Home Blog

Bir Sonraki Küresel Ekonomik Kriz Çin Kaynaklı Olabilir

Aşırı Kapasite Nasıl Sona Erer?

Michael B. G. Froman

Eylül/Ekim 2026
Bu yazı ilk olarak 13 Ağustos 2026 tarihinde Foreign Affairs dergisinde İngilizce olarak yayımlandı.

Son yıllarda Çin’in aşırı üretim kapasitesine yönelik eleştirilerde herhangi bir eksiklik yaşanmadı. Pekin’in ne pahasına olursa olsun ihracatı artırma ve dış ticaret fazlasını genişletme konusundaki kararlılığı, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki gelişmiş ekonomilerin yanı sıra Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki gelişmekte olan ülkelerin imalat sanayilerini geliştirme hedeflerini de sekteye uğrattı. Bugün sorunun niteliğine ilişkin küresel ölçekte, geçmişte hiç olmadığı kadar geniş bir fikir birliği var. Ancak bu uzlaşı Çin’in politikaları üzerinde çok az etkili oldu.

Şimdi ise sorun, niteliksel olarak yeni ve daha tehlikeli bir boyuta evriliyor: Dünyanın Çin’in aşırı üretim kapasitesini absorbe etme kabiliyeti kırılma noktasına yaklaşıyor. Bu kırılma gerçekleşirse, hükümetlerin ortaya çıkacak sonuçları yönetmek konusunda özellikle hazırlıksız olduğu bir dönemde küresel bir ekonomik kriz yaşanabilir.

Çin, son yirmi yılda kayıtlı tarihin en büyük dış ticaret fazlasını oluşturdu. Bu rakam 2025 yılında yaklaşık 1,2 trilyon dolara ulaşırken, Çin’in ticaret fazlası küresel mal ticaretinin üç katı hızla büyüdü. Bu paradigma kısa vadede Çin açısından stratejik faydalar sağlarken, dünyanın geri kalanı üzerinde dezenflasyonist bir etki yarattı. Ancak siyasi ve yapısal açıdan sürdürülebilir olmayan bu model, küresel ekonominin tamamı için giderek büyüyen ve yeterince dikkate alınmayan bir risk yaratıyor.

Çin’in son birkaç on yıldaki dikkat çekici ekonomik kalkınma süreci, diğer ülkelerin etkin tedarik zincirleri ve tüketici refahı karşılığında düşük maliyetli mamul malları kabul etmeye istekli olduğu elverişli bir uluslararası ortam sayesinde mümkün oldu. Ancak bu uluslararası ortam artık son derece olumsuz bir hale geldi. Çin’den gelen ithalat akınının beraberinde getirdiği sanayisizleşmeyi ve kritik bağımlılıkları kabul etmeye yönelik siyasi iştah sınırlı ve giderek azalıyor. Bu eğilimlerin devam etmesi hâlinde korumacılığın artması muhtemeldir. Bu da Çinli üreticilerin dış pazarlara erişimini kısıtlayarak Pekin’in 2020’de uygulamaya koyduğu, hem ülke içinde ekonomik kendine yeterliliği hem de uluslararası piyasalarla etkileşimin sürdürülmesini teşvik eden “çifte dolaşım” (dual circulation) stratejisini sekteye uğratabilir.

Ancak mesele siyasi tepkilerin çok ötesindedir. Bu aynı zamanda matematiksel bir sorundur. Çin ekonomisi çok daha küçükken, ihracat artışını küresel ekonomik büyümenin iki ya da üç katı hızında sürdürmeye dayalı bir strateji mümkündü; çünkü dünyada Çin’in ihracatını absorbe edebilecek yeterli talep vardı. Bugün Çin çok daha büyük bir ekonomiye sahip ve eninde sonunda müşteri sıkıntısıyla karşılaşmadan aynı rotada ilerlemeye devam etmesi mümkün değil. Basitçe ifade etmek gerekirse, Pekin’in ekonomisi mevcut ekonomik modelinin sınırlarını aşmış durumda.

Çin’in ihracat makinesi duraksadığında, bunun en ağır bedelini Çin’in kendisi ödeyecektir. Ancak Çin ekonomisinde yaşanacak kayda değer bir yavaşlama, başta Çin’in büyük ticaret ortakları olmak üzere tüm dünyada şok dalgaları yaratacaktır. Bu etki yalnızca Asya-Pasifik ile sınırlı kalmayacak; ekonomileri Çin ekonomisiyle giderek daha fazla iç içe geçen diğer ülkeleri de etkileyecektir. ABD de bu şoktan bağışık olmayacaktır. Bununla birlikte, küresel ekonomiyi istikrara kavuşturabilecek ekonomik ve kurumsal kapasiteye sahip tek aktör yine ABD olacaktır.

MUTLAK DEZAVANTAJ

Çin bugün küresel sanayi üretiminin yaklaşık yüzde 30’unu gerçekleştiriyor ve 2024 tarihli bir BM raporuna göre bu oranın 2030 yılına kadar yüzde 45’e ulaşması bekleniyor. II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD ekonomisinin ulaştığı konum dışında, sanayi gücünün bu ölçüde tek bir ülkede yoğunlaşmasının tarihsel bir örneği bulunmuyor. Küresel GSYH içindeki payı üzerinden ölçüldüğünde, Çin’in mamul mal ticaretinde bugün verdiği fazla, Almanya ve Japonya’nın 1980’lerin herhangi bir döneminde verdikleri toplam fazladan daha büyüktür.

İmalat sektöründeki bu fazla, bilinçli ve eşgüdümlü bir politika tercihinin sonucudur. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Çin’in küresel imalat pazarındaki payında elde ettiği kazanımların yüzde 60’ının devlet sübvansiyonlarından kaynaklandığını tahmin etmektedir. Belki de en önemli, her ne kadar örtük olsa da, sübvansiyon, Çinli imalat şirketlerinin Pekin’in devlet güdümlü finans sistemine erişimidir. Bu sistem, öncelikli sektörlere büyük miktarlarda kredi yönlendirerek Çinli şirketlerin uluslararası rakipleri kadar kârlılık ve yatırım getirisi kaygısı taşımadan büyümelerine imkân sağlamaktadır. Bunun sonucunda şirketlerin fiyatlarını maliyetlerinin altına indirdiği, son derece düşük hatta negatif kâr marjlarını kabul ettiği ve daha fazla pazar payı elde etmek amacıyla üretim kapasitesini artırmayı sürdürdüğü, kendi kendini baltalayan bir dibe doğru yarış ortaya çıkmaktadır. Çin’deki sanayi şirketlerinin yaklaşık yüzde 30’u zararına faaliyet göstermektedir; COVID-19 pandemisi öncesinde bu oran yüzde 20 düzeyindeydi. Yatırımların en hızlı arttığı sektörlerde, büyük ölçüde Çin lideri Şi Cinping’in ileri teknoloji sektörlerinde Çin’in kendine yeterliliğini geliştirmeyi amaçlayan “Made in China 2025” girişimi kapsamında önceliklendirilen alanlarda, bu oran yüzde 34’e kadar çıkmaktadır. Yerel yönetimler, başarısız şirketlerin piyasadan çekilmesine izin vermek yerine istihdamı ve vergi gelirlerini korumak amacıyla kârlı olmayan şirketleri ayakta tutmakta; kamu bankaları ise ödeme gücünü yitirmiş borçluların kredilerini sürekli olarak yenilemektedir. Sürekli olarak değerinin altında tutulan ve ihracatı ucuzlatan renminbinin (yuan) de katkısıyla bu sistem, Çinli şirketlerin diğer ülkelerdeki rakiplerine kıyasla yüzde 30’a varan oranlarda daha düşük fiyatlar sunabilmesine olanak tanımaktadır.

Bu fiyat savaşları ve aşırı kapasite yalnızca yurt dışında değil, Çin’in kendi ekonomisinde de olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Çincede bu olgu için kullanılan kavram neijuandır ve “içe kıvrılma” (involution) olarak çevrilmektedir. Kavram, giderek azalan getiriler uğruna Çinli şirketleri sınırlarına kadar zorlayan aşırı rekabeti ifade etmektedir. Şirketler daha fazla üretmek, daha fazla ihracat yapmak ve bunu giderek daha düşük hatta negatif kâr marjlarıyla gerçekleştirmek için yatırımlarını artırmaktadır. Bu süreç ise mali durumları fabrikaların faaliyetlerini sürdürmesine bağlı olan yerel yönetimler tarafından sübvanse edilmektedir. Ortaya çıkan sonuç, duramayan ve yavaşlayamayan; ancak talebin sınırları nedeniyle aynı şekilde yoluna devam etmesi de mümkün olmayan bir sanayi makinesidir.

Çin’in dış ticaret fazlası, bir anlamda kendi ağırlığı altında çökebilir.

Bir krizin yaşanması kaçınılmaz değildir. Çin ekonomisi dirençlidir ve en azından kâğıt üzerinde ülke yönetimi sorunun farkında olduğunun ve çözüm için adım atmak istediğinin sinyallerini vermektedir. Çin Komünist Partisi (ÇKP), 2025 yılında neijuan karşıtı bir kampanya başlatmış; 2026–2030 dönemini kapsayan 15. Beş Yıllık Planı ise özellikle kırsal bölgelerde tüketimin artırılmasını teşvik etmiştir. ÇKP ayrıca, hanehalklarının harcama yapmak yerine tasarruf etme eğilimini azaltmak amacıyla sosyal güvenlik ağını güçlendirmeye yönelik sınırlı adımlar da atmıştır.

Ancak Çin yönetimi en önemli değişikliği gerçekleştirmeye, yani ülkenin büyüme stratejisini temelden değiştirerek daha sürdürülebilir bir modele yönelmeye hâlâ istekli değildir. Pekin, hem stratejik sektörlerde hem de düşük katma değerli alanlarda sanayi üretimini azami seviyeye çıkarmak amacıyla genel olarak iç tüketimi baskılamayı sürdürmektedir. Bunun sonucunda ekonomist Yasheng Huang’ın “mutlak üstünlük” ekonomisi olarak adlandırdığı yapı ortaya çıkmaktadır: Yapay zekâ, elektrikli araçlar ve elektronik alanlarında ABD ile; tekstil, hazır giyim ve düşük değerli ev eşyalarının üretiminde ise Afrika’nın en yoksul ülkeleriyle aynı anda rekabet eden bir ülke. Bu durum yalnızca tarihsel örneklerle değil, diğer ülkelerin büyük bölümünün izlediği temel karşılaştırmalı üstünlük mantığıyla da çelişmektedir. Güney Kore ve Tayvan gibi merkantilist kalkınma stratejileri izleyen ekonomiler dahi, ülke içindeki ücretler yükseldikçe düşük katma değerli imalat sektörlerinden zaman içinde çekilmiştir.

Pekin’in yön değiştirmekte isteksiz olmasının nedeni, ihracata dayalı büyüme modelinin hem ekonomik bir büyük strateji hem de siyasi bir proje olmasıdır. Çifte dolaşım stratejisi; Çin’in büyük ölçekli üretim, enerji, altyapı, iş gücü ve mühendislik uzmanlığı alanlarındaki avantajlarından yararlanmaktadır. Aynı zamanda Şi’nin köklü bir inancını da yansıtmaktadır. Şi, 2020’de yaptığı bir konuşmada Çin’in “dijital ekonominin inşasını hızlandırması” gerektiğini belirtirken, aynı zamanda “reel ekonominin temel olduğunu ve çeşitli imalat sanayilerinden vazgeçilemeyeceğini” vurgulamıştır. Ekonomist Zongyuan Zoe Liu’nun daha önce bu sayfalarda yazdığı gibi: “Partinin bakış açısına göre tüketim, kaynakları Çin’in temel ekonomik gücü olan sanayi tabanından uzaklaştırma tehdidi taşıyan bireyci bir dikkat dağıtıcıdır.”

Yeniden yapılanmanın ortaya çıkardığı siyasi ikilem, Şi’nin sanayiye duyduğu yakınlığın çok ötesine uzanmaktadır. Ekonominin gerçek anlamda yeniden dengelenebilmesi için Pekin’in her eyalet ve belediyenin bağımlı olduğu mali modeli baştan yapılandırması, bunun sonucunda yerel yönetim gelirlerinde yaşanacak çöküşü kabul etmesi ve kitlesel işten çıkarmaların sonuçlarını göğüslemesi gerekecektir. Böyle bir değişim, son yirmi yıldır yönetimin her kademesindeki yetkililerin ve kurumların ulaşmaya alışkın olduğu hedeflerden önemli ölçüde farklı bir ekonomik amaç doğrultusunda teşvik mekanizmalarının yeniden düzenlenmesini gerektirir.

DUVARDAKİ YAZI

Pekin, felaketi önlemek için gerekli reformları hayata geçirip geçirmemeyi tartışırken, diğer ülkelerin Çin ihracatının önünü kesmeye yönelik adımlar atması muhtemeldir. Bu tür hamleler, Çin’in geniş bir dış pazar yelpazesine erişimini aniden kısıtlayabilir; ihracata dayalı büyüme modelinin çöküşünü hızlandırabilir ve küresel bir ekonomik kriz ihtimalini artırabilir. Bu yüzyılın ilk on yılında varlıklı ülkeler, düşük kâr marjlı imalat faaliyetlerini Çinli şirketlere kaptırmayı büyük ölçüde kabullenmişti. Ancak Pekin’in son dönemde yüksek katma değerli imalata yönelmesi, bu ülkelerin ekonomik stratejilerine doğrudan bir tehdit oluşturmakta ve geleneksel olarak serbest ticaretin kalesi sayılan ekonomilerde dahi yeni bir korumacılık dalgasına zemin hazırlamaktadır.

Uzun yıllar Çin ile ticaretin hem savunucusu hem de başlıca faydalanıcılarından biri olan Almanya örneğini ele alalım. Rhodium Group verilerine göre 2025 yılında Almanya’nın Çin’e mal ihracatı son on yılın en düşük seviyesine geriledi; 2024’e kıyasla yüzde 9,3, 2022’deki zirve seviyesine kıyasla ise yüzde 23 düştü. Ters yöndeki ticaret ise arttı. 2025’in ikinci çeyreğinde Almanya’nın Çin’den ithalatı, kimyasallar ve motorlu taşıt üretimi dâhil olmak üzere 2.241 ürün kategorisinde yıllık bazda en az yüzde 10 arttı. Bu kategoriler, Almanya’nın Çin’den yaptığı toplam ithalatın yüzde 60’ından fazlasını oluşturuyordu.

Bu yerinden edilme etkisinin en ağır hissedildiği sektör otomotivdir. Çin’in küresel otomotiv pazarındaki payı büyürken, Alman şirketlerinin Çin otomotiv pazarındaki payı daralmaktadır. 2022 ile 2025 yılları arasında Almanya’nın Çin’e otomobil ihracatı yüzde 66 azalırken, Çin’in toplam araç ihracatı iki kattan fazla artarak ülkeyi dünyanın en büyük otomobil ihracatçısı hâline getirdi. Bunun sonucunda Alman otomotiv sektöründeki işten çıkarmalar, 2008–2009 küresel finans krizi veya COVID-19 pandemisi dönemindeki seviyelerin üzerine çıktı ve Alman ve Avrupalı iş dünyası örgütlerini daha önce görülmemiş ölçüde katı yerli katkı şartları talep etmeye yöneltti. İşverenler birliği Gesamtmetall, Aralık 2025’te Almanya’nın en büyük sanayi kolu olan metal ve elektrik mühendisliği sektörünün ayda yaklaşık 10 bin kişilik istihdam kaybettiğini bildirdi. Volkswagen bugün, iş gücünün yaklaşık altıda birine karşılık gelen 100 bine kadar çalışanı işten çıkarmayı ve Almanya’daki dört fabrikasında üretimi sona erdirmeyi değerlendiriyor. BMW ve Mercedes-Benz de kapsamlı yeniden yapılanma süreçleri yürütüyor. Analistler Financial Times’a, Alman otomotiv sektörünün artık “kalıcı ve süreklilik arz eden bir biçimde” küçüldüğünü ifade ediyor.

Çin kaynaklı bu şok, Almanya Başbakanlığını bir zamanlar düşünülemez kabul edilen bir seçeneği değerlendirmeye zorladı: Avrupa Birliği’nin, ABD’nin Section 301 tarifesine benzer bir mekanizma oluşturmasına yönelik önerilere destek vermek. Böyle bir mekanizma, AB’nin Çin’in ihracat fazlasını hedef alan tarifeler uygulamasına ve Çin renminbisinin değerinin yeniden belirlenmesini teşvik etmesine imkân sağlayabilir. Tüm bunların siyasi sonuçları da bulunmaktadır. Çin uzmanı Daniel Rosen’ın ifadesiyle yaşananlar, “Alman özellikleri taşıyan bir Hillbilly Elegy”ye eşdeğerdir; yani Alman kimliğinin ayrılmaz bir parçası olan bir sanayinin çözülüşüdür.

Avrupa Birliği, en azından söylem düzeyinde, entegrasyon projesinin temel unsurlarından biri olarak çok taraflılığa ve serbest ticarete uzun zamandır ABD’den daha güçlü bir ideolojik bağlılık göstermektedir. Ancak yıllarca ABD ile Çin arasında bir denge kurmaya çalıştıktan sonra AB, gecikmeli ve isteksiz biçimde de olsa, Çin ihracatına karşı ticaret engelleri oluşturma konusunda Washington’un izinden gitmektedir. Avrupa Komisyonu, Çin’in elektrikli araç tedarik zincirine sağladığı sübvansiyonlara ilişkin yürüttüğü soruşturmanın ardından Ekim 2024’te Çin’de üretilen elektrikli araçlara yüzde 35,3’e varan telafi edici vergiler uygulamaya koydu. Komisyon mart ayında ise “Made in EU” yerli katkı şartları getirecek ve kilit sektörleri içeren anlaşmalarda teknoloji transferini zorunlu kılacak Industrial Accelerator Act (Sanayi Hızlandırma Yasası) teklifini sundu. Komisyon ayrıca, kritik sektörlerde Avrupa şirketlerinin ithalat kaynaklarını çeşitlendirerek en az üç farklı tedarikçiye sahip olmasını zorunlu kılacak mevzuat da dâhil olmak üzere, AB genelini kapsayacak daha geniş tedarik zinciri kurallarını değerlendirmektedir.

