Alija İzetbegoviç, Vietnam ve Ukrayna

Bu yazı Haris Imamović tarafından kaleme alınan ve 16 Temmuz 2025 tarihinde Boşnakça olarak yayımlanan Alija Izetbegović, Vijetnam i Ukrajina başlıklı makalenin Türkçe’ye aktarımıdır. 

Alija İzetbegović’e ait bir düşünce, giderek daha sık bir şekilde sosyal medyada öne çıkarılıyor ve siyasetçilerimizin ya da siyasi kaderimiz üzerine düşünen diğer insanların açıklamalarında yer buluyor:

“Güçlü olmak zorundayız. Bu bilgiyi çocuklarımıza aktarın. Onlara hem iyi hem de asil olmaları gerektiğini söyleyin, ama aynı zamanda güçlü olmaları gerektiğini de. Bu dünyada sadece güce saygı duyulur.”

Bu doğru, tartışmasız bir biçimde. Nasıl ki yasa olmadan güç -şiddet anlamına geliyorsa, uygulanabilir bir güç olmadan yasa da- yasa değildir. Güç olmadan iyilik, tam anlamıyla iyi değildir. İyilikseverlik, eylem gücünü de kapsar.

Özgürlük ve adalet de kendilerini bir güç, kuvvet, kudret olarak gösterir. Özgürlük, bizi köleleştiren ya da köleleştirmeye çalışanlara karşı direnebilme kudreti olarak; adalet, yapılanı karşılıksız bırakmama gücü olarak.

Ancak yine de “güçlü olmalıyız” gerçeğini, eğer onu koşulsuz bir gerçek, bir dogma olarak kavrarsak -ki bu sıklıkla yapılıyor- içinde basitlik barındırır. Eğer bu sözü, söylendiği bağlamdan (yani çocukları nasıl yetiştirmemiz gerektiğinden) ayırırsak.

Özellikle, eğer çocukların “hem iyi hem de asil olması gerektiği” kısmını göz ardı eder ve bu gerçeği sadece “güçlü olmalıyız” önermesine indirgersek. Yani gücü ahlaka, askeri kudreti uluslararası hukuka karşı konumlandırırsak -ki İzetbegović’in sözlerini dogmatik şekilde yorumlayanlar sıkça böyle yapar- sonunda sadece şu sonuca ulaşırız: güçlü olmalıyız.

Oysa güçlü olmak için yalnızca bunu istemek yeterli değildir. Sadece güçlü olmamız gerektiğini bilmemiz de yeterli değildir. Güçlü olmamız gerektiğini biliyor olabiliriz, ama yine de hiçbir zaman güçlü hale gelmeyebiliriz.

Üstelik daha dikkatli düşünürsek, herkes zaten güçlü olmaya çalışıyor.

“Güçlü olmalıyız.” Güzel. Ama ya tüm çabalara rağmen güçlü değilsek? Ya da yeterince güçlü değilsek? Ya güçsüzsek? O zaman ne yapacağız?

Hakikatler, her bağlamda aynı şekilde işlemez.

Örneğin, bugün Filistinlilere “sadece iyi ve asil olmak yetmez, güçlü olmalısınız” demek, yersiz olurdu. Sanki bunu kendileri bilmiyormuş gibi. Ya da güçlü olabilecekleri halde olmuyorlarmış gibi. Böylelikle onlara çocukmuş gibi hitap etmiş oluruz.

Filistinliler, tıpkı bir zamanlar bizim yaptığımız gibi, uluslararası hukuka ve ahlaka dayanıyorlar. Bunu, bu ilkelerin askeri güçten daha sağlam bir dayanak olduğunu düşündükleri için değil, başka güçlü bir dayanakları olmadığı için yapıyorlar.

Dolayısıyla ahlakı ya da uluslararası hukuku küçümsememeliyiz -en azından koşulsuz biçimde değil. Çünkü ahlak, başka gücü olmayanların gücüdür. Bu yüzden “güçlü olmalıyız” sözünün anlamı, ahlakı ve uluslararası hukuku koşulsuz bir şekilde küçümsemek olamaz.

