sahip olabileceği tüm seçenekleri kapatarak onu her şekilde izole etmeye çalışmalıdır. Amerikan diplomasisinin hedefi, Pekin’e karşı mümkün olan en geniş koalisyonları kurmak ve güçlü bir iç ekonomik pozisyon elde ederek bu temelde Amerikan çıkarlarını gözeten yeni bir modus vivendi (birlikte yaşama düzeni) aramak olmalıdır.

Bu stratejinin sıfır noktası Asya’dır. Çin, her yönden gerilim yaşadığı ülkelerle çevrilidir. Hindistan ve Nepal ile kara sınırı anlaşmazlıkları; Japonya, Filipinler ve Vietnam ile deniz sınırı ihtilafları bulunmaktadır. Amerikan diplomasisi, Çin’in askerî genişleme seçeneklerini sınırlayan bölgesel bir güç dengesi oluşturmak için bu dinamikleri kullanmalıdır.

Bu konuda ABD’nin şimdiye kadar karışık bir sicili oldu. Başkan Joe Biden yönetimi, ilk Trump yönetiminin Pekin’i Washington’ın birincil rakibi olarak görme vurgusunu nominal olarak sürdürdü. Tayvan’a yönelik söylemsel desteği artırdı; Avustralya, Hindistan, Birleşik Krallık ve ABD’den oluşan Dörtlü Güvenlik Diyaloğu (Quad) işbirliğini genişletti; Filipinler ile savunma işbirliğini derinleştirdi ve Japonya ile Güney Kore arasındaki ayrılıkları onarmaya çalıştı. Ancak tüm bu girişimler, Washington’ın Avrupa ve Orta Doğu’daki krizlere odaklanmak için Asya’daki Amerikan askerî varlığını azaltmasıyla eş zamanlı gerçekleşti. Sonuç olarak, ABD’nin söylemi ile kabiliyetleri arasında bir boşluk oluştu. Örneğin Tayvan konusunda, Biden yönetimi seleflerinden farklı olarak stratejik belirsizlik ilkesini zayıflattı, fakat aynı anda ABD’nin askerî gücünü Avrupa ve Orta Doğu’ya yönlendirdi. Ayrıca Washington, Asya’daki Pasifik müttefiklerinden, Ukrayna’ya silah desteği ve Rusya’ya yönelik yaptırımlar gibi Asya dışı hedefler için daha fazla yardım talep etti.

Çin ile ilgili olarak, Biden yönetiminin söylemi ile kapasitesi arasındaki uçurum, Amerika Birleşik Devletleri’ni hem kışkırtıcı hem de zayıf bir pozisyona sokan paradoksal bir durum yarattı. Beyaz Saray, Tayvan’ın geleceği gibi ihtilaflar konusunda yüksek perdeden konuşarak kışkırtıcıydı, ancak bölgedeki Amerikan askerî varlığını azaltarak zayıflık gösterdi. Çin’in saygısız tavrı, Mart 2021’de üst düzey Çinli dış politika yetkilisi Yang Jiechi’nin Anchorage’daki bir toplantıda ABD Dışişleri Bakanı Antony Blinken’a Amerikan demokrasisini yayma çabalarını azarlamasıyla belirginleşti. Sonrasında, bazılarınca “zombi diplomasisi” olarak adlandırılan dört yıllık bir dönem geldi: Çin, Biden yönetimine iki seçenek sundu; her ikisi de Pekin açısından kazançlıydı. Birincisinde, Washington Tayvan’a verdiği desteği bırakacak, bölgedeki askerî varlığını azaltacak ve Çin ile çalışabilir bir ilişki karşılığında ABD pazarlarını ve yatırımlarını Çin’e açacaktı. İkincisi ise askerî çatışma seçeneğiydi. Washington ise ilişkiyi sürdürmeyi başlı başına bir amaç olarak gördü. Ayrıca iklim değişikliğini jeopolitikten ayırmaya çalıştı, ancak Çin bu ayrımı reddetti. Sonuç olarak, ABD sanayisini zayıflatan emisyon sınırlamalarıyla kendini bağlarken Çin kömürle çalışan santraller inşa etmeye devam etti. Bu hatalar, Biden yönetiminin etkin ikili diplomasi için güçlü bir konum oluşturmasını engelledi.