Çin’in karşı karşıya olduğu zorluklar ABD ve Avrupa ile sınırlı değildir. Çin’in 2025 yılında kritik minerallerin işlenmesindeki ve mıknatıslar gibi bunlarla bağlantılı ürünlerin üretimindeki hâkimiyetini bir baskı aracına dönüştürmeye hazır olduğunu göstermesi, koordineli ve küresel bir tepkiyi harekete geçirmiştir. Trump yönetimi tarafından oluşturulan yeni Kaynaklar Üzerine Jeostratejik Angajman Forumu (Forum on Resource Geostrategic Engagement), onlarca ülkenin desteklediği ve “Çin’den bağımsız” kritik mineral tedarik zincirlerine yönelik kamu ve özel sektör yatırımlarını hızla artırmayı amaçlayan bir koalisyondur. Bu oluşum, Pekin açısından çok daha zorlu bir geleceğin habercisi olabilir: Çin mallarına küresel pazarları kapatmak ve Pekin’i başkalarının belirlediği bir takvim doğrultusunda ekonomisini yeniden dengelemeye zorlamak üzere iş birliği yapan gönüllüler koalisyonları. Telekomünikasyon, elektrikli araçlar ve insansız hava araçları gibi bazı hassas sektörlerde bu tür gruplar şimdiden ortaya çıkmış; Çinli telekomünikasyon şirketleri Huawei ve ZTE’nin ekipmanlarının kullanımına yönelik yasak ve kısıtlamalar getirmiştir.

DÜNYA YETMİYOR

Çin’in ticaret ortaklarındaki ticaretin politik ekonomisi, Pekin’in ekonomik modeli açısından bir sorun teşkil ediyorsa, matematiğin kuralları da en az onun kadar zorlu bir başka sorun ortaya koymaktadır. 2026’nın ilk iki ayında Çin’in dış ticaret fazlası, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 20’den fazla büyüdü. Buna karşılık Uluslararası Para Fonu (IMF), küresel ekonominin bu yıl yalnızca yüzde 3,1 büyüyeceğini öngörmektedir. Bu eğilim sürdürülebilir değildir: Küresel talep, gerek kilit sektörlerde gerekse toplamda, Çin ihracatının bu hızdaki artışını absorbe edecek kadar hızlı büyümemektedir. Eninde sonunda, tıpkı gayrimenkul sektöründe olduğu gibi, Çin’de yeni fabrikalara yönelik talep de tükenecektir. Bir anlamda, Çin’in dış ticaret fazlası kendi ağırlığı altında çökebilir.

Mevcut dengesizlikler, Pekin’in stratejik açıdan en önemli olarak belirlediği sektörlerde çok daha belirgindir. Çin’deki fabrikalar, yılda yaklaşık 1.200 gigavatlık güneş enerjisi altyapısı üretebilecek kapasite oluşturmuştur. Bu miktar, geçen yıl dünya genelinde kurulan kapasitenin neredeyse iki katıdır. Güneş panellerini oluşturan güneş hücrelerinin Çin’den ihracatı, 2025’in ilk yarısında bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 73 artarken, bu hücrelerin ortalama birim fiyatı yaklaşık yüzde 25 gerilemiştir. Ucuz ve bol miktarda güneş paneli arzı, enerji dönüşümünü gerçekleştirmeye çalışan ülkeler açısından olumlu olabilir; ancak temiz enerji ürünlerinin imalatında rol sahibi olmak isteyen ülkeler için aynı şeyi söylemek mümkün değildir.

Bu sorun elektrikli araçlarda çok daha belirgindir. Çin’in araç ihracatı 2025 yılında yüzde 21 artarak 142 milyar dolara, lityum-iyon batarya ihracatı ise 77 milyar dolara ulaştı. Ekonomist Brad Setser’in tahminlerine göre Çin, bu çarpıcı büyümeyi mümkün kılmak için yaklaşık 25 milyon elektrikli araç ve şarj edilebilir hibrit araç üretebilecek bir kapasite oluşturdu. Buna karşılık ülkenin yeni enerjili araçlara yönelik iç talebi yılda yaklaşık 12 milyon seviyesinde durmuş durumdadır. Küresel elektrikli araç talebinin ise bu yıl yalnızca 23 milyona yükselmesi beklenmektedir. Çin bugün elektrikli ve içten yanmalı motorlu araçlar dâhil olmak üzere yaklaşık 55 milyon otomobil üretebilecek kapasiteye sahiptir. Bu rakam, yaklaşık 90 milyon araçlık küresel pazarın yüzde 60’ına karşılık gelmektedir. Çin ayrıca küresel otomobil talebindeki artışı aşan bir hızda yeni otomotiv üretim kapasitesine yoğun yatırım yapmayı sürdürmektedir; bu da ülkenin pazar payının muhtemelen daha da artacağına işaret etmektedir. Ancak bir noktada, Çin’in ürettiği tüm bu otomobiller için yeterli sayıda alıcı kalmayabilir.

Bu aşırı sayıdaki fabrikanın kurulmasını sağlayan sermaye harcamaları patlamasının sona ermesine ek olarak, pazarların doygunluğa ulaşması da bir krizin koşullarını yaratacaktır. Bunun maliyetini yalnızca Çin değil, dünyanın geri kalanı da ödeyecektir.

OYUN BİTTİ Mİ?

Pekin, ihracatın büyümeye ve çifte dolaşım modelinin işlemeye devam etmesini sağlamak için elindeki tüm araçları kullanacaktır. Renminbinin değerini düşürebilir; bugüne kadar trilyonlarca dolarlık kaynak tüketmiş olan öncelikli sektörlere yönelik sübvansiyonları daha da genişletebilir ve Çin’in henüz hâkimiyet kuramadığı ticari uçaklar ve yapay zekâ donanımları gibi bir sonraki sektör grubuna daha agresif biçimde yönelebilir. Ticaret ortaklarının Çin ihracatının önüne yeni engeller koyması hâlinde Pekin, diğer ülkeleri pazarlarını açık tutmaya zorlamak için rafine edilmiş kritik minerallere erişimi kısıtlamak gibi ekonomik zorlama araçlarına başvurabilir. Çin’in dış ticaret fazlasının küresel GSYH içindeki payı, mamul mallarda hâlihazırda ulaştığı yaklaşık yüzde 2 seviyesinin çok daha üzerine çıkabilir. Ancak dünyanın böyle bir durumu uzun süre kabullenmesi pek olası değildir.

Çin daha önce de dış talepte çöküşle karşı karşıya kalmıştır. 2008–2009 küresel finans krizi ve hemen ardından gelen toparlanma döneminde Michael Pettis ve Nicholas Lardy gibi ekonomistler, Pekin’e uzun zamandır vaat ettiği hanehalkı tüketimini artırmaya yönelik reformları hızlandırması çağrısında bulunmuştu. Pekin ise bunun yerine, neredeyse tamamını altyapı ve inşaat sektörlerine yönlendirdiği yaklaşık 586 milyar dolarlık bir teşvik paketi açıkladı. Bu miktar, Çin’in 2008 yılındaki GSYH’sinin yaklaşık yüzde 12’sine karşılık geliyordu. Yatırıma dayalı bu çözüm büyük ölçüde işe yaradı; çünkü o dönemde demografik eğilimler hâlâ Çin’in lehineydi. Orta sınıf büyüyor ve giderek kentleşiyor, çalışma çağındaki nüfus da artıyordu. Ancak bu olumlu demografik eğilimler o tarihten bu yana tersine döndü. Çin kentlerine yönelik kitlesel iç göç yavaşladı, ülkenin çalışma çağındaki nüfusu 2015’te zirveye ulaştı ve toplam nüfus 2022’de azalmaya başladı.

Çin’in aşırı şişmiş gayrimenkul sektörü 2021’de çökmeye başladığında Pekin bir kez daha temel reformları erteledi ve sanayi politikasını elektrikli araçlar, bataryalar, güneş enerjisi modülleri ve yarı iletkenler gibi yüksek katma değerli imalat sektörlerine yönelterek ekonomiyi yeniden dengelemeye çalıştı. Setser’in hesaplamalarına göre 2024 yılına gelindiğinde Çin’in ihracat hacmi küresel ticaretten on yüzde puanından daha fazla bir hızla büyüyordu. 2025 yılında ise net ihracat, GSYH büyümesinin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturdu.

Ancak bu son ihracat dalgası da zirveye ulaşıp yatay seyrettiğinde veya gerilemeye başladığında, oyun gerçekten sona erebilir. Çin ekonomisinde GSYH büyümesinin bir başka yüzde 30’luk bölümünü yaratabilecek yeni bir sektör bulmak oldukça güçtür. Gayrimenkul sektörü, bir neslin önemli bir bölümünü kapsayabilecek uzun süreli bir gerileme içindedir. Altyapı sektörü artık üçüncü kademe şehirlerde yeni ve ihtiyaç duyulmayan yüksek hızlı demiryolu hatlarının inşasını destekleyebilecek durumda değildir. İmalat sektörü iç talebi zaten rahatlıkla karşılamaktadır. Çoğu ekonomide sanayiden ayrılan iş gücünü bünyesine alan hizmet sektörü ise hanehalkı tüketiminin payı bu sektörü destekleyemeyecek kadar düşük olduğu için yeterince gelişmemiştir. Çin’in hâlen geliştirebileceği ticari uçaklar ve yapay zekâ donanımları gibi sektörler ise ortaya çıkacak açığı kapatamayacak kadar küçüktür.

BİR SONRAKİ ÇİN ŞOKU

Çin’in ekonomik sisteminde yaşanacak bir şok, dengesiz yapıya sahip ekonomisinin tamamına yayılarak ciddi sonuçlar doğurabilir. Hâlihazırda çok dar kâr marjlarıyla faaliyet gösteren şirketler kitlesel biçimde iflas edebilir; kamu bankaları ise yıllardır ayakta tuttukları “zombi şirketler” nedeniyle biriken zararları bilançolarına yansıtmak zorunda kalabilir. Yerel yönetim finansman araçlarında zincirleme temerrütler yaşanabilir. Arazi satışlarının ve sanayi faaliyetlerinin gerilemesiyle birlikte eyalet gelirleri çökebilir. Kıyı bölgelerindeki imalat merkezlerinde işsizliğin yükselmesi ise, bu bölgelerde Pekin’e karşı onlarca yıldır görülmemiş ölçüde bir hoşnutsuzluk yaratabilir.

Pekin teşvik politikalarını çözümün bir parçası olarak görebilir. Ancak 2008’den farklı olarak, 2026’da uygulanacak bir teşvik paketi büyümekte olan değil, kapasite sınırlarına dayanmış bir Çin ekonomisine aktarılmış olacaktır. Böyle bir durumda Çin Komünist Partisi, üretimin daraldığı, borç yükünün arttığı ve siyasi meşruiyetin baskı altına girdiği en olumsuz koşullarda ekonomiyi yeniden dengelemek zorunda kalabilir. Çin, Japonya’nın “kayıp on yılı”na benzer bir dönemle karşılaşabilir; ancak koşullar çok daha ağır olabilir. Japonya 1991’de kayıp on yılına girerken dünyanın en zengin ülkelerinden biriydi ve satın alma gücü paritesine göre düzeltilmiş kişi başına geliri ABD ile karşılaştırılabilir düzeydeydi. Bugün Çin, Japonya’nın o dönemdeki konumuna kıyasla göreli olarak çok daha yoksuldur. Satın alma gücü paritesine göre kişi başına geliri Japonya’nın yaklaşık yarısı, ABD’nin ise yaklaşık üçte biri seviyesindedir. Çin ayrıca Japonya’nın o dönemde karşı karşıya olduğundan daha olumsuz bir demografik görünümle mücadele etmekte ve Tokyo’nun kademeli toparlanmasını mümkün kılan kurumsal altyapıya sahip bulunmamaktadır.

Çin’in, kendi yarattığı bir krize verilecek küresel tepkiye liderlik etmesi pek olası değildir.

Böyle bir şokun ekonomik sonuçları küresel ölçekte hissedilecektir. Çin’in dünya ihracatına, özellikle de ham madde ve ara mallara yönelik talebinde yaşanacak keskin bir düşüş, büyük emtia ihracatçısı ekonomiler üzerinde ciddi etkiler yaratacaktır. Çin’in en büyük ticaret ortağı olduğu çok sayıdaki yükselen ve gelişmekte olan ülke özellikle kırılgan olacaktır. Çin’de sabit sermaye yatırımlarının 2012 ile 2015 yılları arasında yavaşlaması sırasında bakır fiyatları yüzde 40’tan fazla, petrol fiyatları yüzde 60’tan fazla ve demir cevheri fiyatları yüzde 70’ten fazla gerilemişti. Emtia fiyatlarındaki bu sert düşüş, kaynak yoğun Sahra Altı Afrika ülkelerinde GSYH büyümesinin ciddi biçimde yavaşlamasına yol açmış; bölgesel büyüme 2013’te yüzde 5,3 iken 2016’da yüzde 1,3’e düşerek yirmi yılı aşkın sürenin en düşük seviyesine gerilemişti. Çin kaynaklı tam ölçekli bir ihracat şoku ise çok daha ağır sonuçlar doğuracaktır. Avustralya, Brezilya ve Şili toplam ihracatlarının yüzde 25 ila 40’ını Çin’e gönderirken; Angola, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Moğolistan ve Kongo Cumhuriyeti için bu oran yüzde 45 ila 90 arasında değişmektedir. Bu ülkelerin ekonomik sürdürülebilirliği, Çin’den sürekli ve güçlü bir talebin var olacağı varsayımına dayanmaktadır. Çok daha fazla ülke de farklı ölçülerde Çin talebine bağımlıdır.

Durumu daha da ağırlaştırabilecek bir diğer unsur, Çin sermayesinin geri çekilmesi olabilir. Pekin’in Kuşak ve Yol Girişimi aracılığıyla gerçekleştirdiği küresel kredi hacmi 2016’daki zirve seviyesinden gerilemiş olsa da Çin, gelişmekte olan dünyanın açık ara en büyük ikili kreditörü olmaya devam etmektedir. Pekin’in iç ekonomik krizle mücadele etmek zorunda kalması hâlinde Pakistan, Ekvador, Zambiya ve başka ülkelerde yeni bir egemen borç yeniden yapılandırma ve temerrüt dalgası zincirleme biçimde ortaya çıkabilir.

Bazı göstergeler açısından küresel ekonomi 2009’a kıyasla çok daha sağlam durumdadır. Bankaların bilançoları daha güçlüdür ve finans sistemi stres işaretlerini tespit etme konusunda daha hazırlıklıdır. Ancak başka açılardan tablo daha olumsuzdur. Gelişmiş ekonomiler 2008 krizine girerken ortalama kamu borcu GSYH’nin yaklaşık yüzde 70’i seviyesindeydi. Bugün bu oran yüzde 110’a yaklaşmıştır. Aşırı ucuz kamu borçlanması dönemi sona ermiştir ve kamu borçlarının faiz maliyetleri giderek yükseldikçe, hükümetlerin makroekonomik şoklara müdahale etmek için kullanabilecekleri kaynaklar da giderek azalacaktır.

En kötü senaryonun gerçekleşmesi hâlinde, 2008 veya 2020 ölçeğinde ABD Merkez Bankası (Fed) swap hatlarına yeniden ihtiyaç duyulabilir; buna ek olarak Uluslararası Para Fonu’nun ek kaynakları da devreye sokulmak zorunda kalabilir. Ancak bu önlemler bile bir egemen borç temerrütleri dalgasını engellemeye yetmeyebilir ve 2008 ile 2020’de olduğundan daha sınırlı bir etki yaratabilir.

ÇIKIŞ YOLU

Dünya Çin kaynaklı bir krizle karşı karşıya kalırsa, müdahaleye Pekin’in liderlik etmesi pek olası değildir. Çin, Washington’un II. Dünya Savaşı’ndan bu yana üstlendiği konumu devralma konusunda henüz ne yeterli bir kapasite ne de belirgin bir istek ortaya koymuştur. Bu rol; 1997’de başlayarak Rusya ve Brezilya’ya yayılan Asya finans krizi ile 2008–2012 dönemindeki küresel finans krizi ve ardından gelen Avro Bölgesi krizi gibi dönemlerde küresel ekonomiye krizden çıkış yolunda öncülük etmeyi de kapsamaktadır. Dolayısıyla bir sonraki kriz Çin kaynaklı olsa bile, krizin sonuçlarını toparlama görevi, geçmişte sıklıkla olduğu gibi, büyük ihtimalle ABD’nin ve onun merkezinde yer aldığı uluslararası kurumların üzerine düşecektir.

2008–2009 küresel finans krizinin ve sonrasındaki dönemin önemli bir bölümünde, uluslararası ekonomik ilişkilerden sorumlu Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı ve G-8 ile G-20 toplantılarında ABD’nin şerpası olarak görev yaptım. Bu süreçte siyasi liderler, maliye bakanlıkları ve merkez bankaları arasındaki koordinasyonun, dünya finans sistemini olası bir ekonomik buhranın eşiğinden nasıl döndürdüğüne bizzat tanıklık ettim. 2009’daki Londra G-20 Zirvesi’nde Çin, ihracatçılarını korumak amacıyla yaklaşık bir yıldır yapay biçimde düşük tuttuğu para biriminin değerini daha fazla düşürmemeyi kabul etti. Ancak Pekin’in bu adımı atmasını sağlamak için ABD ve diğer ülkelerin liderlerinin kolektif baskısı gerekti.

Aynı zirvede ABD Başkanı Barack Obama, Birleşik Krallık Başbakanı Gordon Brown, Çin Devlet Başkanı Hu Jintao ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin odanın bir köşesinde bir araya gelerek küresel finans krizine verilecek yanıtın geriye kalan son ayrıntıları üzerinde uzlaşmaya çalıştıklarına tanıklık ettim. Bugün böyle bir iş birliğini hayal etmek güçtür. İş birliğini mümkün kılan kurumlar, araçlar ve alışkanlıklar 2008’den bu yana ciddi biçimde aşınmış; ABD liderliğine duyulan güven de benzer şekilde zayıflamıştır. Politico tarafından şubat ayında gerçekleştirilen bir ankette Kanada, Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık’taki katılımcıların yüzde 42 ila 57’si, ABD’ye “bir kriz anında güvenilemeyeceği” görüşüne katılmıştır. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz dönem, yeni bir krizin ortaya çıkması için hiç de uygun değildir.

En yıkıcı senaryodan kaçınmak için Çin’in, ABD ve diğer büyük ekonomilerle birlikte hareket ederek ekonomisini önleyici ve kademeli biçimde yeniden dengelemesi gerekmektedir. Böyle koordineli bir yaklaşım, 1985 tarihli Plaza Anlaşması’nın ruhunu yeniden canlandırabilir. Fransa, Japonya, ABD, Birleşik Krallık ve Batı Almanya arasında imzalanan bu anlaşma, aşırı değerlenmiş ABD dolarının değerini düşürmek ve ABD’nin büyük dış ticaret açığını azaltmak amacıyla döviz piyasalarına müdahale edilmesini öngörüyordu. Bugün ABD, Çin kaynaklı meydan okumanın niteliğine ilişkin giderek güçlenen uluslararası uzlaşıdan yararlanarak, Çin’den renminbinin değerini yükseltmesi ve ihracatı sınırlandırmak da dâhil olmak üzere ekonomisini yeniden dengelemesi yönünde doğrulanabilir taahhütler alınmasını sağlayacak ortak bir girişim oluşturabilir.