Ayrıca güçlü olanlara “güçlü olun” demek de elbette gereksizdir. Zaten bunu çok iyi bilirler; çünkü çoğu zaman geçmişte onlar da güçsüzdüler. Çinliler, Birinci Afyon Savaşı’ndan İkinci Dünya Savaşı’nın sonuna kadar geçen dönemi “aşağılanma yüzyılı” olarak adlandırır; çünkü o dönemde Batılı güçlerin, Rusya’nın ve sonrasında Japonya’nın boyunduruğu altına girmişlerdi.

Ancak süper güçler için bile “güçlü olmak gerektiğini bilmek”, her zaman işe yaramaz. Zira güçlü olmayı istemelerine rağmen düzenli olarak güçlerini yitirdikleri olur: Örneğin, Çin İmparatorluğu, aşağılanma yüzyılına girmeden önce güçlüydü. Çinli elitlerin en büyük korkusu da, yeni bir aşağılanma yüzyılının başlamasıdır.

Son olarak, “güçlü olmalıyız” tezine şüpheyle yaklaşmak için bir sebep daha vardır: Büyük güçler bile, zirvedeyken çoğu zaman hedeflerine ulaşamaz, hatta daha zayıf rakiplerine karşı kaybedebilir.

Bunun en bilinen örneği, Amerika’nın Vietnam’da uğradığı mağlubiyettir. Amerikalılar güçlüydü, rakipleri ise zayıftı; buna rağmen savaşı kaybettiler.

Tarihi şekillendiren yanlış hesaplamalar

Pentagon’un Vietnam Savaşı ile ilgili gizli çalışmasında -ki bu çalışma New York Times tarafından yayımlandı- şu ifade geçmektedir: “Johnson yönetiminin 1965 ve 1966 yıllarında hava savaşını sürekli genişletme biçimi, Hanoi’nin kararlılığı ve olanakları üzerindeki bombardımanın etkisine dair ‘muazzam şekilde yanlış bir değerlendirmeye’ dayanıyordu.”
(Kaynak: Lyndon Johnson: Anılar 1963–1969, Zagreb, 1974, s. 354)

Aynı belgede Washington’un, ABD ordusunun şu öngörüsünü benimsediği belirtilir: Yoğun bombardıman, Kuzey Vietnam’ı müzakere masasına oturtacak ya da [Kuzey Vietnam’ın Güney’deki vekil savaşçıları tarafından yürütülen] isyanı, destek eksikliği nedeniyle sona erdirecekti.

Hiçbiri gerçekleşmedi.

Dahası, her şey tam tersine gelişti: yoğun hava saldırıları, halkı Vietkong saflarına katılmaya ve Amerikan işgalcisine karşı ödünsüz bir mücadele yürütmeye teşvik etti. Kuzey Vietnam teslim olmak bir yana, zaman geçtikçe direnişini artırdı ve nihayet 1968’de taarruza geçti.

Yani, dünyanın en güçlü hükümeti -en iyi istihbarat verilerine, en yetkin askeri uzmanlara, analistlere, diplomatlara sahip olan bu yapı- savaşa tamamen yanlış bir değerlendirme temelinde girdi.

Vietnam Savaşı’nı belirleyen başka bir -yine tamamen hatalı- öngörü daha vardı.

Lyndon Johnson anılarında, Vietnam’a müdahalenin başlıca gerekçelerinden birinin, kendi kabinesindeki tüm üyeler ile ordu mensuplarının, eğer Vietnam komünist yönetim altına girerse tüm Güneydoğu Asya’nın da aynı kaderi paylaşacağına dair duyduğu korku olduğunu yazar. Buna “domino teorisi” deniliyordu.

Johnson, en yakın danışmanlarıyla yaptığı toplantılardan birinde, Amerikan Genelkurmay Başkanı General Earle Wheeler’ın şu değerlendirmesini aktarıyor:

“Ordunun tüm birliklerinin komutanları,” dedi Wheeler, “oybirliğiyle, eğer Güney Vietnam’ı kaybedersek Güneydoğu Asya’yı da kaybedeceğimizi düşünüyorlar- hepsi birden ve bir gecede değil ama zamanla kesinlikle.” (s. 89)

Wheeler’a göre, “çevredeki ülkeler birer birer kopacak ve bölgedeki en büyük güç olarak Çin’e yönelecekti.”

Johnson, Dışişleri Bakanı Dean Rusk’tan CIA Direktörü John McCone’a kadar toplantıya katılan herkesin bu değerlendirmeyle hemfikir olduğunu ekliyor.