Bundan sonra, ABD’nin yaklaşımı tam tersi olmalıdır: Söylemi minimize etmek ve doğrudan diplomasi için Washington’ın manevra alanını güçlendiren eylemleri maksimize etmek. İç politikada, bu daha fazla enerji üretimi, bütçe açığını azaltma ve ekonomiyi güçlendirmek için deregülasyon anlamına gelir. Asya’da ise tarifeler konusunda müttefiklerden daha fazla karşılıklılık talep etmek, savunma yükünü paylaşmalarını sağlamak ve Hint-Pasifik bölgesinde ABD’nin askerî caydırıcılığını güçlendirmek anlamına gelir. Müttefiklere baskı yapmanın amacı, bu ittifakları zamanla Washington için daha faydalı hale getirmek ve onları ABD’nin finansal ve askerî-endüstriyel sistemine daha derinden entegre etmektir. Washington’ın bölgedeki varlığını güçlendirme amacı ise, ABD baskısının terk edilişe değil daha güçlü ittifaklara hizmet ettiğini müttefiklere göstermek ve Çin’den korkan ülkeler için direnmenin mümkün olduğunu sağlamaktır.

İttifaklarını güçlendirirken, Trump yönetimi özellikle Hindistan’a dikkat etmelidir. Biden yönetimi, Hindistan hükümetiyle alakasız meseleler yüzünden kavga etmekle meşgul olduğundan, Yeni Delhi’yi Pekin’e karşı yeterince harekete geçiremedi. Beyaz Saray, örneğin, Hindistan’a Rus silahları satın aldığı için yaptırım tehdidinde bulundu ve Rus petrolü satın alan Hint şirketlerine yaptırımlar uyguladı. Ayrıca, insan hakları konusunda (ilerici eleştirmenlerinin istediği kadar sert olmasa da) Yeni Delhi’yi eleştirdi ve Bangladeş’teki Hindistan yanlısı hükümete baskı uyguladı; bu hükümetin devrilmesi ise şimdi Çin’in Güneydoğu Asya’daki nüfuzunu artırmasına zemin hazırlamış olabilir.

Trump yönetimi bunun yerine Hindistan’ı ABD’ye daha fazla yakınlaştırmalıdır. Yeni Delhi’yi, teknoloji transferleri konusunda Japonya veya NATO ortakları düzeyinde bir müttefik olarak görmelidir. Ayrıca, Hindistan’dan Orta Doğu’ya ve oradan Avrupa’ya uzanan, Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi’ne karşı bir ekonomik koridor oluşturma planlarını hızlandırmaya çalışmalıdır. Biden yönetiminin Hindistan’ı sözde demokratik gerilemeler nedeniyle eleştirme pratiğini terk etmeli ve Hindistan’ın Çin ve Pakistan’a karşı topraklarını koruma çabalarına siyasi destek ve savunma işbirliği sözü verilmesini değerlendirmelidir.

Washington, iç politikada kendini yeniden inşa ederek ve dış politikada daha sağlam ittifaklar kurarak elde ettiği gücü, Pekin ile daha elverişli bir güç dengesi müzakere etmek için kullanmalıdır. Örneğin, Trump yönetimi bu güçlenmiş konumunu kullanarak Çin ile olan ticaret açığının azaltılmasını ve orada faaliyet gösteren Amerikan finans kuruluşlarına daha geniş erişim sağlanmasını isteyebilir. ABD’de belirli sektörlere Çin yatırımlarını teşvik edebilir. Hatta her iki ülkenin de yararına olacak bir para birimi yeniden değerlemesi için girişimde bulunabilir. Çin, bölgesel işlemlerde kullanılmak üzere yuanın (renminbi) değerinin artmasını istiyor ve daha zayıf bir dolar ABD yönetiminin yeniden sanayileşme çabalarını destekleyebilir.

Washington için Çin ile angajmana girerken Hint-Pasifik müttefikleriyle ilişkileri yeniden dengeleme çabası arasında bir çelişki yoktur. Tarih boyunca büyük güçler, rakiplerin müttefiklere yönelik yapıcı bir itici güç işlevi görebileceğini keşfetmiştir. Örneğin Bismarck, Almanya’nın müttefiki Avusturya’nın askerî kapasitesini güçlendirmesini teşvik etmek için Rusya ile görüşmeler yürütmüş, bu da Rusya’yı Bismarck’ın taleplerini kabul etmeye zorlamıştı. Buradaki kilit mesele, müttefiklerin, hamilerinin düşmanlarla angajmanının bir sınırı olduğunu bilmelerini sağlamaktır. Düşmanlarla diplomasi, karşı tarafı sınırlamak için geçici avantajlar elde etmeye yöneliktir; müttefiklerle diplomasi ise merkezi güce daha fazla hareket özgürlüğü tanıyan uzun vadeli bağlar kurmak içindir. İki tür diplomatik angajmanı, müttefikleri motive edecek ama yabancılaştırmayacak şekilde kalibre etmek diplomasi sanatının merkezindedir.