Bu çerçevede renminbinin değeri aşamalı olarak yükseltilebilir. Öncelikli sektörlere verilen sübvansiyonlar kademeli biçimde azaltılabilir. Pekin, ülkedeki hanehalkı kayıt sisteminde (hukou) daha kapsamlı reformlar gerçekleştirerek sosyal ve ekonomik hareketliliği artırabilir ve daha güçlü bir sosyal güvenlik ağı oluşturabilir. Çin’in ticaret ortakları ise uyguladıkları korumacı tedbirleri dönüşümün kapsamına göre ayarlayabilir ve uyum politikalarını koordine ederek maliyetin tek bir ekonomi ya da sektör üzerinde yoğunlaşmasını engelleyebilir. Bunlar, Çin’in daha dengeli ve sürdürülebilir bir büyüme için gerekli olduğunu uzun zamandır bildiği, ancak büyük ölçüde hayata geçirmekten kaçındığı adımlardır. Fakat Pekin sorunu ertelemeye devam ederse, çok yakında erteleyecek alanı kalmayacaktır.

ABD’de, Çin’in son yirmi yıldır bu meselelerde ilerlemeyi engellemesine yönelik derin ve anlaşılır bir hayal kırıklığı bulunmaktadır. ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer’a bu yılın başlarında Washington’un yeniden dengeleme hedefini ABD-Çin ticaret gündeminin temel unsurlarından biri olarak savunmaya devam edip etmeyeceği sorulduğunda şu yanıtı verdi: “Peki, bu ne kadar etkili oldu? […] Artık Çin’in siyasi sisteminin işleyişinde, bütün bu ekonomik unsurları da kapsayacak şekilde, büyük ve kapsamlı bir reform gerçekleşmeyeceği gerçeğini kabullenmiş durumdayız.” Bunun yerine yönetim, Beyaz Saray’ın ifadesiyle “hassas olmayan mallar” kapsamındaki ikili ticareti yönetmek üzere bir “Ticaret Kurulu” (Board of Trade) oluşturulmasına ve soya fasulyesi, diğer tarım ve enerji ürünleri ile uçaklar gibi mallara ilişkin alım-satım anlaşmalarının müzakere edilmesine odaklanmaktadır.

Bu tür sınırlı ticari işlemler kendi başlarına faydalı olabilir. Ancak Çin’in merkantilist politikalarının ABD ve küresel ekonomi açısından yarattığı daha geniş ekonomik riskleri azaltmak ya da ikili ilişkilerdeki gerilimin altında yatan ekonomik nedenleri hafifletmek konusunda fazla etkili olmayacaktır. Washington, Pekin’in gelecekteki ekonomi politikalarının şekillenmesinde rol oynayabilir; ancak bunu başarabilmesi için Çin’i yeniden dengelenmeye hem zorlayacak hem de bu dönüşümü mümkün kılacak bir gönüllüler koalisyonu oluşturması gerekmektedir. Böyle bir sonuca ulaşılması yeni bir küresel ekonomik dengenin kurulmasını sağlayabilir ve daha da önemlisi, bir sonraki büyük küresel ekonomik krizin önüne geçebilir.

Bunun için en belirgin fırsat, ABD’nin 2009’dan bu yana ilk kez ev sahipliği yapacağı ve bu aralık ayında Miami’de düzenlenecek G-20 Zirvesidir. Trump yönetimi G-20’yi “temel işlevlerine geri döndürmek” istediğini şimdiden açıkça ortaya koymuştur. Tarihsel olarak bakıldığında G-20, en etkili performansını küresel ekonomik risklerin yönetimine odaklandığı dönemlerde göstermiştir. Bugün karşı karşıya olunan mesele de tam olarak böyle bir odaklanmayı gerektirmektedir. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in nisan ayında ifade ettiği gibi: “Sürdürülebilir büyümenin yokluğunda küresel dengesizlikların ağır ağır birikmesi en büyük risktir. Dünya, bir trilyon dolarlık dış ticaret fazlasına sahip bir Çin’i kaldıramaz.” Bessent’in kaygıları sağlam temellere dayanmaktadır ve ABD, Çin ekonomisindeki dengesizlikleri zirvenin temel gündem maddelerinden biri hâline getirmelidir.

Bunların hiçbirini gerçekleştirmek kolay olmayacaktır. Ancak alternatifler çok daha ağır sonuçlar doğurabilir. Böyle bir kriz senaryosunda Çin, ABD’den daha fazla zarar görecek; bu durum Pekin’in küresel ekonominin sorumlu bir yöneticisi olarak Washington’un yerini alma bir yana, onunla aynı düzeyde konumlanma iddiasını dahi geri dönülmez biçimde zayıflatacaktır. Aynı zamanda Pekin’in orta ve düşük gelirli ülkelerle onlarca yıldır geliştirmeye çalıştığı ilişkiler de zarar görecektir. Ancak krizin sonuçları yalnızca Çin’le sınırlı kalmayacaktır. Etkiler, 2008–2009’dan bu yana görülmemiş ölçekte küresel ekonomiye yayılabilir. Asıl “bir sonraki Çin şoku” budur ve ABD-Çin ilişkilerinin merkezinde yer almalıdır. ABD’nin bu meseleyi gündemin merkezine taşıma fırsatı ve bunu yapmakta açık bir çıkarı bulunmaktadır.

Büyük ithalatçı ekonomiler, gümrük tarifeleri, yerli katkı şartları ve ulusal güvenlik gerekçeli dışlama tedbirlerine şimdiden daha fazla başvurmaktadır. Bu eğilim ister koordineli bir çabanın sonucu olarak isterse birbirinden bağımsız tek taraflı tedbirlerden oluşan karmaşık bir yapı şeklinde devam etsin, Çin açısından ortaya çıkabilecek sonuç dış talepte ani ve kalıcı bir daralma olabilir.

Yerel yetkililerin terfileri, söz konusu büyümenin sürdürülebilir olup olmadığına bakılmaksızın, büyüme hedeflerine ulaşmalarına bağlıdır. Bu hedefleri tutturmak ve yerel harcamaları finanse etmek için arazi satmakta; elde edilen gelirleri sübvansiyonlu fabrika arazilerine ve sanayi parklarına aktarmakta; yerel banka şubeleri ve yerel yönetim finansman araçları üzerinden kredi kaynaklarını seferber etmekte ve ardından daha fazla fabrika inşa etmektedirler. Eyaletler ve belediyeler kronik biçimde bütçe açığı verdiği ve büyük ölçekli gelir yaratabilecek alternatif araçlardan yoksun olduğu için, üretim odaklı bu döngü kendisini sürekli yeniden üretmektedir. Bu sorun ve çözüm yolları—bunların başında daha fazla tüketim odaklı bir ekonomik modele geçiş gelmektedir—Çin’de iyi bilinmektedir. Ancak sorunun iyi biliniyor olması, çözümünün daha kolay olduğu anlamına gelmemektedir.

Bu maliyetli gelişmeler zincirinden kaçınmanın en güvenli yolu, Çin ekonomisinin önleyici ve kademeli biçimde yeniden dengelenmesidir. Bu, uzun zamandır Çin açısından daha sürdürülebilir bir büyümeye ulaşmanın en uygun yolu olmuş ve ABD’nin de yıllardır savunduğu bir yaklaşım olarak öne çıkmıştır. Ancak geçmişte akıllıca bir tercih olarak görülen bu dönüşüm, bugün artık bir zorunluluk hâline gelmiştir.

The Gulf After the War That Never Quite Ended

A review of the Gulf Research Center’s Annual Strategic Survey, July 2026

By Burak Yalım

A Ceasefire Overtaken by Events

Every July, the Gulf Research Center (GRC) publishes a strategic survey meant to take stock of the preceding year. The 2026 edition, released from the center’s Jeddah headquarters, arrives at an unusually raw moment. It was finalized only weeks after the Islamabad Memorandum of Understanding of June 17, 2026, paused the US-Israel-Iran war that had opened on February 28 of that year, and its seven chapters read less like a retrospective than a set of hedges against a peace that its own authors did not fully trust. That instinct has already been vindicated. On July 8, President Trump declared the Islamabad agreement “over,” and within days the International Crisis Group was describing, in its own words, how an agreement designed to end the war had become “another arena for coercive bargaining” (International Crisis Group, “Iran,” 7 July 2026). The Council on Foreign Relations recorded the same collapse in harder terms, after a brief reopening: “the truce collapsed on July 8,” Iran closed the strait again, and Washington revived its naval blockade while threatening a twenty percent transit toll (Cheatham and Roy, “The Strait of Hormuz: A U.S.-Iran Maritime Flash Point,” Council on Foreign Relations). A document written to describe a ceasefire was overtaken by the resumption of the war it described before most readers had finished it. That is not a flaw in the GRC survey. It is, inadvertently, its strongest argument.

Sager: Four Imbalances, No Fix in Sight

The volume opens with a foreword from GRC’s founder and chairman, Dr Abdulaziz Sager, who sets the tone bluntly: the Islamabad MoU provides “a pause for a 60-day period”, but “none of the structural issues of regional security has been resolved” (p. 4). Sager’s own chapter, “Beyond the Ceasefire: Rebalancing Gulf Security After the U.S.-Israel-Iran Conflict,” develops this into the survey’s organizing thesis. He catalogues four imbalances exposed by the war. Gulf dependence on external security guarantees whose priorities “may shift according to domestic politics, global strategic competition, or bilateral calculations with Iran and Israel” (p. 8); a widening gap between Gulf exposure to regional crises and Gulf influence over how they are resolved; an unstable mix of deterrence and diplomacy; and insufficient integration among the GCC states themselves in air defense, maritime surveillance, and cyber defense (pp. 8-9). His policy prescription, a standing GCC crisis-coordination mechanism paired with continued but more assertive engagement with Washington, is sound as far as it goes. Its weakness is one shared by much of the volume; it assumes a GCC capable of speaking with something close to one voice, an assumption the survey’s own fourth chapter goes on to dismantle.

Alani: Neutrality’s Limits

Dr. Mustafa Alani’s chapter on “The Implications of Trilateral Conflict” supplies the most granular military-political narrative in the book. Alani, GRC’s senior advisor on security and defense, traces the decision by GCC governments to declare strict neutrality in the days before the February war began, freezing “all combat operations at U.S. military bases and facilitation centers within GCC territories” and formally notifying both Washington and Tehran of their non-involvement (pp. 14). He is unsparing about the outcome: American and Israeli operations, he argues, achieved tactical successes against Iranian military infrastructure but “inadvertently strengthened Iran’s role in the region” by leaving Tehran able to convert battlefield losses into negotiating leverage over the Strait of Hormuz and its nuclear file (pp. 13, 16). Subsequent events bear this out with uncomfortable precision. In trying to stop Tehran from acquiring a weapon of mass destruction, one Iran analyst argued, Washington effectively handed it a weapon of mass disruption in the form of contested control over the strait, a reading that tracks closely with Alani’s own account of how a militarily degraded Iran retained coercive leverage. By mid-July, trade reporting from the U.S. Naval Institute showed the reinstated American blockade cutting strait transits by more than half within a week, with U.S. forces disabling tankers attempting to reach Iranian ports (U.S. Naval Institute News, “U.S. Disables Ship a Day Into Blockade,” 17 July 2026). Alani’s chapter was written to warn that the war might not produce the deterrent effect Washington and Tel Aviv intended. The maritime record since publication reads like an appendix he did not get to write.

Koch’s Optimism, and Al-Khathlan’s Rebuttal

Dr. Christian Koch’s chapter on GCC foreign policy recalibration is the volume’s most conventionally optimistic entry, and also, I think, its least convincing. Koch, who directs the GRC Foundation in Brussels, argues that the war will accelerate an existing shift toward Gulf “strategic autonomy”. A deeper hedging among Washington, Beijing, Brussels, and a cohort of middle powers including Türkiye, India, and Singapore (pp. 19-24). The framework is a reasonable description of where Gulf capitals want to be. Whether they can get there collectively is precisely what the survey’s next chapter calls into question.

That chapter, by Prof. Saleh Al-Khathlan, is the sharpest and most self-critical piece in the collection, and the one a reviewer is obliged to foreground. Al-Khathlan notes that for the first time in the GCC’s history, all six member states came under direct Iranian attack in a single conflict, an event the Council’s founding logic, and its 2000 Joint Defense Agreement and 2009 Joint Defense Strategy, would predict should produce a unified response (pp. 27-28). It did not. Al-Khathlan identifies three distinct postures among GCC states after the attacks. A de-escalatory majority, a smaller bloc pushing for a harder line against Tehran that “quickly lost momentum,” and a third group practising deliberate strategic ambiguity (pp. 28-29). His conclusion is not that the GCC is failing but that the premise of automatic collective response is “increasingly untenable,” and that the realistic near-term goal is a “minimum consensus”, agreed rules of the road that stop members from cutting bilateral deals with Iran, particularly over Hormuz, that could be exploited to divide the bloc (pp. 27, 30). It is a more honest diagnosis than most GCC-adjacent institutions publish under their own letterhead, and it converges with independent research. A separate postwar assessment from the Middle East Council on Global Affairs reaches nearly the same conclusion by a different route, arguing that Iran “calibrated its strikes to fragment the GCC states’ response, where six states fought six separate battles while the Council’s collective defense institutions went unused,” and that closing this gap requires a shared strategic doctrine and crisis-period authority for the GCC Secretariat, not more solidarity statements (Middle East Council on Global Affairs, “Lessons Learned by GCC States in the 2026 US-Israel-Iran War“). Two independently authored postwar assessments, one from inside the Gulf policy establishment and one from outside it, arriving at the same structural diagnosis deserve more attention beyond the Gulf specialist community than it is likely to get.

Sfakianakis: The End of the Rentier Bet

The volume’s most substantial intellectual contribution, however, comes from Dr John Sfakianakis’s chapter on the region’s economic order. Sfakianakis, GRC’s chief economic and program director, makes an argument that runs against the grain of most Hormuz-crisis commentary. The war demonstrated not the fragility of the global energy system but its resilience. Despite what should have been “one of the largest disruptions to global oil flows in history,” prices “retreat[ed] far more quickly than most governments, investors, and analysts had expected” (p. 33), a function of American shale exports acting as a supplier of last resort, coordinated strategic-reserve releases, and a sharp, policy-driven drop in Chinese import demand (pp. 36). His conclusion is uncomfortable for the rentier model that has financed Gulf development since the 1970s, another sustained oil-price supercycle “is increasingly unlikely,” and the region’s future will be judged less by how much capital it deploys than by whether that capital converts into “productivity”, internationally competitive firms, patents, research intensity, not simply skylines and giga-projects (pp. 37, 41). Independent reporting on Saudi Arabia’s own 2026 budget process supports him unusually well. NEOM’s absence from the kingdom’s 2026 pre-budget statement, the Public Investment Fund’s write-downs on giga-project holdings, and Finance Minister Mohammed al-Jadaan’s public willingness to cancel underperforming projects “without blinking” (Gulf International Forum, “Rebalancing Ambition: Saudi Arabia’s Megaproject Pivot”) all point toward exactly the shift from mobilization to prioritization that Sfakianakis describes as already underway (p. 37).

Two Technical Postscripts

The two closing technical chapters, Dr. Naji Abi-Aad on energy-security lessons and Rear Admiral (Retd) Abdullah Jaber AlZaidi on maritime security, are narrower in scope but useful as evidence in support of the survey’s broader argument. Abi-Aad’s recommendation that GCC oil and gas producers build export infrastructure bypassing Hormuz entirely (pp. 44-45) reads as pure common sense once one has absorbed Sfakianakis’s chapter; AlZaidi’s account of the Islamic Revolutionary Guard Corps Navy’s shift toward “sea denial” rather than sea control (pp. 50-51), a strategy built on mines, drones, and manufactured uncertainty rather than blue-water dominance, explains with unusual clarity how a militarily inferior Iran nonetheless retained coercive leverage over global shipping insurance markets throughout the crisis.

Toward a Genuinely Plural Architecture

Beyond what the report itself concludes, I would go a step further than any of its seven authors is willing to go. A Gulf security architecture built almost entirely around one external guarantor was exposed as brittle in February 2026, whatever its virtues since the 1990s, and Koch’s chapter gestures toward diversification without quite specifying what it should look like in practice. The honest answer is not to replace Washington but to build genuine capability alongside it, in the specific domains where other actors happen to be better than the United States at the moment, not simply cheaper or more available. Türkiye has spent a decade proving out armed drones and layered air-defence integration under live fire, from Karabakh to northern Syria. Ukraine has, however involuntarily, become the world’s foremost laboratory in electronic warfare, naval drone denial, and exactly the kind of asymmetric maritime disruption that Iran itself deployed against shipping in Hormuz; that expertise is transferable, and Kyiv has every commercial incentive to sell it. France offers naval presence, an arms-export process untethered from U.S. congressional review, and an independent diplomatic seat that neither Washington nor Beijing can substitute for. None of this needs to come at Washington’s expense. It is simply what “strategic autonomy” has to mean in practice if it is to mean anything at all.

The second point is more delicate, and none of the report’s authors states it plainly. Every chapter treats Iran chiefly as a threat to be deterred, contained, or negotiated with from strength, understandably enough after the year the Gulf has just had. But a security order built only on deterrence, without also building the ordinary machinery of interdependence, resumed trade, energy and water cooperation, transparent maritime protocols, and above all recognition of the large Iranian population resident and rooted across the GCC, particularly in Dubai, will keep resetting to zero after every ceasefire, as it already has once this summer. Iran is not going anywhere. Treating its regional weight as something to be permanently shrunk by pressure, rather than managed through the same blend of deterrence and entanglement the Gulf states already apply to every other major power in this survey, is its own kind of wishful thinking, and a more expensive one with each round.

Read against the maritime and fiscal news that has overtaken it since publication, the GRC survey remains one of the more valuable documents to emerge from the Gulf this year: a policy community watching its own assumptions fail in close to real time, and saying so in print before the ink was dry. What it stops short of saying is that the fix is not a better version of the old architecture, but a genuinely plural one.

AB’nin Yeni Endüstriyi Teşvik Düzenlemesi Kapsamında Türkiye’nin Konumu

2020’li yılların başlangıcından bu yana değişik gerekçelerle, üretim, istihdam ve ihracatı yavaşlayan AB, mevcut durgunluğu ortadan kaldırabilmek ve COVID-19 salgını ve sonrasında karşılaşılan Ukrayna-Rusya savaşını takiben, AB ekonomisi üzerinde oluşan olumsuz etkileri bertaraf edebilmek ve ekonomiyi yeniden canlandırabilmek amacıyla birçok çalışma yaptı. Son olarak, AB Komisyonu üzerinde uzun süredir çalıştığı “Endüstriyi Teşvik Yasası”nı 4 Mart 2026 tarihinde kabul etti.