Bilindiği üzere, Amerikalılar çekildikten ve komünistler tüm Vietnam’da iktidarı ele geçirdikten sonra, Güneydoğu Asya’nın geri kalanı komünist yönetimlere geçmedi.

“Domino teorisi” -yani bir ülke komünist rejime geçerse, komşu ülkeler de sırayla aynı yolu izler- Truman, Eisenhower ve Johnson dönemlerinde ve onların görüşlerini benimseyen kamuoyu kesimleri tarafından öne sürülse de, 20. yüzyılın en büyük entelektüel ve siyasi yanılgılarından biri olarak tarihe geçti.

Buna rağmen, domino teorisi bugün hâlâ tamamen terk edilmiş değildir; özellikle Ukrayna’nın kaderi hakkında konuşulurken yeniden etkili bir çerçeve olarak karşımıza çıkıyor. Analistler, eğer Ukrayna düşerse, tüm Doğu Avrupa’nın, hatta bizim bölgemizin de düşeceğini savunuyor. Belki.

Yanlış değerlendirmelerin tarihi nasıl şekillendirdiğini, Putin’in Ukraynalıları açıkça küçümseyerek (tıpkı Johnson’un Vietnamlıları küçümsemesi gibi) yalnızca 120 bin askerle işgale girişmiş olmasından da görebiliriz. Oysa Sovyetler, herhangi bir silahlı direniş hazırlığı yapmamış ve NATO yardımını reddetmiş olan Çekoslovakya’ya bile çok daha büyük bir kuvvet göndermişti.

Aynı zamanda, savaş öncesinde Rus ekonomisini tamamen çökertmesi beklenen Batı yaptırımları da etkisiz kaldı. Fakat buna rağmen Batı kamuoyu hâlâ yaptırımların gücüne inanıyor; tıpkı domino teorisine inandığı gibi, ya da Prigojin’in Putin’i devireceğine inandığı gibi.

Demokratik Argümanlar

Bazen yanlış bir politikayı, savunucularının kendi lehlerine fazlasıyla argüman üretmesinden tanıyabilirsiniz. Johnson yönetimi de, yalnızca stratejik değil, aynı zamanda “demokratik-stratejik” ve hatta tamamen “demokratik” argümanlar ortaya koyuyordu.

Anılarında, Vietnam’a müdahale kararının ardındaki motivasyonlarını açıklarken Johnson şöyle der: 1930’lar ve 40’larda, Nazizmin yükselişi sırasında Kongre’de bulunan hiç kimse, ülke olarak sergilediğimiz iyi ve kötü örnekleri hatırlamadan edemez.

“Benim kuşağımdaki erkek ve kadınların çoğu gibi,” der Johnson, “ABD’nin 1930’larda Avrupa ve Asya’daki saldırganlıklara nasıl karşılık vereceği konusunda daha kararlı bir plan oluşturması durumunda İkinci Dünya Savaşı’nın önlenebileceğine kesinlikle inanıyordum.” (s. 65)

Yani Johnson’un kendi inancına göre, Vietnam’daki savaşa giriş nedeni daha büyük bir dünya savaşını önlemekti. Soylu bir amaç.

O, 1936’da Hitler’in Ren bölgesine girmesi ya da 1939’da Çekoslovakya’yı işgal etmesi gibi anlarda Batılı liderlerin yapmadığını yaptı: saldırgana zaman kaybetmeden müdahale etti.

Bu yaklaşım, sözde “anti-yatıştırma teorisi” olarak bilinir; yani saldırgana karşı askeri direniş gösterilmezse, onun işgal politikalarını sürdüreceği ve gücünün yettiği her yeri ele geçireceği varsayımıdır. Bu da aslında domino teorisinin başka bir formülasyonudur.

Vietnam’ın Nazi Almanyası ile kıyaslanmasının ironik yanı şudur: ABD Vietnam’da savaşı kaybetti. O halde, Amerikalılar Nazi Almanyası’na karşı da müdahale edip bir noktada geri çekilmiş olsalardı ve Hitler iktidarda kalsaydı ne olurdu? Dünyanın kaderi ne yönde değişirdi, bilemeyiz.

Johnson anılarının başka bir yerinde şöyle der:
“Vietnam’da savaştık çünkü saldırganlığın başarıya ulaşamayacağını göstermek istedik. Eğer totaliter rejimler istediklerini zorla alabileceklerine inanırlarsa, asla farklılıkların barışçıl yollarla çözüldüğü bir dünyamız olmaz.” (s. 271)

Bu, tam anlamıyla bir “değer-temelli demokratik muhakeme” örneğidir.