Şu ana kadar Trump yönetiminin Çin’le ilgili adımları umut verici görünmektedir. Beyaz Saray, Xi Jinping ile bir zirve ihtimalini gündemde tutuyor, ancak zamanlaması konusunda ketum davranıyor. Bu arada, tarifeler yoluyla ve yeni savunma harcama planlarında Hint-Pasifik bölgesine öncelik vererek manevra alanını artırmaya odaklandı. Eğer Rusya ile bir yumuşama (détente) sağlanır, müttefiklerle ilişkiler yeniden dengelenir ve Orta Doğu’daki diplomatik çabalar meyvesini verirse, Washington Pekin karşısında çok daha güçlü bir konuma kavuşacaktır.

Elbette tüm bu politikaların sonuç vermesi zaman alacaktır. Ancak yönetim bu adımları etkili bir şekilde birleştirebilirse, ABD, 1990’larda —kendi kaderini belirleyecek şekilde Çin’e kapılarını açtığında— kaybettiği stratejik avantajı yeniden elde etmek için en iyi şansa sahip olacaktır.

TEMELE DÖNÜŞ

Amerika Birleşik Devletleri, stratejik diplomasiye dış politikanın bir aracı olarak yeniden hayat vermeye çalışırken pek çok zorlukla karşı karşıya kalacaktır. Ancak önceki büyük güçlerle kıyaslandığında, ülkenin koşulları oldukça elverişlidir. ABD’nin, açık siyasi sistemi, liyakate dayalı toplumu ve dinamik ekonomisi sayesinde kendi hatalarını telafi edebilme ve küresel bir güç olarak kendini yeniden canlandırabilme gibi benzersiz bir yeteneği vardır. Diplomasi, bu avantajları kilit bölgelerde stratejik kazançlara dönüştürerek ABD’nin uzun vadeli rekabet için pozisyonunu güçlendirmesine yardımcı olabilir.

Ancak stratejik diplomasinin işe yaraması için, ABD’nin temel ilkelere geri dönmesi gerekir — Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun çabaları da bu yöndedir. Dış Hizmet memurlarının müzakereyi temel bir yeterlilik olarak öğrenmeleri gerekir; hâlen böyle bir eğitim almamaktadırlar. Hepsi askerî ve ekonomik konularda da eğitilmelidir; bu da şu anda gerçekleşmemektedir. ABD’nin diplomatik fonlaması ve öncelikleri, Ulusal Güvenlik Stratejisi ile sıkı bir uyum içinde olmalıdır. Ve Amerikan diplomatlarına, muhalifleri cesaretlendiren ve müttefikleri zayıflatan —ve çoğu Amerikalının da desteklemediği— ilerici davaları teşvik etme izni verilmemelidir.

Bu yeniden odaklanma, diplomasinin birincil rolünün değerleri teşvik etmek veya devletler üstü kurallar ve yapılar yaratmak olduğuna inananları hayal kırıklığına uğratacaktır. Bu yanlış inanç, diplomasiyle liberal bir ütopya yaratılacağına inanan nesiller boyu liderler sayesinde ABD’nin zihniyetine derinlemesine yerleşmiştir. Oysa insanlık bir yücelme sürecinde değildir. Savaş ve rekabet, kalıcı gerçekliklerdir. Diplomasinin görevi jeopolitiği aşmak değil, onun içinde başarı elde etmektir. Diplomasi ne teslimiyet ne de nirvanaya açılan bir kapıdır. O, devletlerin rekabet baskısı altında hayatta kalmak için kullandığı stratejik bir araçtır. Usta bir şekilde uygulandığında, maliyetlerin çok ötesinde faydalar üretebilir. Ve böylesine tehlikeli zamanlarda, bu gerçeği yeniden keşfetmek fazlasıyla değerlidir.

 
Bu çeviri, Foreign Affairs dergisinin Mayıs/Haziran 2025 sayısında A. Wess Mitchell tarafından kaleme alınan The Return of Great-Power Diplomacy: How Strategic Dealmaking Can Fortify American Power başlıklı makaleden yapılmıştır.
Mitchell, 2017–2019 yılları arasında ABD Dışişleri Bakanlığı Avrupa ve Avrasya İşlerinden Sorumlu Müsteşarı olarak görev yapmış ve büyük güç rekabeti üzerine çalışmalarıyla tanınmış bir dış politika uzmanıdır.

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Krizden Kalıcılığa: 2025’te Küresel Göçün Fotoğrafı

Krizden Kalıcılığa: 2025’te Küresel Göçün Fotoğrafı 2025 yılı, insan hareketliliğinin...

Kosovo’da Erken Seçim Sonuçları: Kurti’nin Güç Konsolidasyonu mu?

Kosova’da 2025 yılı içinde yapılan ikinci erken parlamento seçimi,...

EISA Pan-Avrupa Uluslararası İlişkiler Konferansı 2026-Lizbon

1–4 Eylül 2026 | ISCTE – University Institute of...

Yeni Avrasya Düzeni

28 Ekim 2024’te, Güney Koreli istihbarat yetkililerinden oluşan bir...