AB’yi ticarette ciddi anlamda zora sokan Çin ile değişik GV’si uygulamalarıyla AB ticaretini baskılayan ABD’yle karşılıklı ticareti dengeleyebilmeyi hedefleyen AB, bu yeni düzenlemeyi; büyük ölçüde “Made in Europe” “Avrupa Üretimi” temel anlayışı üzerine inşa etmiş bulunmaktadır. Söz konusu yeni yasa içeriği; AB kamu ihalelerine katılım, Avrupa bünyesinde yatırımları ve üretimi teşvik edecek yardımlardan faydalanma ve rekabeti güçlendirmek için tasarlanan diğer devlet yardımlarının dağıtımında, “Avrupa” tercihini güçlendirerek ön plana çıkarmaktadır.

Kamu alımlarında ve destek programlarında Avrupa’da üretilen ürünlere öncelik getirmeyi amaçlayan, bu yeni “Made in Europe” (veya Made in EU) kavramı üzerine inşa edilmiş bu düzenlemeye, AB ile gerçekleştirilen uzun müzakereler sonucunda 1996 da yürürlüğe giren 1/95 sayılı, GB anlaşması çerçevesinde Türkiye’de dahil edilmiştir. Bu durum ülkemiz ekonomisi açısından oldukça önemlidir.

Avrupa Birliği, ABD ve Çin’e kıyasla ekonomik durgunlukta olduğu bir dönemde, Washington ve Pekin’in bağımlılıklarını azaltma yönünde etkin rol oynayacağına inandığı bu yeni düzenlemeyle, 2035 yılına kadar sanayisinin Avrupa orijinli ürünlerle AB’nin GSYİH hasılasının %20’sine (bugün %14’e karşılık) ulaşmayı hedeflemektedir.

Bu yeni düzenlemeyle AB, stratejik olarak kabul edilen sektörlerde Avrupa tercihini önceliklendirmekte ve bu sayede bu sektörleri özel avantajlı bir konumda tutmaktadır. Yasa AB kamu kaynaklarının (kamu sözleşmeleri, açık artırmalar, devlet yardımı ve diğer finansal destek biçimleri) dağıtım ve kullanımını, teşvik ödemelerini, karbonsuz ağır sanayinin belirli bölümleri için üretimin bir kısmının Avrupa’da konuşlandırılmasıyla uzun vadede bazı kimyasalları ihtiva eden temiz teknolojilerin, rüzgar enerjisi, yenilenebilir enerji elektrolizörleri vb. sektörlere verilecek desteklerde bir öncelik şartı “ön koşul” olarak öngörmektedir. Ayrıca, ısı pompaları, nükleer sektör, batarya depolama sistemleri, güneş enerjisi sistemleri, otomobil, elektrikli ve hibrit araçlar da yeni yasa ile desteklenmesi hedeflenen sektörler arasında yer almaktadır.

AB Komisyonu, yasa ile önceliklediği sektörlerde kamu desteğinden yararlanabilmeyi özel uygunluk kriterlerine bağlamaktadır. Örneğin, üye devletler, öngörülen teşviklerden yararlanabilmek için pil dışındaki bileşenlerin %70’inin Avrupa’da üretilmesi, en az üç pil bileşeni (hücreler dahil) ve kullanılan alüminyumun %25’inin AB menşeli olması, şirketlerin elektrikli veya hibrit araç filosu kurmaya yönelik teşviklerden yararlanabilmelerini bu esaslara bağlamaktadır. Ayrıca bu amaçla kullanılan çeliğin %25’inin de “yeşil” kapsamında olması beklenmektedir. 2030 yılına doğru ise özellikle piller için daha sıkı yeni önlemler tasarlanmaktadır.

Gerçekleştirilen bu yeni düzenlemeyle Çin’e kıyasla bu konuda oldukça geri kalan AB üretiminin korunması ve AB’nin otomobil pili üretim kapasitesinin artırılması da hedeflenmektedir. Yeni düzenlemenin kapsadığı bir diğer alan da nükleer enerji sektörüdür. Metnin yürürlüğe girmesinden dört yıl sonra, üreticiler bir reaktördeki en stratejik bileşenlerden en az ikisinin Avrupa kaynaklı olması halinde, AB devlet yardımlarından yararlanabilecektir. İki yıl sonra ise en az üç bileşenin yerel olarak üretilmesi öngörülmektedir.

Mevcut düzenlemenin, üzerinde en çok durulan tartışılan bölümü ise “Avrupa üretimi” kavram ve tanımıdır. Avrupa’da üretim yapan şirketlerin dışında, AB’ye üye devletlerle aynı düzenlemeden faydalanabilecek üretim zincirine dahil etmek istediği “güvenilir ortaklar” kavramı, tartışılan bir konudur. Komisyon Ticaret Genel Müdürlüğü çok geniş bir tanımla Çin hariç tüm dünyayı kapsamayı öngörmesine rağmen, ‘Avrupa üretimi’ kavramının en katı anlamda oluşmasını arzu eden taraflar da bulunmaktadır.

Sonuç olarak, AB’nin STA serbest ticaret anlaşması imzaladığı 80 ülke, kamu ihaleleri ve açık artırmalara katılabilmekte veya çeşitli kamu desteklerinden faydalanabilmektedir. Benzer şekilde, AB üyesi 27 ülkenin kamu alımlarına erişim konusunda anlaşma imzaladığı yaklaşık 40 ülke de yeni rejimden faydalanma imkanına sahip bulunmaktadır. Ancak her iki durumda da “karşılıklılık ilkesi” ön şart olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle, bazı sektörlerde yerel şirketlerin kamu ihalelerine ve alımlarına erişimini özel olarak destekleyen ABD, İngiltere ve Kanada, bu yeni düzenlemeden yararlanabilmek için ya kendi mevzuatlarını uygun hale getirmek ya da AB kamu ihale sürecinden vazgeçmek durumunda kalacaktır.

Sanayi politikasını yeniden canlandırmayı amaçlayan bu yeni düzenlemeyle AB, ticaret politikasında da yeniliklere gitmektedir. Bu süreç AB’nin dışa açık olmayan piyasaları serbestleştirmesini de amaçlamaktadır. AB Komisyonu “Kamu ihaleleri” ve kamu alımları konusunda, ticari ortaklarının büyük bir bölümünün “yerel ürün” tercihli sistemleri bulunduğunu, bu konuda henüz AB’yle bir anlaşması bulunmayan Çin’in, Avrupa kamu desteği ve kamu alımlarından faydalanamayacağını ileri sürmekte katma değer sağlamadan Avrupa’da kurulan bazı yabancı yatırımcıların mevcut uygulamalardan yararlanmalarına son vermeyi de amaçlamaktadır. Bazı sektörlerde, pil, elektrikli araçlar, güneş enerjisi ve kritik hammadde üretim sektörlerinde çalışanlarının en az yarısının Avrupa menşeli olması gibi şartlara uyum zorunluluğu getirmektedir.

Yasa üzerindeki müzakerelerin üye ülkeler, Avrupa Parlamentosu ve üçüncü ülkelerle devam edeceği ve zorlu görüşmelerin yaşanacağı tahmin edilmektedir.  AB Komisyonu önemli ölçüde mevcut düzenlemeyi destekleyen Fransa, İtalya ve İspanya’ya güvenmektedir. Almanya’nın ise, ABD, İngiltere gibi bazı üçüncü ülkelerin daha olumlu bir konumda kalabilmesi için gayret edeceği düşünülmektedir.

AB Komisyonu halen sürdürülen müzakerelerle “Made in Europe” uygulama esaslarının ve kriterlerinin yeni şeklini belirleyecek olup, bu yönde alternatif taslaklar üzerinde çalışmaktadır. AB’nin bu kavram tanımını genişletmesi de beklenmektedir. Nitekim yapay zekâ, bulut, biyoteknoloji gibi yeni kavramları da ihtiva edecek yeni bir tanım üzerinde durulmakta ve özellikle ülkemizi de çok yakından ilgilendiren Savunma Sanayi sektöründe kamu alımlarını doğrudan etkileyecek, yeni erişim kurallarının belirlenmesi de beklenmektedir.

AB’nin bir sonraki dönem topluluk bütçesi (2028-2034) kapsamında kamu alımları ve rekabet gücünün artırılmasına tahsis edilecek fon miktarları, ülkemizi ve AB ile ticaretimizi doğrudan etkileyecek önemli hususlardır.  

AB’nin kamu ihale ve kamu alımlarıyla, tüm üye devletlerde öngörülen yardım ve üretim teşviklerinin dağıtımında, Avrupa tercihini öncelikleyen, yabancı sermaye yatırımlarının kontrolünü güçlendirmeyi amaçlayan bu düzenleme çalışmaları ülkemizi de çok yakından ilgilendirmektedir.

Her ne kadar ülkemiz GB kapsamında yer alsa da, diğer bazı uygulamalarda karşılaşılabildiği gibi, yapılacak düzenlemelerde kullanılacak bazı teknik terimler nedeniyle ülkemizin kapsamının yeni sistemden yararlanamaması söz konusu olabilir. Özellikle son süreçte önemli atılımlar sağlayarak gelişen savunma sanayi sektörümüz açısından bu durum büyük önem taşımaktadır.

Bu itibarla, gerek AB ile ticaretimizin aksamadan devamında gerekse, AB’ye entegre olma yönünde büyük mesafe kat etmiş bulunan Savunma Sanayi gibi hassas sektörlerimizin geleceği açısından özel ihtimam gösterilmesi bir zorunluluk olarak görülmektedir. Üretimimizin ve ekonomimizin önemli ölçüde uyum sağladığı Avrupa ile endüstriyel entegrasyonumuzun devamlılığı açısından özel özen gösterilmesi gerekmektedir.

Ömer Faruk DOĞAN

Ankara, 17.Temmuz.2026

Srebrenica Thirty-One Years Later: Legal Proceedings Concluded, Denial Persists

Thirty-one years ago, Bosnian Serb forces initiated the systematic execution of more than eight thousand Bosniak men and boys at Srebrenica. While the killings spanned several days, the legal reckoning has extended over decades. This anniversary marks a significant moment, as nearly all court cases related to Srebrenica have concluded. Nevertheless, public debate regarding the recognition of the genocide has intensified in recent years.

The disparity between the established legal record and the ongoing public controversy warrants independent analysis, without relying on emotional appeals.

The scholarly framework for understanding genocide as a process rather than an event comes from Raphael Lemkin, the Polish-Jewish jurist who coined the term itself, and later from genocide scholar Gregory Stanton, whose eight-stage model (classification, symbolization, dehumanisation, organisation, polarisation, preparation, extermination, and denial) remains the standard reference for tracing how such crimes are built, not just committed. Srebrenica maps onto every stage of that model with unusual clarity, which is part of why it has become the case study political scientists and international lawyers return to.

For the majority of these stages, the legal record is now definitive. In 2007, the International Court of Justice determined that genocide occurred at Srebrenica and attributed responsibility to the army of Republika Srpska. Although Serbia was not found to have directly committed genocide, it was deemed to have violated its obligations to prevent the crime and to punish those responsible, notably by failing to transfer Ratko Mladić to international custody. Karadžić’s sentence was increased from forty years to life imprisonment in 2019, and Mladić’s life sentence was upheld on final appeal in 2021, thereby concluding the last major case before the International Criminal Tribunal for the former Yugoslavia. All 161 original indictments issued by the tribunal have now been resolved.

Thus, the extermination and organisation stages identified in Stanton’s model are now supported by a comprehensive and conclusive legal record. There is no ongoing legal dispute regarding the classification of Srebrenica as genocide or the identification of those who commanded the responsible forces.

Unresolved Aspects: The Persistence of Denial

Currently, the issue resides in stage eight, denial, which has become institutionalized rather than diminished. In May 2024, the United Nations General Assembly designated July 11 as the International Day of Reflection and Commemoration of the Srebrenica Genocide, explicitly condemning both the denial of the event and the public glorification of those convicted of it. The resolution passed with a vote of 84 in favor, 19 against, and 68 abstentions, reflecting significant international division. Serbia and Montenegro were the only former Yugoslav republics that declined to co-sponsor the resolution, and Serbia’s president characterized the measure as “highly politicised,” cautioning that it would “open Pandora’s box.” Russia and China opposed the resolution, while the United States, United Kingdom, and France supported it.

A more direct illustration can be found in Srebrenica’s immediate context. Republika Srpska is not a passive observer; the International Court of Justice identified its wartime army as the direct perpetrator of the Srebrenica genocide. Despite this, Republika Srpska continues to exist under the same name and with largely unchanged institutional structures, formally recognized as a constituent entity of Bosnia and Herzegovina by the peace agreement that concluded the conflict. This continuity merits attention, as the international system that adjudicated the crime also legitimized the survival of the perpetrator entity. In 2025, Milorad Dodik, president of Republika Srpska, was convicted for defying the international peace envoy’s rulings under the Dayton framework, received a sentence later commuted to a fine, and was banned from political office for six years. Bosnia’s Constitutional Court upheld this ban in November 2025. The Republika Srpska assembly formally rejected the ruling and urged political parties to “defend Republika Srpska and its president.” Dodik continued to function as president for several months and has advocated for the entity’s secession. These developments do not constitute a legal dispute regarding the occurrence of genocide; that issue was resolved by two international courts years prior. Rather, they demonstrate that when denial becomes institutionalized within state structures, it can perpetuate harm without prevailing in the historical debate. Its impact lies in sustaining the controversy.

The Security Implications Beyond Memorialization

A determination of state responsibility, absent substantive sanctions, allows the political structures that facilitated the crime to remain largely unchanged. Currently, these structures not only persist but also occupy positions of political authority and legislative power. The 2024 United Nations resolution and the Dodik case exemplify the same stage-eight pattern described in genocide studies literature, now manifesting in international votes and legal proceedings rather than wartime propaganda.

The practical implications extend beyond rhetoric. If denial constitutes the final stage of genocide’s operational sequence rather than simply its aftermath, then policy toward Republika Srpska and Serbia’s European Union accession process should address institutionalized denial as a stability risk requiring management, rather than as a historical grievance to be tolerated for the sake of regional cooperation. This assertion is testable and falsifiable, and, thirty-one years later, remains a central argument of the Srebrenica case.

Burak Yalım

President, International Relations Studies Association – TUIC

Bosna Srebrenitsa Soykırımı’nı Anarken Yeniden Canlandırılan İslamofobik Söylemler Yeni Bir Tehlike Yaratıyor

Bu makale, Ehlimana Memišević tarafından kaleme alınmış ve 10 Temmuz 2026 tarihinde Just Security’de yayımlanmıştır. Metin, TUİÇ Akademi için İngilizceden Türkçeye çevrilmiştir.

Bosna-Hersek’teki Srebrenitsa–Potoçari Anıt Merkezi, 11 Temmuz’da Srebrenitsa Soykırımı’nın 31. Yıl dönümünü anacak. Bu yıl, öldürüldükleri sırada yaşları 20 ile 56 arasında değişen 10 soykırım kurbanının naaşı her yıl olduğu gibi, düzenlenen toplu cenaze töreninde toprağa verilecek. Bosna-Hersek hükümeti ile uluslararası toplumun ortak girişimiyle faaliyet gösteren Bosna-Hersek Kayıp Kişiler Enstitüsü’ne göre kurbanlar; Vlasenitsa, Zvornik, Bratunats ve Srebrenitsa bölgelerinde öldürülen masum sivillerdi. Naaşları, yıllar sonra farklı toplu mezarlardan çıkarıldı.

Enstitü sözcüsü, “Bir kez daha bir baba oğlunun, bir kardeş kardeşinin, bir akraba diğer akrabasının yanına defnedilecek” ifadelerini kullanarak hem soykırımın boyutuna hem de suçun üzerinden otuz yılı aşkın bir süre geçmesine rağmen yakınlarını hala toprağa vermeye devam eden ailelerin bitmeyen acısına dikkat çekti.

Aynı zamanda Sırbistan ve Sırp Cumhuriyeti’ndeki üst düzey yetkililer, siyasetçiler, gazeteciler ve toplumun bazı kesimleri, soykırımın işlendiğini inkâr etmeyi ve hatta işlenen suçları yüceltmeyi sürdürüyor. Bu çevreler, soykırımı “uydurulmuş bir efsane” olarak nitelendirdi; açıklanan kurban sayısını sorguladı ve hayatta kalanları, Srebrenitsa Soykırımı anıt mezarlığının bulunduğu Potoçari’de “yaşayan insanlar için mezar taşları dikmekle” suçladı.

Bazılarına göre bu tür söylemler, sorumluluktan kaçma girişimlerinden ya da popülist tarihsel revizyonizm örneklerinden öteye gitmeyebilir. Ancak benim gibi Bosna Soykırımı’ndan sağ kurtulanlar açısından bunlar, yeniden başlayan bir insanlıktan çıkarma ve hedef gösterme sürecini temsil etmektedir.

Hiçbir Zaman “Güvenli Bölge” Olmadı

Srebrenitsa Soykırımı, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana Avrupa’da gerçekleştirilen en ağır vahşet olarak geniş ölçüde kabul edilmektedir. Temmuz 1995’te Ratko Mladić komutasındaki Bosnalı Sırp güçlerin, Birleşmiş Milletler tarafından “güvenli bölge” ilan edilen Srebrenitsa’yı ele geçirmesinin ardından, 8 binden fazla Boşnak, yani Bosnalı Müslüman erkek ve erkek çocuğu sistematik biçimde kadınlardan ve çocuklardan ayrıldı ve birkaç gün içerisinde infaz edildi.

Kurbanların cesetleri, ortadan kaldırılmaları ve suçun gizlenmesi amacıyla yürütülen organize bir çabanın parçası olarak, çoğu zaman buldozerler kullanılarak toplu mezarlara gömüldü. Takip eden aylarda Bosnalı Sırp güçleri, ağır iş makineleriyle birincil toplu mezarların birçoğunu sistematik biçimde açtı ve naaşları kamyonlarla, çoğu onlarca kilometre uzaklıkta bulunan çok sayıda ikincil ve üçüncül toplu mezara taşıdı.

Srebrenitsa Soykırımı kurbanlarının naaşları bugüne kadar 87 toplu mezar ile yaklaşık 1.000 ikincil, üçüncül ve münferit mezardan çıkarıldı. Pek çok vakada tek bir kurbana ait kalıntılar, birbirinden onlarca kilometre uzaklıktaki üç ya da dört farklı toplu mezarda bulundu. Aileler, ileride yapılacak kazılarda başka kemik kalıntılarının da bulunabileceği ve yakınlarının daha bütünlüklü bir naaşla defnedilebileceği umuduyla, defin işlemine onay vermeden önce çoğu zaman yıllarca beklemektedir.

Bu trajedinin en çarpıcı örneklerinden biri, Srebrenitsa Soykırımı sırasında öldürüldüğünde yalnızca 14 yaşında olan Senad Beganović’tir. Senad’ın naaşına ait ilk parçalar, 2000 yılında Bratunats yakınlarındaki Glogova’daki birincil toplu mezardan çıkarıldı. Daha sonra başka kalıntıları, Zeleni Yadar’daki ikincil toplu mezarlarda 1998 ve 2007 yıllarında, Budak’taki toplu mezarda ise 2005 yılında bulundu. Senad’ın kimliği 2013 yılında kardeşi tarafından resmî olarak teşhis edildi ve 2014 yılında Srebrenitsa–Potoçari Anıt Merkezi’nde, babasının yanına defnedildi.