Geçen yıl Normandiya kıyılarında yaptığı konuşmada, Biden Nazizme karşı savaşan Amerikan askerlerinden söz ederek şunu söyledi:
“Onlar Hitler’in saldırganlığına karşı direndi. Bugün herhangi biri onların, Amerika’nın Putin’in Avrupa’daki saldırganlığına karşı durmasını istemeyeceklerini düşünebilir mi?”

Fakat bu tür argümanların sorunu, çoğu zaman uzun ömürlü olmamalarıdır.

Nasıl ki Nixon yönetimi, Johnson’un Ho Şi Min’i (ya da Mao’yu) Hitler’le özdeşleştirdiği kıyaslamalarını reddettiyse, Trump yönetimi de Biden’ın Putin’i Hitler’e benzetmesini reddetti.

Ne var ki, Nixon Beyaz Saray’a geldikten sonra Vietnam’dan çıkmakta nasıl zorlandıysa, Trump da bugün itibariyle Ukrayna’dan çekilmekte zorlanıyor. Bunun nedenlerinden biri de şu: Tarihsel benzetmeler ne kadar cazip olursa olsun, Ukrayna Vietnam değildir ve kendine özgü bir seyri vardır.

Trump’ın Ruslara yönelik “iyi niyetinin” ve Ukraynalılar üzerindeki etkisinin barışı sağlamak için yeterli olduğu yönündeki inancı, en hafif ifadeyle, naif görünmektedir. Gerçeklik, bu düzeyde bir bilinçten çok daha karmaşıktır.

Komplo teorisyenlerine göre, tarihin Beyaz Saray’dan yönetilmediği fikri inanılmazdır. Onlara göre hem Biden hem Trump savaşları sona erdirebilecek güçtedir. Oysa gerçeklik tam tersidir. Süper güçler elbette olaylar üzerinde en büyük etki kapasitesine sahip aktörlerdir, ama bu, olayları mutlak olarak yönlendirebilecekleri anlamına gelmez. Tam tersine, bugünden bakıldığında “akıl dışı” olarak nitelenebilecek değerlendirmeleri bile bu sınırları ortaya koymaktadır.

Akıl Sesi, Delilik Gibi Duyulabilir

Vietnam Savaşı’nın erken evrelerinde olup bitenin nereye varacağını önceden görebilen Johnson yönetimindeki tek üst düzey yetkili, Dışişleri Bakan Yardımcısı George Ball idi.

Ball, Nisan 1965’te Başkan Johnson’a gönderdiği meşhur memorandumda, savaşın geniş çaplı tırmanışına dair ciddi bir uyarıda bulunmuştu:

“Bombardımanı sürdüremeyiz,” diye yazıyordu Ball, “ne Kuzey Vietnam’a yönelik saldırılarımızı ne de Güney Vietnam köylerine attığımız napalm bombalarını sürdürmeye devam edebiliriz; çünkü bunlar küresel konumumuzu zayıflatıyor.”
(Kaynak: Johnson: Anılar 1963–1969, s. 353)

Ball, Başkan’a şöyle sesleniyordu:
“Amerikan halkı bu politikayı şimdiye dek kabul etti; zira size olan büyük güveni sürüyor ve Amerikan kayıpları, şimdilik, haftalık trafik kazası ölümleriyle benzer düzeyde. Ancak can kayıpları iki katına çıkarsa, kamuoyunun ruh hali hızla değişecektir.”

Fakat Ball’un bu uyarısı, kibir sarhoşluğu içindeki yönetim tarafından ciddiye alınmadı. Eğer Ball bu görüşünü kamuoyuyla paylaşsaydı, en iyi ihtimalle “yatıştırmacılıkla” suçlanacak, daha büyük olasılıkla da “hainlikle” veya “komünistlere hizmet etmekle” itham edilecekti. Irak işgaline karşı çıkanların veya Ukrayna savaşı konusunda ana akım heyecana katılmayanların yaşadığı tecrübeler, bu çerçeveyi iyi yansıtır.

