Aşırı Kapasite Nasıl Sona Erer?
Michael B. G. Froman
Eylül/Ekim 2026
Bu yazı ilk olarak 13 Ağustos 2026 tarihinde Foreign Affairs dergisinde İngilizce olarak yayımlandı.
Son yıllarda Çin’in aşırı üretim kapasitesine yönelik eleştirilerde herhangi bir eksiklik yaşanmadı. Pekin’in ne pahasına olursa olsun ihracatı artırma ve dış ticaret fazlasını genişletme konusundaki kararlılığı, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki gelişmiş ekonomilerin yanı sıra Afrika, Asya ve Latin Amerika’daki gelişmekte olan ülkelerin imalat sanayilerini geliştirme hedeflerini de sekteye uğrattı. Bugün sorunun niteliğine ilişkin küresel ölçekte, geçmişte hiç olmadığı kadar geniş bir fikir birliği var. Ancak bu uzlaşı Çin’in politikaları üzerinde çok az etkili oldu.
Şimdi ise sorun, niteliksel olarak yeni ve daha tehlikeli bir boyuta evriliyor: Dünyanın Çin’in aşırı üretim kapasitesini absorbe etme kabiliyeti kırılma noktasına yaklaşıyor. Bu kırılma gerçekleşirse, hükümetlerin ortaya çıkacak sonuçları yönetmek konusunda özellikle hazırlıksız olduğu bir dönemde küresel bir ekonomik kriz yaşanabilir.
Çin, son yirmi yılda kayıtlı tarihin en büyük dış ticaret fazlasını oluşturdu. Bu rakam 2025 yılında yaklaşık 1,2 trilyon dolara ulaşırken, Çin’in ticaret fazlası küresel mal ticaretinin üç katı hızla büyüdü. Bu paradigma kısa vadede Çin açısından stratejik faydalar sağlarken, dünyanın geri kalanı üzerinde dezenflasyonist bir etki yarattı. Ancak siyasi ve yapısal açıdan sürdürülebilir olmayan bu model, küresel ekonominin tamamı için giderek büyüyen ve yeterince dikkate alınmayan bir risk yaratıyor.
Çin’in son birkaç on yıldaki dikkat çekici ekonomik kalkınma süreci, diğer ülkelerin etkin tedarik zincirleri ve tüketici refahı karşılığında düşük maliyetli mamul malları kabul etmeye istekli olduğu elverişli bir uluslararası ortam sayesinde mümkün oldu. Ancak bu uluslararası ortam artık son derece olumsuz bir hale geldi. Çin’den gelen ithalat akınının beraberinde getirdiği sanayisizleşmeyi ve kritik bağımlılıkları kabul etmeye yönelik siyasi iştah sınırlı ve giderek azalıyor. Bu eğilimlerin devam etmesi hâlinde korumacılığın artması muhtemeldir. Bu da Çinli üreticilerin dış pazarlara erişimini kısıtlayarak Pekin’in 2020’de uygulamaya koyduğu, hem ülke içinde ekonomik kendine yeterliliği hem de uluslararası piyasalarla etkileşimin sürdürülmesini teşvik eden “çifte dolaşım” (dual circulation) stratejisini sekteye uğratabilir.
Ancak mesele siyasi tepkilerin çok ötesindedir. Bu aynı zamanda matematiksel bir sorundur. Çin ekonomisi çok daha küçükken, ihracat artışını küresel ekonomik büyümenin iki ya da üç katı hızında sürdürmeye dayalı bir strateji mümkündü; çünkü dünyada Çin’in ihracatını absorbe edebilecek yeterli talep vardı. Bugün Çin çok daha büyük bir ekonomiye sahip ve eninde sonunda müşteri sıkıntısıyla karşılaşmadan aynı rotada ilerlemeye devam etmesi mümkün değil. Basitçe ifade etmek gerekirse, Pekin’in ekonomisi mevcut ekonomik modelinin sınırlarını aşmış durumda.
Çin’in ihracat makinesi duraksadığında, bunun en ağır bedelini Çin’in kendisi ödeyecektir. Ancak Çin ekonomisinde yaşanacak kayda değer bir yavaşlama, başta Çin’in büyük ticaret ortakları olmak üzere tüm dünyada şok dalgaları yaratacaktır. Bu etki yalnızca Asya-Pasifik ile sınırlı kalmayacak; ekonomileri Çin ekonomisiyle giderek daha fazla iç içe geçen diğer ülkeleri de etkileyecektir. ABD de bu şoktan bağışık olmayacaktır. Bununla birlikte, küresel ekonomiyi istikrara kavuşturabilecek ekonomik ve kurumsal kapasiteye sahip tek aktör yine ABD olacaktır.
MUTLAK DEZAVANTAJ
Çin bugün küresel sanayi üretiminin yaklaşık yüzde 30’unu gerçekleştiriyor ve 2024 tarihli bir BM raporuna göre bu oranın 2030 yılına kadar yüzde 45’e ulaşması bekleniyor. II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından ABD ekonomisinin ulaştığı konum dışında, sanayi gücünün bu ölçüde tek bir ülkede yoğunlaşmasının tarihsel bir örneği bulunmuyor. Küresel GSYH içindeki payı üzerinden ölçüldüğünde, Çin’in mamul mal ticaretinde bugün verdiği fazla, Almanya ve Japonya’nın 1980’lerin herhangi bir döneminde verdikleri toplam fazladan daha büyüktür.