Ancak defin sırasında Senad’ın iskeletinin yalnızca yaklaşık yarısı bulunabilmişti. Kardeşinin daha sonra açıkladığı üzere aile, başka kalıntıların bir gün bulunabileceği umuduyla daha fazla beklemek istemediği için onu bu hâliyle defnetmeye karar verdi.

Senad da 1995 yılında binlerce Boşnak erkek çocuğu gibi, daha sonra Ölüm Yürüyüşü olarak anılacak olan yürüyüşe katılmıştı. Boşnakça “Put Smrti” olarak adlandırılan bu yürüyüş, Temmuz 1995’te Srebrenitsa’nın düşmesinin ardından yaklaşık 15 bin Boşnak erkek ve erkek çocuğu ile az sayıda kadın ve çocuğun, ormanları ve dağları aşarak Tuzla çevresindeki Bosna hükümetinin kontrolündeki bölgelere ulaşma yönündeki çaresiz girişimiydi. Senad babasıyla birlikte kaçtı, ancak ikisi de bu yolculuktan sağ çıkamadı.

Ölüm Yürüyüşü’nden sağ kurtulanlar ise yakalanmamak için çoğu zaman günlerce, haftalarca, bazı durumlarda aylarca doğada saklanmak zorunda kaldı. Yol boyunca yüzlerce öldürülmüş Boşnağın; babaların, kardeşlerin, oğulların, akrabaların, arkadaşların ve komşuların cesetleriyle karşılaştılar.

Hayatta kalanların birçoğu, en acı anlardan birinin Tuzla’da güvenli bölgeye ulaştıktan sonra yaşandığını anlatmıştır. Çünkü orada bekleyen ailelere, sevdiklerinin bir daha asla geri dönmeyeceğini söylemek zorunda kalmışlardır.

Hakikat ve Hafıza Mücadelesi

Kendi ailem de dâhil olmak üzere birçok soykırım mağduru, sevdiklerinin kalıntılarını aramayı sürdürürken hakikat ve adalet mücadelesi de devam etmektedir. Bosna-Hersek’te 1992–1995 yılları arasında yaşanan savaşta kaybolan 7.500’den fazla kişinin akıbeti hâlâ bilinmemektedir. Bunların yaklaşık 1.000’i Srebrenitsa Soykırımı’nın kurbanlarıdır.

Buna rağmen, soykırım inkârını açıkça savunan isimler siyasi ve kamusal alanda güç kazanmaya devam etmiştir. Bunların en öne çıkanı, yirmi yılı aşkın süredir Bosna-Hersek’in en etkili siyasi aktörlerinden biri olan Bosnalı Sırp lider Milorad Dodik’tir. Dodik, farklı dönemlerde Sırp Cumhuriyeti’nin başbakanlığı ve cumhurbaşkanlığının yanı sıra Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi’nin Sırp üyeliği görevlerini yürütmüştür. Sırp Cumhuriyeti, savaşı sona erdiren 1995 tarihli Dayton Barış Anlaşması’yla oluşturulan ve nüfusunun çoğunluğunu Bosnalı Sırpların meydana getirdiği entitedir.

Dodik, bu görevlerde bulunduğu süre boyunca Srebrenitsa Soykırımı’nı sistematik biçimde inkâr etmiş, önemsizleştirmiş ya da çarpıtmış; aynı zamanda hüküm giymiş savaş suçlularını yüceltmiş ve Boşnakları hem Sırp halkı hem de Avrupa için bir tehdit olarak sunmuştur.

Soykırım inkârı ve savaş suçlularının yüceltilmesiyle mücadeleye yönelik önemli bir adım, 23 Temmuz 2021’de atıldı. Dayton Anlaşması’nın sivil hükümlerinin uygulanmasını denetlemekle görevli uluslararası kurum olan Yüksek Temsilcilik Ofisi, Bosna-Hersek Ceza Kanunu’nda değişiklik yaparak soykırımın, insanlığa karşı suçların ve savaş suçlarının kamuoyu önünde onaylanmasını, inkâr edilmesini, ağır biçimde önemsizleştirilmesini veya meşrulaştırılmasını suç kapsamına aldı.

Ancak bu değişiklikler inkârcılığı sınırlamak yerine, Bosna-Hersek’te savaşın sona ermesinden bu yana yaşanan en ciddi siyasi ve anayasal krizi tetikledi. Bu süreç, kurumsal işleyişi engellemeye yönelik uzun süreli bir kampanyayı besledi ve Dodik’in Sırp Cumhuriyeti’nin fiilî olarak Bosna-Hersek’ten ayrılmasına yönelik girişimlerini yeniden hızlandırdı.

O dönemde Bosna-Hersek’in üç üyeli Cumhurbaşkanlığı Konseyi’nin Sırp üyesi olan Dodik, yeni düzenlemeyi reddederek bunun Sırp Cumhuriyeti’nde “asla kabul edilmeyeceğini” söyledi. Srebrenitsa Soykırımı’nı inkâr eden tutumunu daha da ileri taşıyarak bu görüşü savunan bir imza kampanyası başlattı. Yasayı “Bosna-Hersek’in tabutuna çakılan son çivi” olarak nitelendirdi ve Sırp Cumhuriyeti’nin “dağılma sürecini başlatmaktan başka seçeneği olmadığını” öne sürdü.

Takip eden yıllarda Dodik ve onun Bağımsız Sosyal Demokratlar İttifakı partisinin hâkimiyetindeki Sırp Cumhuriyeti Ulusal Meclisi, Sırp Cumhuriyeti’nin Bosna-Hersek’ten fiilen ayrılmasını amaçlayan bir dizi hukuki ve siyasi adım attı. Haziran 2023’te Sırp Cumhuriyeti Ulusal Meclisinin, Yüksek Temsilci tarafından alınan kararların artık bu entitede yayımlanmayacağını ve uygulanmayacağını öngören yasayı kabul etmesiyle gerilim daha da tırmandı. Altı gün sonra Meclis, ülkenin Anayasa Mahkemesinin yetkisini de fiilen reddetti.

Bu adımlar, Dayton Barış Anlaşması’yla kurulan anayasal düzene doğrudan meydan okumaktaydı. Bunun sonucunda Milorad Dodik, Bosna-Hersek Mahkemesinde yargılandı. Mahkeme, Şubat 2025’te Dodik’i Yüksek Temsilcinin kararlarına uymamaktan suçlu buldu ve bir yıl hapis cezasına çarptırdı. Ayrıca altı yıl süreyle Sırp Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı görevinde bulunmasını yasakladı.

Srebrenitsa Soykırımı’nın bu şekilde ısrarla inkâr edildiği ve önemsizleştirildiği süreçte Dodik, Boşnaklara yönelik ırkçı ve İslamofobik ifadeler de kullandı. Boşnakları, “kapasite ve karakterden yoksun dönmeler”, “devlet kurma yeteneğine sahip olmayan tâbi bir ulusun” parçası olarak nitelendirdi.

Dodik’in hakkında verilen kesin hükmün ardından görevden alınmasıyla birlikte bu söylem daha da sertleşti. Bosna-Hersek Merkez Seçim Komisyonunun, boşalan koltuğu doldurmak amacıyla kasım ayında yapılmasına karar verdiği Sırp Cumhuriyeti erken cumhurbaşkanlığı seçimi kampanyası sırasında Dodik, başlangıçta görevi bırakmayı reddetmesine rağmen, yıllardır sıklıkla kullandığı Boşnak karşıtı, İslamofobik ve insanlıktan çıkarıcı dili giderek daha fazla benimsedi. Birçok Boşnak açısından bu dil, 1990’larda yaşanan vahşetlerden önce yaygınlaştırılan nefret ve kışkırtma söylemlerini ürkütücü biçimde hatırlatmaktaydı.

İslami Tehdit Söyleminin Yeniden Canlandırılması

Dodik, seçim kampanyası boyunca Bosna-Hersek’i sürekli olarak işleyemez bir devlet olarak tasvir etti ve ülkenin daha fazla “İslamlaşması” olarak tanımladığı sürece karşı uyarılarda bulundu. Boşnakların, Sırpların çoğunlukta olduğu Doğu Saraybosna’da daire satın almalarından söz ederken onları “kontrolsüz biçimde çoğalan ve yayılan amipler” olarak nitelendirdi.

Dodik, Boşnakları insanlıktan çıkaran ve onları biyolojik özelliklere indirgeyen bu tasvirleri yeniden dolaşıma sokarak, 1992–1995 savaşı sırasında dışlamayı, zulmü ve nihayetinde soykırımı meşrulaştırmak için kullanılan temel ideolojik kalıplardan birini yeniden üretmiş oldu.

1993 yılında, savaş dönemindeki Bosnalı Sırp lider Radovan Karadžić’in partisinde başkan yardımcılığı yapan Biljana Plavšić, Bosnalı Müslümanların “aslen Sırp” olduklarını, ancak İslam’a geçmeleri sonucunda “genetik olarak bozulduklarını” ve “Sırp bedenindeki genetik bir kusur” hâline geldiklerini ileri sürmüştü.

Karadžić de dâhil olmak üzere bu tür nefret söylemleri yayan bazı Sırp milliyetçisi liderler daha sonra Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından Boşnaklara karşı işlenen soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçlarından mahkûm edildi. Ancak Dodik, ilerleyen yıllarda onların söylemlerini devraldı ve daha da güçlendirdi.

Nisan 2025’te Dodik, Boşnakların Osmanlı baskısı altında İslam’a geçen eski Sırplar olduğunu öne sürerek “Müslümanların eski Ortodoks inançlarına geri dönmeleri gerektiğini” söyledi. Şöyle konuştu:

“Boşnaklar Ortodoks inancına geri dönsün, Bosna-Hersek Sırp çoğunluklu bir ülke hâline gelsin. O zaman birlikte bir devlet kurabiliriz.”

Dodik bu dönem boyunca, bizzat kendisinin yarattığı ciddi hukuki ve anayasal krizi sürekli olarak Müslümanların Hristiyanlara yönelik bir zulmü biçiminde sundu. Batılı hükümetlerin, Müslümanların Bosna-Hersek’te “Hristiyanların aleyhine” hâkimiyet kurmasını sağlamaya çalıştığını iddia etti. Ayrıca savaş döneminde kullanılan, Bosna-Hersek’i İslami aşırılığın üreme alanı ve Boşnakları Avrupa ile Batı için doğal bir güvenlik tehdidi olarak gösteren söylemleri yeniden canlandırdı.

Bu iddialar tarihsel kayıtlarla desteklenmemektedir. Aksine, 1992–1995 savaşı sırasında Boşnaklara yönelik zulmü, etnik temizliği ve nihayetinde soykırımı meşrulaştırmak için kullanılan yanıltıcı anlatıları yeniden üretmektedir.

Örneğin Radovan Karadžić, “Müslümanların” Bosna-Hersek’i “İslam’ın Avrupa’ya nüfuz etmesi için bir sıçrama tahtasına” dönüştürmeye çalıştığını defalarca ileri sürmüştü. Karadžić, 1994 yılında Washington Times’a verdiği bir röportajda savaşın “Sırplara dayatıldığını” iddia etmişti. Sırpların, “yüksek doğum oranına sahip Müslümanların altında kalmak” ve “giderek ilerleyen militan İslam karşısında Sırp Hristiyan medeniyetinin çöküşünü izlemek” ile “karşı koymak” arasında seçim yapmak zorunda bırakıldığını savunmuştu.

Benzer şekilde, “Hristiyan değerlerini ve kültürünü savunmaya karar verdiğimiz için Batı bir gün bize minnettar olacaktır.” demişti.

Bu söylemler artık Sırp Cumhuriyeti makamları tarafından yayımlanan resmî belgelere de dâhil edilmiş durumdadır. Mayıs 2026’da Sırp Cumhuriyeti, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine Bosna-Hersek’teki duruma ilişkin bir rapor olarak sunduğu bir belge gönderdi. Yüksek Temsilci Christian Schmidt’in raporlarına paralel olarak daha önce yapılan benzer başvurular gibi bu belge de Yüksek Temsilcilik Ofisinin meşruiyetini sorgulamaktadır.

Belge, Boşnakları İslami hâkimiyet yanlıları olarak gösteren ve Sırp Cumhuriyeti’ni sözde İslamcı tehdide karşı Hristiyanlığı ve Avrupa’yı savunan son kale biçiminde sunan anlatıları yeniden üretmektedir. Belgede şu ifadeler yer almaktadır:

“Bosna-Hersek’te Boşnakların tam hâkimiyet kurma ihtimali Sırplar ve Hırvatlar arasında büyük bir korku ve kaygıya yol açmaktadır. Bu durum aslında Avrupa’nın büyük bölümünü de endişelendirmelidir; çünkü Boşnak toplumu içerisinde önemli radikal İslam odakları bulunmaktadır.”

Özellikle endişe verici olan, Dodik’in bu anlatıları Amerika Birleşik Devletleri de dâhil olmak üzere uluslararası alanda yaygınlaştırması ve mağdur ile failin rollerini tersine çevirmeye çalışmasıdır. Dodik, “Srebrenitsa’da binlerce Sırp’ın öldürüldüğünü” iddia etmiş; öldürülen 8 binden fazla Boşnak erkek ve erkek çocuğuna ilişkin kapsamlı biçimde belgelenmiş ölüm sayısını ise “kimsenin kanıtlayamadığı bir klişe” olarak reddetmiştir.

Gerçekliğin Tersine Çevrilmesinin Tehlikeleri

Bu inkârcı ve suçları yücelten anlatılar, yalnızca soykırımdan sağ kurtulanlar ve kurbanların aileleri açısından derin bir aşağılanma anlamına gelmemektedir. Aynı zamanda son derece tehlikelidir; çünkü tarihsel gerçekliği tersine çevirerek failleri mağdur gibi göstermektedir.

Oysa gerçek bunun tam tersidir. Bugün Sırp Cumhuriyeti’ni oluşturan toprakların önemli bir bölümü, Sırp olmayan ve ağırlıklı olarak Boşnak Müslümanlardan oluşan nüfusun sistematik zulüm, toplu katliam, tehcir, tecavüz ve yıkım kampanyaları yoluyla etnik olarak temizlendiği bölgelerden oluşmaktadır. Srebrenitsa ve benim doğduğum şehir olan Vişegrad bunun en açık örnekleri arasındadır.

Savaştan önce Vişegrad, Bosna-Hersek’in doğusunda etnik açıdan çeşitli bir kasabaydı. Nüfusun yaklaşık yüzde 63,5’ini Boşnaklar, yüzde 33’ünü ise Sırplar oluşturuyordu. 2013 nüfus sayımına gelindiğinde belediyenin nüfusu 21.199’dan 10.668’e düşmüştü. Boşnakların nüfus içindeki oranı yüzde 9,8’e gerilerken Sırpların oranı yüzde 87,5’e yükselmişti. Bu tablo, 1992–1995 savaşı sırasında yürütülen etnik temizlik kampanyasının kalıcı demografik sonuçlarını açıkça ortaya koymaktadır.

Vişegrad, cinayet, işkence, kitlesel tecavüz ve çoğu kadın ve çocuklardan oluşan 120’den fazla sivilin Haziran 1992’de yakılarak öldürülmesi de dâhil olmak üzere savaşın en ağır vahşetlerinden bazılarına sahne oldu.

1992’den önce burada yaşayan 13 binden fazla Boşnaktan yaklaşık 3 bini öldürüldü. Geri kalanların neredeyse tamamı ise daha sonra etnik temizlik kampanyası olarak adlandırılacak süreçte bölgeden sürüldü.

Birçok kurban, şehrin simgelerinden biri olan Mehmed Paşa Sokolović Köprüsü’nde infaz edildi. Bu 16. yüzyıl Osmanlı köprüsü, Ivo Andrić’in “Drina Köprüsü” adlı eserinde ölümsüzleştirilmiştir. Hayatta kalanlar, bazıları cansız, bazıları ise hâlâ güçlükle hayatta olan bedenlerin Drina Nehri’nin turkuaz sularında sürüklendiğini ve 1992 yazında nehrin kanla kırmızıya döndüğünü gördüklerini anlatmıştır.

Temmuz 2009’da Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi, Milan Lukić ile kuzeni Sredoje Lukić’i Vişegrad’da işlenen insanlığa karşı suçlar ile savaş hukukunun ve teamüllerinin ihlalinden suçlu buldu. Bu suçlar arasında Pionirska Sokağı ve Bikavac’ta gerçekleştirilen vahşet eylemleri de bulunuyordu.

Mahkeme, Milan Lukić’i ömür boyu hapis cezasına çarptırdı. Lukić, Beyaz Kartallar ya da İntikamcılar adıyla da bilinen Bosnalı Sırp paramiliter grubun lideriydi. Bu grup, 1992–1995 savaşı sırasında Vişegrad’daki Boşnak sivil nüfusa karşı yürütülen terör kampanyasını gerçekleştirmek üzere yerel polis ve askerî birliklerle koordinasyon içerisinde faaliyet gösteriyordu.

Savaştan önce ve savaş sırasında polis memuru olan ve kuzeninin paramiliter grubuna katılan Sredoje Lukić’in ise Pionirska Sokağı’ndaki bir evin yakılmasına önemli ölçüde katkıda bulunduğu tespit edildi. Kendisi nihayetinde 27 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Kararı açıklayan Mahkeme Başkanı Patrick Robinson şu ifadeleri kullandı:

“İnsanın insana karşı işlediği insanlık dışı eylemlerin ne yazık ki fazlasıyla uzun, acı ve sefil tarihinde, Pionirska Sokağı ve Bikavac yangınları en üst sıralarda yer almalıdır.”

Robinson bu sözleriyle, savunmasız sivillerin yanan evlere kapatılması ve akıl almaz bir acı içinde ölüme terk edilmesindeki olağanüstü vahşete, planlılığa ve zalimliğe vurgu yaptı.

Milan ve Sredoje Lukić doğrudan cinsel şiddet suçlamasıyla yargılanmamış olsalar da mahkeme kararı, tecavüz ve cinsel şiddetin Vişegrad’daki Boşnak sivil nüfusa karşı yürütülen daha geniş kapsamlı zulüm, etnik temizlik ve terör kampanyasının ayrılmaz parçaları olduğunu belgelemektedir.

Milan Lukić, bugün Dodik ve diğer Sırp Cumhuriyeti yetkililerinin ileri sürdüğü anlatılara çarpıcı biçimde benzeyen bir şekilde, mağdur ile failin rollerini tersine çevirmeye çalıştı. Ömür boyu hapis cezasını çekerken Sırbistan’da “Lahey Mahkûmunun İtirafı” adlı bir kitap yayımladı.

Bu kitapta kendisinin ve Beyaz Kartallar birliğinin Vişegrad’da işlediği cinayet, tecavüz ve işkence gibi suçları, başka bir şehir olan Gorajde’de Sırplara karşı gerçekleştirildiğini iddia ettiği “Müslüman terörü” olarak sundu.