Ne var ki, yalnızca dört yıl sonra, 1969 yılında, Johnson yönetiminin tamamı Ball’un görüşleriyle aynı çizgiye gelmişti ama o noktada artık hiç kimse Vietnam’ı “bir saldırının mağduru” olarak anmıyordu. Ve o esnada iş işten geçmişti; çünkü Hanoi ve Vietkong, tüm Vietnam üzerinde hâkimiyet kurabileceklerine ikna olmuşlardı ve nitekim bunu başardılar.

Bugün aynı mantığın Moskova tarafından da izlendiği görülüyor: Putin, barış görüşmelerine yanaşmıyor, çünkü bir noktada ABD’nin Ukrayna’dan çekileceğine, tıpkı Vietnam’da olduğu gibi sahayı Rusya’ya terk edeceğine inanıyor. Asıl soru şu: Eğer ABD gerçekten çekilirse, dış politikada şu anda son sözü Slovakya gibi ülkelerin söylediği Avrupa, bu boşluğu doldurabilecek mi?

George Ball gibi, Ukrayna’da her ne pahasına olursa olsun bir tırmanışın engellenmesi gerektiğini savunanlar, hatta Rusya’yla bir anlaşma yapılmasını (onların ültimatomları kabul edilse dahi) önerenler, savaşın üçüncü yılına gelindiğinde Washington’daki ana akıma ya yaklaşmış durumda ya da doğrudan ona dahil olmuşlardır. Örneğin Elbridge Colby gibi isimler.

Yine de bu değişim, en azından şimdilik, gerçek bir çözüm anlamına gelmiyor. Sadece savaşın ahlaki, stratejik ve diplomatik boyutlarının fazlasıyla iç içe geçtiği ve tek bir “doğru kararın” artık var olmadığı bir tabloyu yansıtıyor. Çünkü bazen, savaşın ortasında atılan her adım, barışa değil, yeni bir çıkmaza götürebilir.

Vietnam ve Bosna: İki Savaşın Görünmeyen Bağlantısı

Vietnam Savaşı’nın, tarih yazımında hâlâ yeterince aydınlatılamamış olan etkilerinden biri, Amerika’nın Bosna’daki savaşa dair diplomatik tutumunu biçimlendirmesidir. Sosyal medyada bir tartışma sırasında Tanya Domi’nin, Clinton’ı askeri müdahaleden en çok caydıran şeyin “Vietnam sendromu” olduğunu yazdığı anı hatırlıyorum. Bu, Bosna ile Vietnam arasında bir bağlantı olduğuna ilk kez tanık olduğum andı.

Vietnam Savaşı sırasında Johnson yönetiminin Kuzey Vietnam ile yürüttüğü Paris Barış Görüşmeleri’nde baş müzakereci olan Cyrus Vance, iki on yıl sonra bu kez Birleşmiş Milletler adına Bosna’da, David Owen ile birlikte, başlıca müzakereci olarak sahneye çıkacaktı.

Yine, Richard Holbrooke, Bosna’daki savaşın sonunu getiren Dayton Anlaşması’nın mimarı olarak bilinse de, savaş öncesinde ve sırasında Amerika’nın Vietnam’daki diplomatik misyonunda görev almış bir isimdi.

Bu bağlantılar yalnızca bireylerle sınırlı değildir. Clinton yönetimindeki ulusal güvenlik danışmanı Tony Lake ve yardımcısı Sandy Berger, öğrencilik yıllarında Vietnam Savaşı karşıtı kitlesel protestolarda yer almış isimlerdi. Bu durum, David Halberstam’ın War in a Time of Peace: Bush, Clinton and the Generals adlı eserinde ayrıntılı biçimde anlatılır.

Bugün bile Bosna’daki kamuoyunun yeterince farkında olmadığı bir gerçek şudur: Clinton yönetiminin, saldırı altında olan bir ülkeye askeri müdahalede bulunma fikrine karşı duyduğu büyük çekince, çoğu zaman düşünüldüğü gibi Boşnakların Müslüman oluşundan değil, Vietnam’da yaşanmış büyük bir stratejik travmanın tekrarlanacağı korkusundan kaynaklanıyordu.

Ne yazık ki Bosna kamuoyu bu bağlamları görmezden gelerek dünyayı yalnızca kendi kimliği etrafında dönen bir merkez gibi yorumlama eğilimindedir. Bu, en hafif tabirle, ciddi bir entelektüel dar görüşlülüktür.