Eski Yugoslavya Uluslararası Ceza Mahkemesi ile Bosna-Hersek Mahkemesi’nin kararları, hayatta kalanların ve tanıkların ifadeleri, Sırp paramiliter birliklerinin üyeleri tarafından yapılan itiraflar ve toplu mezarların bulunmaya devam etmesi gibi ezici miktardaki kanıta rağmen Vişegrad’daki Sırp nüfusun çoğunluğu ve yerel yetkililer, burada cinayet, işkence ve sistematik tecavüz suçlarının işlendiğini inkâr etmeyi sürdürmektedir.

Gazeteci Emma Graham-Harrison’ın 2018 yılında The Guardian’da ifade ettiği üzere, söz konusu çevreler, “şehirlerini Müslüman çoğunluğa sahip bir yerden etnik Sırpların ağır biçimde hâkim olduğu bir şehre dönüştüren ölüm kampanyasını yalnızca unutmaya değil, yaşananların bütün izlerini silmeye kararlıdır.”

Yerel makamlar, hayatta kalanların kurbanları anma ve vahşet eylemlerinin gerçekleştirildiği yerleri işaretleme yönündeki girişimlerini defalarca engellemiştir. Bunun yerine, savaş sırasında Bosnalı Sırp güçlerin yanında savaşan Rus gönüllülere adanan bir anıt inşa etmişlerdir.

Ayrıca her yıl 12 Nisan’da, 1993 yılında Vişegrad yakınlarında öldürülen üç Rus savaşçının anısına “Rus Gönüllüler Günü”nü anmayı sürdürmektedirler.

Bu Söylemler Daha Kötüsünün Zeminini mi Hazırlıyor?

Bütün bu nedenlerle ve soykırım inkârının yeniden kitlesel şiddet yaşanması riskinin en güçlü göstergelerinden biri olarak geniş ölçüde kabul edilmesi sebebiyle, bu anlatılarla mücadele etmek hayati önem taşımaktadır.

Benim gibi hayatta kalanlar, bu tür söylemlerin ne kadar tehlikeli olabileceğini doğrudan deneyimlerimizden biliyoruz. Çünkü bu söylemlerin son kez yaygınlaştığında nelere yol açtığını hatırlıyoruz: zulme, etnik temizliğe ve nihayetinde soykırıma.

Bu nedenle söz konusu anlatılar yalnızca siyasi söylem olarak geçiştirilemez. Bunlar, geçmişte kitlesel vahşetlerin zeminini hazırlayan fikirleri yeniden canlandırmaktadır.

Amerikalı tarihçi Deborah Lipstadt’ın Holokost inkârı üzerine kaleme aldığı öncü eserinde belirttiği gibi, inkârcılığın en yıkıcı etkilerinden biri “şüphe tohumları ekmesidir.”

Yalanların karşılıksız bırakılması, zaman içinde tarihsel kayıtların aşınmasına ve toplumların gelecekteki vahşetleri tanıma ve önleme kapasitesinin zayıflamasına yol açmaktadır.

Bu nedenle inkârcılıkla mücadele etmek yalnızca tarihsel doğruluğun korunması meselesi değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluktur.

Srebrenitsa’ya Dair Hatıralarım: Taş Kesilmiş Acıdan Hayatın Zaferine

Bosna Hersek Reis-ül Uleması Husein Kavazovic AVAZ gazetesinde Srebrenitsa’ya dair bir yazı kaleme aldı. TUİÇ Akademi olarak bu yazının Türkçe çevirisini yayınlıyoruz.

Görev yaptığı 14 yıl boyunca, soykırım kurbanı 1.100’den fazla kişi Potocari’deki Anma Merkezi’nde ebedi istirahatgahına kavuştu. Her cenaze namazından önce, Kavazovic her bir tabutun başında dua etti; aile fertlerinin ellerini tuttu, onlara teselli ve cesaret verecek kelimeler aradı. “Avaz” için kaleme aldığı bu yazıda Reisu-l-ulema Husein Ef. Kavazovic, şehrin düşüşünden bugüne uzanan süreçte Srebrenitsa’ya dair hatıralarının bir bölümünü paylaşıyor.

Anlatılan hatıralar

Vatanımıza yönelik saldırıdan ve 1992 yılında başlayan korkunç acılardan önce Srebrenitsa’ya hiç gitmemiştim. O eski zamana dair zihnimde kalanların tamamı, sevgili dostlarımın ve tanıdıklarımın anlattıklarından ibarettir. Podrinje doğumlu bu insanlar, büyük bir gururla Srebrenitsa’ya dair hatıralarını anlatırdı; onun asil insanlarından, huzurlu mahallelerinden ve sıra dışı olaylarından canlı tanıklıklar aktarırdı. Onların anlattıkları arasında hafızama en derin şekilde kazınan imge, Srebrenitsa’nın “çiçekler şehri” olduğuydu. Hüzünlü bir özlemle, her avluda kendine has kokusu olan bir gül bahçesi bulunduğunu söylerlerdi. Bahar geldiğinde bütün şehir gül kokar; hakiki bir gençlik neşesi, coşkun bir hayat ve insanlar arasında güçlü bir sevgiyle dolup taşardı.

Ne yazık ki kader, Srebrenitsa’yı ancak daha sonra, en büyük acısı ve hüznü içinde tanımama hükmetti. Bugün bu şehirden doğrudan bildiğim tek yüz, maalesef onun bu acılı yüzüdür. Hayatta kalan insanların dehşet dolu yüzleri, suskun erkekleri ve vakur Srebrenitsa kadınlarını; özgür bölgenin kapılarında güçsüz çocuk ellerinin ve kırılgan bedenlerinin sarsıntısını hafızamdan ve ruhumdan hiçbir zaman silemeyeceğim. Eğer bu dünyada gerçek, somutlaşmış ve taş kesilmiş bir acı varsa; parmaklarınızla dokunabileceğiniz, havada hissedebileceğiniz bir acı mevcutsa, onu hiç şüphesiz burada, Srebrenitsa’da bulursunuz.

Soykırımın ardından Srebrenitsa’ya ilk gidişimi çok iyi hatırlıyorum. Srebrenitsa anneleriyle birlikte Potocari’deki Akü Fabrikası’nın soğuk ve ürpertici avlusunda kıldığımız o ilk namazı hala canlı biçimde hatırlıyorum. Secdeye vardığımızda bunun sıradan bir namaz olmadığını hissetmiştim. Bu, mezardan yükselen, gökleri yaran ve Yaratıcı katında adalet arayan hakiki, sarsıcı bir duaydı.

İnsanüstü bir mücadele

Ardından, o tarif edilemez karanlığın içinden Srebrenitsa kadınlarının ve bütün Srebrenitsa halkının büyük, kahramanca ve adeta insanüstü mücadelesi başladı. Bu mücadele, şiddetinden hiçbir şey kaybetmeden bugüne kadar sürdü. Yıllar boyunca onları büyük bir saygıyla izledim ve imanlarından beslenen olağanüstü güçlerine içtenlikle hayranlık duydum. Bu asil insanlar, sabrın mucizevi metafiziği içinde tek tesellilerini ve paradoksal sevinçlerini her yeni toplu mezarın ortaya çıkarılmasında buluyorlardı. Oğullarının ve eşlerinin kimliği tespit edilen her bedeni, bulunan ve birleştirilen her kemiği onlara bir nebze sükunet getiriyordu. Hüzünlü tabutların birbiri ardına nasıl ortaya çıktığını gördüm; bugün Potocari’de hakikatin ebedi muhafızları olarak duran beyaz mezar taşlarının uçsuz bucaksız dizilerine nasıl eklendiklerine tanıklık ettim.

Adalet uğruna verilen bu destansı mücadeleyle eş zamanlı olarak, hayatta kalan Srebrenitsalı çocuklar da yavaş yavaş büyüdü. Bu çocuklar, babasız yetimler olmalarına rağmen gayretle eğitim gördüler; erdemli insanlar olarak yetişti, kendi ailelerini kurdu ve her geçen gün daha güçlü, daha istikrarlı ve daha dirençli hale geldiler. Korkunç acı, katillerinin bütün beklentilerinin aksine, onları ne kırabildi ne de çıkışsız bir umutsuzluğa sürükleyebildi. Aksine, o küllerin ve gözyaşlarının içinden, hafıza meşalesini taşıyan ve unutmayan yeni bir nesil doğdu.

Bu nedenle, şehit kanıyla sulanmış bu mukaddes mekandan bütün kalbimle inanıyorum ki Srebrenitsa’nın ve Srebrenitsalıların zamanı, Allah’ın izniyle, asıl şimdi gelecektir. Onların atalarının ocaklarına dönüşü, hayatı ve onuru yeniden inşa etmeleri yalnızca soykırım niyetine karşı kazanılmış bir zafer değil; aynı zamanda adaletin zulme karşı üstün gelişidir. Srebrenitsa bugün bizim manevi merkezimizdir ve hayatın, imanın ve hakikatin her türlü kötülükten daima daha uzun ömürlü olduğunu hatırlatan kalıcı bir ikazdır.

Ve akıbet takva sahiplerinindir; zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.

Ve akıbet takva sahiplerinindir; zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur.

Akıbet / güzel sonuç takva sahiplerinindir. (Araf 128.) Zalimlerden başkasına düşmanlık yoktur; husumet ancak zalimleredir. (Bakara 193.)

NATO 3.0 in Ankara: Reading the Alliance’s New Strategic Identity

The Ankara Summit Declaration of 8 July 2026 should be read not merely as an institutional response by NATO to current security threats, but as a strategic document signalling a new phase in the Alliance’s historical transformation. The declaration addresses collective defence, defence industrial capacity, long-term support for Ukraine, Europe’s growing responsibility, artificial intelligence, cyber security, space capabilities and warnings regarding Iran within the same strategic framework. In this respect, the text shows that NATO is no longer defining itself solely against a specific geographic threat, but rather within a multi-layered, multi-actor environment of global strategic competition.

However, to understand the Ankara Summit, it is necessary to look not only at what the declaration says but also at who was invited to the table. NATO’s new strategic identity can be read not only in the threats explicitly mentioned in official texts but also in the network of relations it builds with non-member states. The visibility of Ukraine, South Korea, Japan, Australia, New Zealand and the Gulf countries around the summit is important in showing the security axes around which NATO is likely to position itself in the coming period.

To understand NATO’s transformation, one must briefly revisit the Alliance’s historical phases. NATO 1.0 was the product of the Cold War. During this period, the Alliance’s primary function was to ensure the collective defence of Western Europe and North America against the Soviet Union. Article 5 of the Washington Treaty became the central security principle of this era; the idea that “an attack against one is an attack against all” formed the basis of NATO’s deterrence architecture.

NATO 2.0, by contrast, was the NATO of the post-Cold War period. With the disappearance of the Soviet threat, the Alliance had to redefine its existential rationale. During this period, NATO came to the fore through enlargement policies, interventions in the Balkans, crisis management, counterterrorism, the Afghanistan operation and out-of-area security missions. In other words, NATO repositioned itself not only as a defence alliance, but also as a security provider, stabilising actor and crisis management institution.

Today, however, we face an increasingly visible NATO 3.0. This new phase is shaped by the redefinition of Russia as a long-term strategic threat, the transformation of the European security architecture through the war in Ukraine, the incorporation of China’s rise into transatlantic strategic calculations, the centrality of the defence industry in security policy and the emergence of technological superiority as an integral part of deterrence. The Ankara Summit Declaration can therefore be seen as a document that makes the main parameters of NATO 3.0 visible.

One of the most striking aspects of the declaration is that the axis against which NATO is redefining itself can be understood not only through the threats mentioned in the text, but also through the non-member actors participating in or included in the broader summit-related engagements. From this perspective, the composition of participants in Ankara reveals three main security lines of NATO 3.0: the Russia line through Ukraine; the China and North Korea line through Indo-Pacific partners; and the Iran, energy security, and maritime trade routes line through the Gulf countries.

First, Ukraine’s presence at the summit shows that Kyiv stands at the centre of NATO’s long-term deterrence architecture against Russia. Ukraine is no longer merely a country at war supported by NATO; it is increasingly positioned as a strategic actor representing the de facto front line of European security. The declaration’s emphasis on placing military aid, training and equipment support for Ukraine on a long-term and sustainable footing further reinforces this approach. In this sense, although Ukraine is not a NATO member, it has acquired a central place in the Alliance’s new security architecture.

The second axis emerges through Indo-Pacific partners. The inclusion of South Korea, Japan, Australia and New Zealand in the Ankara process demonstrates that NATO’s security horizon is no longer limited to the Euro-Atlantic geography. South Korea’s presence is important in terms of the North Korean threat, missile technologies, defence industrial capacity and ammunition production. Japan is one of the key actors in the Indo-Pacific security architecture, closely watched by NATO in the context of China’s rise, the Taiwan Strait, maritime security and advanced technology competition. Australia stands out as a strategic partner in relation to AUKUS, maritime security, critical minerals and China’s regional influence. New Zealand, despite its more limited military capacity, is a complementary element of this framework in terms of values-based partnership, cyber security and Pacific security.

The participation of these countries indicates that even if NATO does not place China directly at the centre of the declaration, it does incorporate China’s rise and the balance of power in the Indo-Pacific into its strategic calculations. Therefore, the fact that China is not explicitly named in the Ankara Declaration does not mean that the China factor is insignificant. On the contrary, the visibility of South Korea, Japan, Australia and New Zealand around the summit shows that NATO is increasingly linking European security with Indo-Pacific security.

The third axis should be read through the Gulf countries. The inclusion of Bahrain, Kuwait, Qatar and the United Arab Emirates in the Ankara-related engagements shows that NATO is addressing its southern flank, energy security, maritime trade routes and the Iran file within a broader strategic framework. When read together with this participation pattern, the declaration’s emphasis that Iran must never acquire a nuclear weapon and its call for freedom of navigation in the Strait of Hormuz become more meaningful. Bahrain and the United Arab Emirates stand out as actors with more pronounced security sensitivities regarding Iran within the Gulf security architecture. Qatar is important because of its diplomatic mediation capacity and its role in energy security. Kuwait, meanwhile, plays a complementary role in NATO’s regional engagement network through its cautious and balancing foreign policy line in the Gulf.

The high-level representation of the European Union also constitutes another important dimension of the Ankara Summit. The EU’s presence at the summit shows that NATO-EU complementarity is deepening, particularly in the areas of Ukraine financing, the defence industry, sanctions, reconstruction and long-term capacity building. While NATO provides military deterrence and security coordination, the European Union stands out as an actor complementing this process through financing, reconstruction and industrial capacity. This points to a more clearly defined inter-institutional division of labour in European security.

This picture demonstrates that NATO no longer acts merely as a closed military alliance composed of its members. Rather, it is evolving into a broader network structure that positions non-member strategic partners around its security architecture. In this respect, the Ankara Summit shows that NATO is defining itself in the new period not only against Russia, but also within a multi-layered strategic competition environment shaped by the Russia-China-North Korea-Iran axis.

The strong reference in the Ankara Declaration to Article 5 of the Washington Treaty shows that the founding principle of NATO 1.0 remains valid. Yet this time, the principle of collective defence goes beyond a guarantee against classical military aggression. New areas of risk such as cyberattacks, hybrid threats, space-based systems, critical infrastructure, energy security, AI-supported warfare technologies and disinformation are expanding the boundaries of the collective defence concept. Therefore, the Ankara Declaration can also be read as the adaptation of an old principle to a new security environment.

The designation of Russia as a long-term threat in the declaration shows that NATO is not acting with a temporary crisis management logic after the war in Ukraine. This formulation reveals that Moscow is seen by the Alliance not as a conjunctural problem, but as a permanent strategic challenge. For this reason, defence spending, new procurements, production capacity and military readiness are addressed together in the declaration. NATO is not merely sending a message of political unity against Russia; it is also announcing that it has entered a long-term military-industrial preparation process.

The increase in defence spending by European Allies and Canada is another important dimension of the Ankara Declaration. The phrase “a stronger Europe in a stronger NATO” reframes the debate on European strategic autonomy not as a break from NATO, but as a more balanced burden-sharing arrangement within NATO. While the central role of the United States within the Alliance continues, Europe’s assumption of a greater share of the defence burden is becoming not merely a political preference, but a strategic necessity.

In this context, the Ankara Declaration also reflects the search for a new balance in transatlantic relations. European security is no longer seen as sustainable through a model that relies almost entirely on American military capacity. The increase in defence investments by European Allies and Canada strengthens NATO’s internal resilience while providing a more institutional basis for burden-sharing debates between the United States and Europe. This is one of the most distinctive features of NATO 3.0.

Defence industry and production capacity constitute one of the most strategic headings of the declaration. The announcement of new procurements, the expansion of collective manufacturing capacity, the reduction of defence trade barriers and the acceleration of innovation-oriented cooperation with industry show that NATO is now focusing not only on military capacity itself, but also on the producibility and sustainability of that capacity. The war in Ukraine has clearly demonstrated that modern wars are won not only through technology, but also through ammunition, logistics, maintenance, production speed and industrial depth.

Therefore, NATO 3.0’s deterrence cannot be measured only by the number of soldiers or existing weapons systems. The Alliance’s deterrence is now directly linked to how quickly it can produce, how sustainably it can secure supply, how effectively it can integrate the defence industry and how it manages industrial division of labour among Allies. The Ankara Declaration’s emphasis on defence industry is a clear indication of this new security logic.

The references to technology are also important for understanding NATO’s new strategic identity. Concepts such as deep precision strike, integrated air and missile defence, uncrewed systems, space and cyber capabilities, artificial intelligence models and a transatlantic warfighting cloud show that the future battlefield will be data-centred, multi-domain and highly technology-driven. In this field, NATO is positioning itself not merely as a defensive alliance, but as a security platform seeking to preserve technological superiority.

The Ukraine issue is one of the moral as well as strategic centres of the declaration. While NATO reiterates its support for Ukraine’s freedom, sovereignty and territorial integrity, it also stresses that this support must be equitable, predictable and sustainable in the long term. This approach shows that support for Ukraine has moved beyond periodic assistance and is turning into an institutionalised security commitment. The pledges made for 2026 in military equipment, assistance and training indicate that Ukraine has become an integral part of the European security architecture.

The reference in the declaration to the European Union’s multi-year funding for Ukraine is also important. This expression reflects the growing NATO-EU complementarity in the context of Ukraine. While NATO provides military deterrence and security coordination, the European Union complements the process through financing, reconstruction and long-term support mechanisms. This indicates that the inter-institutional division of labour in European security is becoming more pronounced.

The references to Iran show that NATO’s security horizon is not limited to Europe’s eastern flank. The emphasis that Iran must never acquire a nuclear weapon and the call for respect for freedom of navigation in the Strait of Hormuz indicate that energy security and maritime trade routes are included in NATO’s strategic assessment. This is significant in showing that the Alliance is more closely monitoring risks related to its southern flank, the Middle East and global energy flows.