Vietnam’ın Amerikan dış politikasına etkisini anlamaya çalışmadığımız gibi, bugün Ukrayna’da olup bitenlerle kendi geleceğimiz arasındaki ilişkileri de yeterince önemsemiyoruz. Oysa Doğu Avrupa’daki NATO genişlemesi, Bosna Savaşı’nın sonucunu belirleyen en temel faktörlerden biriydi ama bu konuda kamuoyunda neredeyse hiç farkındalık yoktur.

NATO’nun doğuya genişletilmesiyle ilgili yürütülen tartışmalar sırasında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Warren Christopher şu çarpıcı soruyu ortaya atmıştı: “Eğer NATO Bosna’daki sorunu çözemeyecekse, genişlemenin ne anlamı var?”

Öte yandan, hem Bosna’daki müdahaleye hem de NATO’nun doğuya genişlemesine karşı çıkan dönemin Savunma Bakanı William Perry, bu iki sürece de net bir şekilde karşı duruyordu.

Holbrooke’un yardımcısı, aynı zamanda Biden döneminde Tony Blinken ile birlikte çalışan isimlerden biri olan Derek Chollet, The Road to Dayton (Dayton’a Giden Yol) adlı kitabında Christopher’ın bu sorusuna net bir yanıt verir: Eğer NATO, Bosna’daki savaşı durduramamış olsaydı, bu ittifak “işlevsiz” olarak algılanacak ve eski Varşova Paktı ülkelerine doğru genişleme fikri baştan “anlamsız” ilan edilecekti.

Bu perspektif, Bosna Savaşı’nın yalnızca bölgesel değil, küresel stratejik mimarideki kırılma noktalarından biri olduğunu gösteriyor. Vietnam’dan öğrenilen dersler, Bosna’da alınan kararları etkiledi; Bosna’daki tepkiler ise, Ukrayna dahil olmak üzere, bugünkü Avrupa güvenlik mimarisini belirleyen taşları yerine oturttu. Ve ne yazık ki, bu uzun nedensellik zincirini anlamaya, hala yeterince ilgi göstermiyoruz.

Karar Alma: Tarihin Belirsizliğinde Sorumluluk Üstlenmek

Bosna kamuoyunda hâlâ, Alija İzetbegović’in Dayton Barış Anlaşması’nı reddedip savaşı sürdürmesi gerektiğini düşünen bir grup heyecanlı insan bulunmaktadır. Bu görüş, savaşa devam etmenin kesinlikle daha iyi sonuçlar doğuracağı varsayımına dayanır ve bu varsayım da 1995 sonbaharında Bosna ordusunun sahada ilerliyor olmasına bağlanır.

Ancak İzetbegović’in Sjećanja (Anılar) adlı eserinde aktardığına göre, savaşın son döneminde şartlar pek de istikrarlı değildir:

“Tudjman doğuya yönelik harekâta devam etmekle artık ilgilenmiyordu. Buna, 18-19 Eylül’de şişkin Una Nehri’ni geçmeye çalışan çok sayıda Hırvat askerinin ölümü haberi de katkıda bulundu. Böylece 20 Eylül’den itibaren Karacić’in birlikleriyle savaşta pratikte yalnız kaldık. Onlar da bozgunun ardından mevzilerini yeniden tahkim etmeye başlamıştı.” (Sjećanja, Sarajevo, 2020, s. 253)

Aynı yerde İzetbegović şunu da belirtir:

“Amerikalılar savaşın devamına karşı çıkmaya başladı ve İran’dan gelen lojistik yardımın, Hırvatistan üzerinden geçmesini tamamen durduracaklarını bildirdiler.”

Burada sorulması gereken asıl soru şudur: Eğer Amerikan hava desteği ve diplomatik baskısı kesilmiş olsaydı, Bosna ordusunun bu ilerleyişi ne kadar sürebilirdi? Ya Tuđman ile Milošević 1991–1993 dönemindeki gibi yeniden bir ittifak kurup, Knin Krajina’sındaki çıkar çatışmasından ve Amerikan müdahalesinden arınmış biçimde Bosna’yı yeniden bölmeye karar verselerdi?