For Türkiye, the Ankara Summit carries particular significance. The adoption of the declaration in Ankara highlights Türkiye’s geostrategic position within NATO and its multidimensional security role. Türkiye is located at the intersection of several key issues, including Black Sea security, the Russia-Ukraine war, instability in the Middle East, energy corridors, counterterrorism and migration movements. For this reason, Ankara can be regarded as one of the most critical geographical and strategic centres of NATO 3.0.

In conclusion, the Ankara Summit Declaration shows that NATO is defining itself in the new era not merely as the collective defence alliance of the past, but as a multi-layered security architecture organised around technology, industry, energy, supply chains, cyber security and long-term military preparedness. The collective defence principle of NATO 1.0 and the crisis management experience of NATO 2.0 are being transformed within NATO 3.0 into a harder, more technological and more industrial model of deterrence.

In this respect, the Ankara Declaration is not only a summit communiqué, but also a strong signal of the Alliance’s new strategic identity. In the coming period, the axis against which NATO defines itself should be read not only through the threats explicitly named in official texts, but also through the actors with which the Alliance builds closer relations, the partners it includes in the process, the non-member states with which it develops strategic coordination and the actors it identifies as systemic challenges. The real message of the Ankara Summit lies precisely here: NATO 3.0 is evolving beyond the classical Atlantic alliance into the security architecture of global strategic competition.

BURAK YALIM

Ankara Zirvesi ve NATO 3.0: İttifakın Yeni Stratejik Kimliği

8 Temmuz 2026 tarihli Ankara Zirvesi Bildirisi, NATO’nun yalnızca güncel güvenlik tehditlerine karşı verdiği kurumsal bir yanıt olarak değil, İttifak’ın tarihsel dönüşümünde yeni bir evreye işaret eden stratejik bir metin olarak okunmalıdır. Bildiride kolektif savunma, savunma sanayii kapasitesi, Ukrayna’ya uzun vadeli destek, Avrupa’nın artan sorumluluğu, yapay zekâ, siber güvenlik, uzay kabiliyetleri ve İran’a yönelik uyarılar aynı çerçevede ele alınmaktadır. Bu yönüyle metin, NATO’nun kendisini artık yalnızca belirli bir coğrafi tehdide karşı değil, çok katmanlı ve çok aktörlü bir küresel rekabet ortamı içinde yeniden tanımladığını göstermektedir.

Ancak Ankara Zirvesi’ni anlamak için yalnızca bildiride ne söylendiğine değil, masaya kimlerin davet edildiğine de bakmak gerekir. NATO’nun yeni stratejik kimliği, sadece resmi metinlerde açıkça adı geçen tehditler üzerinden değil, üye olmayan devletlerle kurduğu ilişki ağı üzerinden de okunabilir. Ukrayna’nın, Güney Kore’nin, Japonya’nın, Avustralya’nın, Yeni Zelanda’nın ve Körfez ülkelerinin zirve çevresindeki görünürlüğü, NATO’nun gelecekte kendisini hangi güvenlik eksenlerine göre konumlandıracağını göstermesi açısından önemlidir.

NATO’nun dönüşümünü anlamak için İttifak’ın tarihsel evrelerine kısaca bakmak gerekir. NATO 1.0, Soğuk Savaş döneminin ürünüdür. Bu dönemde İttifak’ın temel işlevi, Sovyetler Birliği’ne karşı Batı Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın kolektif savunmasını sağlamaktı. Washington Antlaşması’nın 5. Maddesi, bu dönemin merkezî güvenlik ilkesi olarak şekillenmiş; “birine yapılan saldırı herkese yapılmış sayılır” anlayışı, NATO’nun caydırıcılık mimarisinin temelini oluşturmuştur.

NATO 2.0 ise Soğuk Savaş sonrası döneme ait NATO’dur. Sovyet tehdidinin ortadan kalkmasıyla birlikte İttifak, varoluşsal gerekçesini yeniden tanımlamak zorunda kalmıştır. Bu dönemde NATO genişleme politikaları, Balkan müdahaleleri, kriz yönetimi, terörle mücadele, Afganistan operasyonu ve alan dışı güvenlik görevleriyle öne çıkmıştır. Başka bir ifadeyle NATO, yalnızca savunma ittifakı olmaktan çıkıp güvenlik sağlayıcı, istikrar üretici ve kriz yönetimi aktörü olarak yeniden konumlanmıştır.

Bugün ise giderek belirginleşen NATO 3.0 ile karşı karşıyayız. Bu yeni evre, Rusya’nın yeniden uzun vadeli stratejik tehdit olarak tanımlanması, Ukrayna savaşının Avrupa güvenlik mimarisini dönüştürmesi, Çin’in yükselişinin transatlantik stratejik hesaplara dahil olması, savunma sanayinin güvenlik politikasının merkezine yerleşmesi ve teknolojik üstünlüğün caydırıcılığın ayrılmaz bir parçası hâline gelmesiyle şekillenmektedir. Ankara Zirvesi Bildirisi, bu nedenle NATO 3.0’ın temel parametrelerini görünür kılan bir belge niteliğindedir.

Zirvenin en dikkat çekici yönlerinden biri, NATO’nun kendisini hangi eksene karşı yeniden tanımladığının yalnızca metinde adı geçen tehditler üzerinden değil, zirveye katılan veya zirve çevresindeki temaslara dahil edilen üye olmayan aktörler üzerinden de okunabilmesidir. Bu açıdan Ankara’daki katılım kompozisyonu, NATO 3.0’ın üç temel güvenlik hattını görünür kılmaktadır: Ukrayna üzerinden Rusya hattı, Hint-Pasifik ortakları üzerinden Çin ve Kuzey Kore hattı, Körfez ülkeleri üzerinden ise İran, enerji güvenliği ve deniz ticaret yolları hattı.

Öncelikle Ukrayna’nın zirvedeki varlığı, NATO’nun Rusya’ya karşı geliştirdiği uzun vadeli caydırıcılık mimarisinin merkezinde Kiev’in yer aldığını göstermektedir. Ukrayna artık yalnızca NATO tarafından desteklenen bir savaş ülkesi değil, Avrupa güvenliğinin fiili sınır hattını temsil eden stratejik bir aktör olarak konumlanmaktadır. Bildiride Ukrayna’ya yönelik askeri yardım, eğitim ve ekipman desteğinin uzun vadeli ve sürdürülebilir bir zemine oturtulması da bu yaklaşımı güçlendirmektedir. Bu yönüyle Ukrayna, NATO üyesi olmasa da İttifak’ın yeni güvenlik mimarisinde merkezi bir yere yerleşmektedir.

İkinci eksen, Hint-Pasifik ortakları üzerinden ortaya çıkmaktadır. Güney Kore, Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın Ankara sürecine dâhil edilmesi, NATO’nun güvenlik ufkunun artık yalnızca Avrupa-Atlantik coğrafyasıyla sınırlı olmadığını göstermektedir. Güney Kore’nin varlığı, Kuzey Kore tehdidi, füze teknolojileri, savunma sanayii kapasitesi ve mühimmat üretimi açısından önemlidir. Japonya, Çin’in yükselişi, Tayvan Boğazı, deniz güvenliği ve ileri teknoloji rekabeti bağlamında NATO’nun dikkatle izlediği Hint-Pasifik güvenlik mimarisinin kilit aktörlerinden biridir. Avustralya, AUKUS, deniz güvenliği, kritik mineraller ve Çin’in bölgesel nüfuzu bakımından stratejik bir ortak olarak öne çıkmaktadır. Yeni Zelanda ise daha düşük askeri kapasitesine rağmen değer temelli ortaklık, siber güvenlik ve Pasifik güvenliği bağlamında bu çerçevenin tamamlayıcı unsurudur.

Bu ülkelerin katılımı, NATO’nun Çin’i doğrudan bildirinin merkezine yerleştirmese bile, Çin’in yükselişini ve Hint-Pasifik’teki güç dengesini kendi stratejik hesaplarına dahil ettiğini göstermektedir. Dolayısıyla Ankara Bildirisi’nde Çin’in adının açıkça geçmemesi, Çin faktörünün önemsiz olduğu anlamına gelmemektedir. Aksine, Güney Kore, Japonya, Avustralya ve Yeni Zelanda’nın zirve çevresindeki görünürlüğü, NATO’nun Avrupa güvenliği ile Hint-Pasifik güvenliği arasında giderek daha güçlü bir bağlantı kurduğunu göstermektedir.

Üçüncü eksen ise Körfez ülkeleri üzerinden okunmalıdır. Bahreyn, Kuveyt, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Ankara’daki temaslara dahil edilmesi, NATO’nun güney kanadı, enerji güvenliği, deniz ticaret yolları ve İran başlığını daha geniş bir stratejik çerçevede ele aldığını göstermektedir. Bildiride İran’ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiğinin vurgulanması ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisine saygı çağrısı, bu katılım kompozisyonuyla birlikte değerlendirildiğinde daha anlamlı hale gelmektedir. Bahreyn ve Birleşik Arap Emirlikleri, Körfez güvenlik mimarisinde İran’a karşı daha belirgin güvenlik hassasiyetlerine sahip aktörler olarak öne çıkarken, Katar diplomatik arabuluculuk kapasitesi ve enerji güvenliği bakımından önemlidir. Kuveyt ise Körfez’de dengeleyici ve ihtiyatlı bir dış politika çizgisiyle NATO’nun bölgesel temas ağında tamamlayıcı bir rol oynamaktadır.

Avrupa Birliği’nin üst düzey temsili de Ankara Zirvesi’nin ayrı bir boyutunu oluşturmaktadır. AB’nin zirvedeki varlığı, NATO-AB tamamlayıcılığının özellikle Ukrayna finansmanı, savunma sanayii, yaptırımlar, yeniden yapılanma ve uzun vadeli kapasite geliştirme alanlarında derinleştiğini göstermektedir. NATO askeri caydırıcılık ve güvenlik koordinasyonu sağlarken, Avrupa Birliği finansman, yeniden yapılanma ve sanayi kapasitesi boyutlarında süreci tamamlayan bir aktör olarak öne çıkmaktadır. Bu durum, Avrupa güvenliğinde kurumlar arası iş bölümünün daha belirgin hâle geldiğine işaret etmektedir.

Bu tablo, NATO’nun artık yalnızca üyelerinden oluşan kapalı bir askeri ittifak gibi hareket etmediğini; aksine, üye olmayan stratejik ortakları da kendi güvenlik mimarisinin çevresine yerleştiren daha geniş bir ağ yapısına dönüştüğünü ortaya koymaktadır. Ankara Zirvesi bu açıdan, NATO’nun yeni dönemde kendisini sadece Rusya’ya karşı değil, Rusya-Çin-Kuzey Kore-İran hattında şekillenen çok katmanlı stratejik rekabet ortamı içinde tanımladığını göstermektedir.

Ankara Bildirisi’nde Washington Antlaşması’nın 5. Maddesine yapılan güçlü atıf, NATO 1.0’ın kurucu ilkesinin halen geçerli olduğunu göstermektedir. Ancak bu kez kolektif savunma ilkesi, klasik askeri saldırıya karşı verilen bir güvence olmanın ötesine geçmektedir. Siber saldırılar, hibrit tehditler, uzay tabanlı sistemler, kritik altyapılar, enerji güvenliği, yapay zekâ destekli savaş teknolojileri ve dezenformasyon gibi yeni risk alanları, kolektif savunma anlayışının sınırlarını genişletmektedir. Dolayısıyla Ankara Bildirisi, eski ilkenin yeni güvenlik ortamına uyarlanması olarak da okunabilir.

Bildiride Rusya’nın uzun vadeli bir tehdit olarak tanımlanması, NATO’nun Ukrayna savaşı sonrasında geçici bir kriz yönetimi mantığıyla hareket etmediğini göstermektedir. Bu ifade, Moskova’nın İttifak açısından konjonktürel bir sorun değil, kalıcı bir stratejik meydan okuma olarak değerlendirildiğini ortaya koymaktadır. Bu nedenle bildiride savunma harcamaları, yeni tedarikler, üretim kapasitesi ve askeri hazırlık düzeyi birlikte ele alınmaktadır. NATO, Rusya’ya karşı yalnızca siyasi bir birlik mesajı vermemekte; uzun vadeli bir askeri-endüstriyel hazırlık sürecine girdiğini de ilan etmektedir.

Avrupa müttefiklerinin ve Kanada’nın savunma harcamalarını artırması, Ankara Bildirisi’nin bir diğer önemli boyutudur. Bildiride “daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa” ifadesi, Avrupa stratejik özerkliği tartışmalarını NATO’dan kopuş şeklinde değil, NATO içinde daha dengeli bir sorumluluk paylaşımı olarak yeniden çerçevelemektedir. ABD’nin İttifak içindeki merkezi rolü devam etmekle birlikte, Avrupa’nın savunma yükünü daha fazla üstlenmesi artık siyasi bir tercih değil, stratejik bir zorunluluk hâline gelmektedir.

Bu bağlamda Ankara Bildirisi, transatlantik ilişkilerde yeni bir denge arayışını da yansıtmaktadır. Avrupa’nın güvenliği artık bütünüyle Amerikan askeri kapasitesine yaslanan bir modelle sürdürülebilir görülmemektedir. Avrupa müttefiklerinin ve Kanada’nın savunma yatırımlarını artırması, NATO’nun hem iç dayanıklılığını güçlendirmesini hem de ABD ile Avrupa arasındaki yük paylaşımı tartışmalarına daha kurumsal bir zemin kazandırmasını sağlamaktadır. Bu durum, NATO 3.0’ın en ayırt edici özelliklerinden biridir.

Savunma sanayii ve üretim kapasitesi, bildirinin en stratejik başlıklarından birini oluşturmaktadır. Yeni tedariklerin açıklanması, kolektif üretim kapasitesinin artırılması, savunma ticaret engellerinin azaltılması ve sanayiyle inovasyon odaklı iş birliğinin hızlandırılması, NATO’nun artık sadece askeri kapasiteye değil, bu kapasitenin üretilebilirliğine ve sürdürülebilirliğine de odaklandığını göstermektedir. Ukrayna savaşı, modern savaşların yalnızca teknolojiyle değil, mühimmat, lojistik, bakım, üretim hızı ve sanayi derinliğiyle de kazanılabileceğini açıkça ortaya koymuştur.

Bu nedenle NATO 3.0’ın caydırıcılığı, yalnızca asker sayısı veya mevcut silah sistemleriyle ölçülemez. İttifak’ın caydırıcılığı artık ne kadar hızlı üretebildiği, ne kadar sürdürülebilir tedarik sağlayabildiği, savunma sanayisini ne ölçüde entegre edebildiği ve müttefikler arasındaki endüstriyel iş bölümünü nasıl yönettiğiyle doğrudan bağlantılıdır. Ankara Bildirisi’nin savunma sanayisine yaptığı vurgu, bu yeni güvenlik mantığının açık bir göstergesidir.

Teknoloji alanındaki ifadeler de NATO’nun yeni stratejik kimliğini anlamak açısından önemlidir. Derin hassas vuruş kapasitesi, entegre hava ve füze savunması, insansız sistemler, uzay ve siber kabiliyetler, yapay zekâ modelleri ve transatlantik savaş bulutu gibi kavramlar, gelecekteki savaş ortamının veri merkezli, çok alanlı ve yüksek teknolojiye dayalı olacağını göstermektedir. NATO, bu alanda yalnızca savunma yapan bir ittifak değil, teknolojik üstünlüğü korumaya çalışan bir güvenlik platformu olarak konumlanmaktadır.

Ukrayna başlığı ise bildirinin stratejik merkezlerinden biridir. NATO, Ukrayna’nın özgürlüğü, egemenliği ve toprak bütünlüğüne desteğini yinelerken, bu desteğin adil, öngörülebilir ve uzun vadede sürdürülebilir olması gerektiğini vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, Ukrayna desteğinin artık dönemsel yardımların ötesine geçtiğini ve kurumsallaşmış bir güvenlik taahhüdüne dönüştüğünü göstermektedir. 2026 için askeri ekipman, yardım ve eğitim kapsamında verilen taahhütler, Ukrayna’nın Avrupa güvenlik mimarisinin ayrılmaz bir parçası hâline geldiğini ortaya koymaktadır.

İran’a ilişkin ifadeler ise NATO’nun güvenlik ufkunun yalnızca Avrupa’nın doğusuyla sınırlı olmadığını göstermektedir. İran’ın nükleer silaha sahip olmaması gerektiğinin vurgulanması ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisine saygı çağrısı, enerji güvenliği ve deniz ticaret yollarının NATO’nun stratejik değerlendirmesine dâhil edildiğini ortaya koymaktadır. Bu, İttifak’ın güney kanadının, Ortadoğu ve küresel enerji akışlarıyla ilgili riskleri daha yakından takip ettiğini göstermesi bakımından önemlidir.

Türkiye açısından Ankara Zirvesi’nin özel bir anlamı vardır. Bildirinin Ankara’da kabul edilmesi, Türkiye’nin NATO içindeki jeostratejik konumunu ve çok yönlü güvenlik rolünü görünür kılmaktadır. Türkiye, Karadeniz güvenliği, Rusya-Ukrayna savaşı, Ortadoğu’daki istikrarsızlıklar, enerji koridorları, terörle mücadele ve göç hareketleri gibi birçok başlığın kesişim noktasında yer almaktadır. Bu nedenle Ankara, NATO 3.0’ın coğrafi ve stratejik açıdan en kritik merkezlerinden biri olarak değerlendirilebilir.

Sonuç olarak Ankara Zirvesi Bildirisi, NATO’nun yeni dönemde kendisini yalnızca geçmişin kolektif savunma ittifakı olarak değil, teknoloji, sanayi, enerji, tedarik zinciri, siber güvenlik ve uzun vadeli askeri hazırlık üzerinden örgütlenen çok katmanlı bir güvenlik mimarisi olarak tanımladığını göstermektedir. NATO 1.0’ın kolektif savunma ilkesi ve NATO 2.0’ın kriz yönetimi deneyimi, NATO 3.0 içinde daha sert, daha teknolojik ve daha endüstriyel bir caydırıcılık modeline dönüşmektedir.

Ankara Bildirisi bu yönüyle yalnızca bir zirve sonuç metni değil, İttifak’ın yeni stratejik kimliğine ilişkin güçlü bir işaret fişeğidir. Bundan sonraki dönemde NATO’nun hangi eksene karşı kendini tanımladığı, yalnızca metinlerde açıkça adı geçen tehditler üzerinden değil; İttifak’ın kimlerle yakınlaştığı, hangi ortakları sürece dahil ettiği, hangi üye olmayan devletlerle stratejik koordinasyon geliştirdiği ve hangi aktörleri sistemik bir meydan okuma olarak gördüğü üzerinden okunmalıdır. Ankara Zirvesi’nin asıl mesajı da burada yatmaktadır: NATO 3.0, klasik Atlantik ittifakının ötesinde, küresel stratejik rekabetin güvenlik mimarisine dönüşmektedir.

BURAK YALIM

Çin Faktörü: Türkiye’nin NATO’ya Girişinden NATO’daki Geleceğine

Türkiye’nin NATO üyeliği çoğu zaman Sovyet tehdidi, Truman Doktrini ve Soğuk Savaş dengeleri üzerinden anlatılır. Bu anlatı doğrudur; ancak eksiktir. Çünkü Türkiye’nin NATO’ya giriş kapısını fiilen aralayan gelişmelerden biri, Kore’de Çin’e karşı verilen savaştı.

1950’de Kore Savaşı başladığında Türkiye, henüz NATO üyesi değildi. Ankara, Batı ittifakına dahil olmak istiyor; fakat Washington ve Avrupa başkentleri Türkiye’nin ittifaka alınması konusunda tereddüt taşıyordu. Türkiye’nin stratejik önemi biliniyordu, ancak NATO’nun güvenlik mimarisine nasıl katkı sağlayacağı henüz sahada test edilmemişti.

Bu test Kore’de geldi.

Türkiye, Birleşmiş Milletler çağrısına hızla cevap vererek Kore’ye asker gönderdi. Türk Tugayı, özellikle Çin kuvvetlerinin savaşa dahil olmasından sonra doğrudan Çin ordusuyla karşı karşıya geldi. Kunuri ve çevresindeki çatışmalar, Türk askerinin yalnızca Kore cephesindeki direncini değil, Türkiye’nin Batı güvenlik sistemine askerî sadakatini de gösterdi. Türkiye artık sadece Sovyet tehdidinden korunmak isteyen bir ülke değil; Batı bloku adına cephede kan döken bir aktördü.

Bu nedenle Türkiye’nin 1952’de NATO’ya kabulü yalnızca diplomatik bir karar değildi. Kore’de verilen askerî sınavın siyasi sonucuydu. Türkiye, NATO’ya masada değil, büyük ölçüde cephede girdi.

Bugün ise tarih başka bir biçimde tekerrür ediyor. NATO’nun 2022 Stratejik Konsepti, Çin’in hedeflerini ve zorlayıcı politikalarını ittifakın çıkarları, güvenliği ve değerleri açısından meydan okuma olarak tanımladı. 2024 Washington Zirvesi Bildirisi ise Çin’i Rusya’nın Ukrayna savaşındaki “belirleyici kolaylaştırıcısı” olarak nitelendirdi. Bu, NATO’nun Çin’i artık Uzak Asya’daki bir ekonomik güç olarak değil, Avrupa-Atlantik güvenlik mimarisini etkileyen küresel bir stratejik aktör olarak gördüğünü gösteriyor.

İşte Türkiye açısından kritik soru burada başlıyor: 1950’de Çin, Türkiye’nin NATO’ya girişinin savaş meydanındaki sınavıydı; 2026 ve sonrasında Çin, Türkiye’nin NATO içindeki yerini yeniden tanımlayacak bir jeopolitik sınav olacaktır.

Elbette bugünkü mücadele Kore’deki gibi doğrudan askerî bir cephe savaşı değildir. Fakat NATO’nun Çin’e bakışı sertleştikçe, Türkiye’nin de Çin politikası ittifak içindeki konumunu daha fazla etkileyecektir. Savunma sanayii, kritik mineraller, limanlar, dijital altyapı, 5G, yapay zekâ, tedarik zincirleri, Orta Koridor, Türk dünyası ve Avrasya bağlantıları artık yalnızca ekonomik başlıklar değildir. Bunlar NATO açısından güvenlik başlıklarına dönüşmektedir.

Türkiye bu noktada zor ama önemli bir dengeyle karşı karşıyadır. Bir yandan Çin’le ekonomik ilişkilerini koparmak istemeyecektir. Diğer yandan NATO içinde güvenilir ve merkezî bir aktör olarak kalmak istiyorsa, Çin’in Rusya’yla yakınlaşması, Avrasya’daki nüfuzu ve teknoloji alanındaki yayılımı konusunda ittifak hassasiyetlerini dikkate almak zorunda kalacaktır.

Kısacası, Türkiye 1950’de NATO’ya girebilmek için Kore’de Çin’e karşı savaştı. 2026 ve sonrasında ise NATO’daki önemli rolü münasebetiyle Çin’le askerî değil, jeopolitik, teknolojik, ekonomik ve stratejik düzlemde mücadele etmek zorunda kalacaktır.

Bu yüzden Çin meselesi Türkiye için yalnızca Uzak Doğu politikası değildir. Çin meselesi, Türkiye’nin NATO’daki geleceği, Avrasya’daki rolü ve Batı ittifakı içindeki stratejik ağırlığı bakımından yeni dönemin belirleyici sınavlarından biridir.

DOÇ. DR. HAKAN ARIDEMİR

Savaşın Sisi: Güç Sarhoşluğu Neden Hep Yanıltır?

0
Savaşın öngörülemezliği, savaş yanlısı siyasete karşı en güçlü argümandır.
Haris Imamovic!Odgovor portalının yayın kurulu üyesidir. Daha önce Istraga, E-novine, Analiziraj.ba ve Dani için yazılar kaleme almıştır. 2018–2022 döneminde, Bosna-Hersek Cumhurbaşkanlığı Konseyi’nin Boşnak halkı temsilcisi üyesine danışmanlık yapmış; aynı dönemde Srebrenitsa Soykırımı’nı Anma Organizasyon Komitesi’nin çalışmalarına da katılmıştır. “Vedran i vatrogasci” adlı romanı 2022 yılında yayımlanmıştır.

Savaşın Sisi: Amerikan-İsrail saldırılarının İran’a başlamasından üç buçuk ay sonra barış sağlandı. Anlaşmanın cuma günü Cenevre’de, ABD Başkan Yardımcısı J. D. Vance ile İran Parlamentosu Başkanı Mohammad Bagher Ghalibaf tarafından imzalanması bekleniyor.

Savaşın ilk günlerinde Amerikalıların ve İsraillilerin durumu tamamen kontrol altında tuttuğu düşünülüyordu. Özellikle İran lideri Ali Hamaney’i ve Tahran’daki neredeyse tüm askeri-siyasi üst düzey kadroyu kolaylıkla tasfiye etmelerinin ardından bu kanaat daha da güçlenmişti. Ancak savaşın sonucu, hiç kuşkusuz Washington ve Tel Aviv açısından küçük düşürücü oldu. Stratejik hedeflerin hiçbiri gerçekleşmedi; İran ise Hürmüz Boğazı’nı bloke edebilme gücünü göstererek savaştan daha da güçlenmiş şekilde çıktı.

Felaket, fiyasko, hezimet

Savaşın ilk aşamasında ABD ve İsrail açısından bazı olumlu yönler gördüğünü yazan analist Ian Bremmer, dün gece varılan barışın ne kadar kötü olursa olsun, mevcut koşullarda Amerikan hükümetinin yapabileceği en iyi şey olduğunu söylüyor. Bremmer, “İran’daki savaş bir felakete dönüştü: Nükleer program, balistik füzeler, vekil güçlere destek vb. konularda elimizde bir anlaşma yok. En acımasız rejimlerden biri iktidarda kalıyor ve üstelik büyük miktarda para da alacak” diye yazdı. Bremmer burada, anlaşmanın İran’a ait 24 milyar dolarlık mal varlığının dondurulmasının kaldırılmasını öngören maddesine işaret ediyordu.

Fransa’nın eski İsrail Büyükelçisi Gérard Araud ise alaycı bir ifadeyle ABD’nin Hürmüz Boğazı’nı açmayı başardığını, yani savaş öncesinde zaten sahip olduğu duruma geri döndüğünü söylüyor. Nükleer meseleye gelince, Amerikalıların 2015’te yaptıkları ve daha sonra Trump’ın bozduğu anlaşmaya kıyasla bugün daha kötü bir noktada olduklarını belirtiyor. Araud’un ifadesiyle bu “tam bir fiyasko.”

Senatör Chris Murphy, varılan anlaşmanın esasen ABD hükümetinin teslimiyeti anlamına geldiğini, ancak Amerikalıların “memnun olması gerektiğini, çünkü bu yasa dışı savaşın devam ettiği her günün delilik olduğunu” söylüyor.

ABD’nin eski Orta Doğu temsilcileri Robert Malley ve Aaron David Miller da benzer değerlendirmelerde bulunuyor: Bu savaş onlara göre “düşüncesizce başlatılmış, pahalıya mal olmuş bir hezimet”ti; “epik öfke, epik bir çöküşe dönüştü.”

İsrailliler gözdesi Trump’a kızgın

İsrail televizyonu Kanal 13, adı açıklanmayan bir İsrailli hükümet yetkilisini şöyle aktarıyor: “Bu, İsrail için felaket niteliğinde bir anlaşma. Başbakandan İsrail ordusunun başkomutanına kadar iktidarın en tepesinde kimse farklı düşünmüyor.”

İsrail’in eski Başbakan Yardımcısı, aşırı sağcı Avigdor Lieberman bu anlaşmanın korkunç olduğunu söylüyor. Muhalefet lideri Yair Lapid ise anlaşmanın içeriğine ilişkin medya haberlerinin doğru olmamasını umduğunu belirtiyor.

İsrail Başbakanı sessizliğini koruyor. Savunma Bakanı Israel Katz ise anlaşmada öngörülmesine rağmen İsrail güçlerinin Lübnan, Suriye ve Gazze’deki güvenlik bölgelerinden çekilmeyeceğini söylüyor.

İç Güvenlik Bakanı, aşırı sağcı Itamar Ben-Gvir, “Trump’ın anlaşması bizi bağlamaz. İsrail ABD’ye tabi değildir; biz bağımsız ve egemen bir devletiz” diyor. Onun ideolojik ikizi olan Maliye Bakanı Smotrich de aynı mesajı veriyor: “İran’la yapılan anlaşma İsrail için de tüm özgür dünya için de kötüdür. Nokta.”

İsrail hükümetinin en sert eleştirmenlerinden gazeteci Gideon Levy, anlaşmanın İsrail’in ve Netanyahu’nun yenilgisi olduğunu söylüyor. Levy’ye göre “İran’a saldırı Netanyahu’nun hayat projesiydi ve şimdi bu proje çöktü.”

Netanyahu yanlısı gazeteci Yinon Migal ise “Trump bu savaştan kaybeden olarak çıktı” diye yazıyor. Migal, Trump’ın Başkan Yardımcısı J. D. Vance’i “daha aşağı bir yaşam formu” olarak niteliyor; Katar’ın ABD’nin başlıca müzakerecileri Steve Witkoff ve Jared Kushner’ı satın aldığını ileri sürüyor.

İsrailli analist Amit Segal, Henry Kissinger’ın şu sözünü alıntılıyor: “Amerika’nın düşmanı olmak tehlikelidir, ama Amerika’nın dostu olmak ölümcüldür.” Haaretz ise Trump’ın Netanyahu’yu küçük düşürdüğünü yazıyor.

İsrail hükümetinden adı açıklanmayan bir bakan, Kanal 12’ye yaptığı açıklamada Lübnan’ın İsrail’i ilgilendiren bir mesele olduğunu ve İsrail’in “ABD ile sert bir karşı karşıya gelme pahasına da olsa” Lübnan’ın İran’la yapılan anlaşmanın parçası olmasına izin vermemesi gerektiğini söyledi.

İran’ın ABD ile eski müzakerecilerinden Seyed Mohammad Marandi, Netanyahu anlaşmaya uymazsa anlaşmanın uygulanmayacağını söylüyor ve “dünya, ardından gelecek ekonomik felaketten hangi yapının sorumlu tutulacağını bilecek” diyor.

Trump yönetiminde yakın zamana kadar görev yapan ve İran savaşı nedeniyle istifa eden Joe Kent ise Amerikan hükümetinin, Tel Aviv’i varılan anlaşmaya uymaya zorlamak için İsrail’e yapılan tüm yardımı durdurması gerektiğini yazıyor.

New York Times’ın haberine göre, Amerikan Başkanı dün gece Netanyahu için “çok zor bir adam” ifadesini kullandı ve onun “bunu yaptığımız için minnettar olması gerektiğini” söyledi. Başkan Yardımcısı Vance ise İsrail’in Beyrut’a saldırmasının ardından İranlıların İsrail topraklarına büyük çaplı bir saldırı hazırladığını, ancak Amerikalıların görüşmeler yoluyla bunu engellediğini belirtti.

Bu barış anlaşmasının da çökmesi mümkündür. Ancak Amerikan bakış açısından savaşın devam etmesi parlak bir ihtimal değildir. Washington’daki yöneticiler de tam olarak bunun farkında oldukları için böylesine kötü bir barış anlaşmasını imzalamaya karar verdiler.

Üç kez ölç, bir kez biç

Şimdi bu çatışmanın başında, Amerikan Savunma Bakanı Pete Hegseth gibi savaş kışkırtıcılarının sergilediği saldırganlığı ve yapay özgüveni hatırlamanın tam zamanı. Bugün yaşadıkları aşağılanma, geçmişteki kibirleriyle doğru orantılıdır.

Savaş teorisinin en bilinen isimlerinden Carl von Clausewitz, her savaşın beraberinde getirdiği radikal belirsizliği anlatmak için “savaş sisi” kavramını kullanır. Bu, her dönemin siyasetçileri için bir ders olmalıdır: Silah gerçekten son seçenek olmalı; tüm diğer yollar denendikten sonra başvurulmalıdır. Hafifmeşrep Trump yönetimi için silah, geriye kalan tek araç değildi; bugün geldikleri nokta da ortadadır.

Pek çok amatör gözlemci, askeri bakımdan daha güçlü tarafın —bu örnekte ABD ve İsrail’in— gerilimi artırmasının mantıken İran’ın yenilgisine yol açacağını düşündü. Robert Pape ve John Mearsheimer gibi uzmanlar savaşın böyle işlemediğini, “tırmanma merdiveninin” kendine özgü kuralları olduğunu boşuna anlatmaya çalıştılar.

Ancak bu vesileyle Amerikan hükümetine, eleştirel kamuoyunun zaten çoktan verdiği dersleri tekrar etmek yerine, biz de kendimiz için bir ders çıkarmaya çalışalım.

Geçen yıl bahar aylarında ülkemizde güvenlik krizi zirveye ulaştığında, kamuoyunun bir kesimi devlet polisinin, gerekirse RS polisiyle silahlı çatışma pahasına, Republika Srpska’nın eski Cumhurbaşkanı Milorad Dodik’i tutuklamasını talep ediyordu.

Saraybosna’daki karar alıcılar güce başvurmadı ve doğru davrandı. Çünkü böylesi durumların beraberinde getirdiği radikal belirsizlik dikkate alındığında, kendimizi kolaylıkla Amerikalıların bugün bulunduğu durumda bulabilirdik. Dodik’e yönelik yargı sürecinin sonucu ne kadar tatmin edici olmaktan uzak olsa da mevcut durum, söz konusu riske girmekten daha iyidir. Çatışmanın taşıdığı riskin farkında olan Dodik de o dönemde çıkardığı Dayton karşıtı yasaları zor yoluyla uygulamaya cesaret edemedi. O da çok iyi biliyor ki güce güçle karşılık verilirdi; olaylar kontrolsüz bir yola girebilir ve Republika Srpska’nın ayrılma girişimi, onun ortadan kalkmasıyla sonuçlanabilirdi.

Güç kullanımını savunanlar şu ilkeyle hareket eder: “Yeter ki kararlı olalım, başarı garanti.” Bunu kamuoyumuzda sık sık duyuyoruz: Tırmanmaya gidilmeli, kazanç kesindir.

Bu, Amerikan-İsrail saldırılarını savunanların da benimsediği aynı ilkedir. Askeri üstünlüklerinin farkında olarak daha fazla tırmanma talep ettiler ve bu onları çıkmaz sokağa sürükledi. Obama’nın ihtiyatını ve uzlaşma eğilimini eleştirdiler; şimdi ise Obama’nın bulunduğu noktadan çok daha kötü bir durumdalar. İran’ı askeri olarak boyun eğdirmeyi denediler, başaramadılar; bugün ellerinde hiçbir nükleer anlaşma yok, 2015’teki anlaşma bile yok.

Savaş mı, barış mı? İlkesel olarak barış; ama…

“Savaş sisi” dersi bizim için de son derece önemlidir. Bir başka örnek alalım: 1995 sonbaharı. Birçok kişi hükümetimizin Dayton’ı reddetmesi ve savaşa devam etmesi gerektiğini düşünüyor.

Alija Izetbegović’in Dayton’ı imzalamasını hafiflikle eleştirenler, başlatmış olduğumuz taarruzun devam edeceğine inanıyor. Kimse şu ihtimali düşünmüyor: Örneğin Dayton’ı reddetseydik, ABD Bosna-Hersek’ten çekilebilirdi. Krajina ve Slavonya’daki hedeflerine ulaşmış olan Hırvatistan, Bosna-Hersek’te yeniden Sırbistan’la bize karşı ittifak kurabilirdi. Hırvatistan üzerinden gelen silah akışını ve NATO’nun hava desteğini kaybedebilirdik. Böyle bir durumda, 1995 sonbaharında sahip olduğumuz taarruz pozisyonundan, kolaylıkla 1993 yazındakine benzer son derece ağır bir duruma geri dönebilirdik. Üstelik bu kez Washington devrede olmadan, Avrupa kaynaklı bir barış anlaşması olan ve cumhuriyetler birliği öngören Owen-Stoltenberg Planı, masadaki en iyi seçenek haline gelebilirdi.

Barış değerlidir; ancak savaş bazen kaçınılmazdır ve ne yaparsanız yapın ondan kaçamazsınız. Özellikle düşman, 1992’de Sırp tarafında olduğu gibi, kendi askeri gücünün sarhoşluğuna kapılmışsa. Savaştan önce Belgrad’da yaşayan bir Fransız, kısa süre önce bana o dönemde Darko Tanasković’in kendisine Sırp tarafının kaybedemeyeceğini söylediğini anlattı. Gerekçe olarak da silah üstünlüğünün çok büyük olmasını ve ayrıca dağları kontrol etmelerini göstermişti. Sırp elitinin bu ruh hali ve bunun sonucunda gelen saldırganlık karşısında Saraybosna’daki hükümetin barışı korumak için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Dolayısıyla Izetbegović, başka seçenek kalmadığında savaşa girmekten korkmadı; ama zamanı geldiğinde barış imzalamaktan da korkmadı.

Eğer Republika Srpska’daki rejim geçen yıl baharda 1992 senaryosunu tekrarlamış; yeniden ayrılık ilan etmiş, Bosna-Hersek kurumlarına ve sivil halka saldırmış olsaydı, ortada bir seçenek kalmazdı: Devlet kendisini savunmak zorunda olurdu. Teslimiyet barış değildir; teslimiyettir. Başka seçeneğin olmadığı durumlar vardır ve hükümetler savaşa gitmek zorunda kalır. Bunun dışındaki tüm durumlarda ise itidal ve ölçülülük, savaşçı bir coşkudan daha iyidir.

HARIS IMAMOVIC