İzetbegović, tarihin yalnızca bir ülkenin ya da bir liderin iradesiyle şekillenmediğine, aksine birçok farklı irade ve gücün bir araya gelerek oluşturduğu kontenjanlı bir dengeyle yürüdüğüne inanan bir liderdi. Görünen o ki, 1995 sonbaharındaki askeri başarıların ardından hibris (kibir, aşırı özgüven) duygusuna kapılmaması bu anlayıştan kaynaklanıyordu. Bu sayede, daha önce sunulan tüm barış planlarından ve 1992’de Bosna’nın tamamen yok sayıldığı gerçeklikten çok daha iyi bir çözüm olan Dayton Anlaşması’nı imzalamayı kabul etti.

Vietnam’da ise durum tam tersiydi. Lyndon B. Johnson, ABD’nin askeri üstünlüğünün kesinlikle istediği siyasi sonuca ulaşmasını sağlayacağına fazlasıyla inandığı için savaşa girdi. Ancak birkaç yıl sonra, 1968 yılını değerlendirirken şunu yazdı: “Bir başkanın Beyaz Saray’da geçirdiği en sancılı yıllardan biridir.” (s. 326)

Milyarlarca dolar harcanmış, on binlerce Amerikalı asker, yüz binlerce Vietnamlı sivil hayatını kaybetmişti. ABD toplumu ise adeta iç savaşın eşiğine gelmişti. Johnson bir noktada yeniden aday olmayı reddetti ve şunu itiraf etti: “Başkanlığı yalnızca onu gerçekten tanımayan biri sevebilir.”

1967 yılında, dönemin savunma bakanı Robert McNamara, Johnson’a gönderdiği bir notta şunu yazdı: “Olumlu bir gelişme beklentisi yok. Seçenekler arasında, sadece kusurlu olanlar arasında bir tercih yapabiliriz.” (s. 207)

Ancak o dönemde bu karamsar öngörü bile gerçeğe oranla iyimserdi; çünkü Hanoi herhangi bir müzakereyi kabul etmiyor, yalnızca Amerikan kuvvetlerinin çekilmesini bekliyordu.

Karar alma süreçlerinin doğasında, o kararın gerçek anlamının geleceğe ertelenmiş olması yatar. Johnson bunu şöyle ifade eder: “Tarih, şu an bilmediğimiz olgular ve henüz gerçekleşmemiş olaylar temelinde hüküm verecek.” (s. 325)

Bu satırları okurken, savaşın başlarında bir Alman diplomatla yaptığım konuşma aklıma geliyor. O diplomat, Angela Merkel’in anılarını aslında çoktan yazdığını ama Ukrayna’daki gelişmelerin nasıl şekilleneceğini görmek için yayınlamayı ertelediğini söylemişti çünkü gelecekteki olaylar, geçmişte alınan kararların anlamını belirleyecektir.

Gerçeklik karmaşıktır; bu yüzden karar alma da karmaşık ve yıpratıcı bir süreçtir. Hiçbir güç -ne askeri kudret ne de analitik öngörü- iyi bir sonucun garantisi olamaz; sadece ihtimalleri artırabilir. Ama bir karar vericinin kaçınması gereken en büyük tehlike, kararların yalnızca kararlılıkla, güçle ya da askeri başarıyla çözülebileceğini düşünen yüzeysel bir iyimserliktir. Çünkü bu tür kibirli ve düşüncesiz beklentiler, tarih boyunca çok ağır bedellerle ödenmiştir.

HARIS IMAMOVIC

 

Sosyal Medyada Paylaş

LEAVE A REPLY

Please enter your comment!
Please enter your name here

Bu site istenmeyenleri azaltmak için Akismet kullanır. Yorum verilerinizin nasıl işlendiğini öğrenin.

Tarih:

Beğenebileceğinizi Düşündük
Yazılar

Krizden Kalıcılığa: 2025’te Küresel Göçün Fotoğrafı

Krizden Kalıcılığa: 2025’te Küresel Göçün Fotoğrafı 2025 yılı, insan hareketliliğinin...

Kosovo’da Erken Seçim Sonuçları: Kurti’nin Güç Konsolidasyonu mu?

Kosova’da 2025 yılı içinde yapılan ikinci erken parlamento seçimi,...

EISA Pan-Avrupa Uluslararası İlişkiler Konferansı 2026-Lizbon

1–4 Eylül 2026 | ISCTE – University Institute of...

Yeni Avrasya Düzeni

28 Ekim 2024’te, Güney Koreli istihbarat yetkililerinden oluşan bir...