İmalat sektöründeki bu fazla, bilinçli ve eşgüdümlü bir politika tercihinin sonucudur. Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD), Çin’in küresel imalat pazarındaki payında elde ettiği kazanımların yüzde 60’ının devlet sübvansiyonlarından kaynaklandığını tahmin etmektedir. Belki de en önemli, her ne kadar örtük olsa da, sübvansiyon, Çinli imalat şirketlerinin Pekin’in devlet güdümlü finans sistemine erişimidir. Bu sistem, öncelikli sektörlere büyük miktarlarda kredi yönlendirerek Çinli şirketlerin uluslararası rakipleri kadar kârlılık ve yatırım getirisi kaygısı taşımadan büyümelerine imkân sağlamaktadır. Bunun sonucunda şirketlerin fiyatlarını maliyetlerinin altına indirdiği, son derece düşük hatta negatif kâr marjlarını kabul ettiği ve daha fazla pazar payı elde etmek amacıyla üretim kapasitesini artırmayı sürdürdüğü, kendi kendini baltalayan bir dibe doğru yarış ortaya çıkmaktadır. Çin’deki sanayi şirketlerinin yaklaşık yüzde 30’u zararına faaliyet göstermektedir; COVID-19 pandemisi öncesinde bu oran yüzde 20 düzeyindeydi. Yatırımların en hızlı arttığı sektörlerde, büyük ölçüde Çin lideri Şi Cinping’in ileri teknoloji sektörlerinde Çin’in kendine yeterliliğini geliştirmeyi amaçlayan “Made in China 2025” girişimi kapsamında önceliklendirilen alanlarda, bu oran yüzde 34’e kadar çıkmaktadır. Yerel yönetimler, başarısız şirketlerin piyasadan çekilmesine izin vermek yerine istihdamı ve vergi gelirlerini korumak amacıyla kârlı olmayan şirketleri ayakta tutmakta; kamu bankaları ise ödeme gücünü yitirmiş borçluların kredilerini sürekli olarak yenilemektedir. Sürekli olarak değerinin altında tutulan ve ihracatı ucuzlatan renminbinin (yuan) de katkısıyla bu sistem, Çinli şirketlerin diğer ülkelerdeki rakiplerine kıyasla yüzde 30’a varan oranlarda daha düşük fiyatlar sunabilmesine olanak tanımaktadır.
Bu fiyat savaşları ve aşırı kapasite yalnızca yurt dışında değil, Çin’in kendi ekonomisinde de olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Çincede bu olgu için kullanılan kavram neijuandır ve “içe kıvrılma” (involution) olarak çevrilmektedir. Kavram, giderek azalan getiriler uğruna Çinli şirketleri sınırlarına kadar zorlayan aşırı rekabeti ifade etmektedir. Şirketler daha fazla üretmek, daha fazla ihracat yapmak ve bunu giderek daha düşük hatta negatif kâr marjlarıyla gerçekleştirmek için yatırımlarını artırmaktadır. Bu süreç ise mali durumları fabrikaların faaliyetlerini sürdürmesine bağlı olan yerel yönetimler tarafından sübvanse edilmektedir. Ortaya çıkan sonuç, duramayan ve yavaşlayamayan; ancak talebin sınırları nedeniyle aynı şekilde yoluna devam etmesi de mümkün olmayan bir sanayi makinesidir.
Çin’in dış ticaret fazlası, bir anlamda kendi ağırlığı altında çökebilir.
Bir krizin yaşanması kaçınılmaz değildir. Çin ekonomisi dirençlidir ve en azından kâğıt üzerinde ülke yönetimi sorunun farkında olduğunun ve çözüm için adım atmak istediğinin sinyallerini vermektedir. Çin Komünist Partisi (ÇKP), 2025 yılında neijuan karşıtı bir kampanya başlatmış; 2026–2030 dönemini kapsayan 15. Beş Yıllık Planı ise özellikle kırsal bölgelerde tüketimin artırılmasını teşvik etmiştir. ÇKP ayrıca, hanehalklarının harcama yapmak yerine tasarruf etme eğilimini azaltmak amacıyla sosyal güvenlik ağını güçlendirmeye yönelik sınırlı adımlar da atmıştır.
Ancak Çin yönetimi en önemli değişikliği gerçekleştirmeye, yani ülkenin büyüme stratejisini temelden değiştirerek daha sürdürülebilir bir modele yönelmeye hâlâ istekli değildir. Pekin, hem stratejik sektörlerde hem de düşük katma değerli alanlarda sanayi üretimini azami seviyeye çıkarmak amacıyla genel olarak iç tüketimi baskılamayı sürdürmektedir. Bunun sonucunda ekonomist Yasheng Huang’ın “mutlak üstünlük” ekonomisi olarak adlandırdığı yapı ortaya çıkmaktadır: Yapay zekâ, elektrikli araçlar ve elektronik alanlarında ABD ile; tekstil, hazır giyim ve düşük değerli ev eşyalarının üretiminde ise Afrika’nın en yoksul ülkeleriyle aynı anda rekabet eden bir ülke. Bu durum yalnızca tarihsel örneklerle değil, diğer ülkelerin büyük bölümünün izlediği temel karşılaştırmalı üstünlük mantığıyla da çelişmektedir. Güney Kore ve Tayvan gibi merkantilist kalkınma stratejileri izleyen ekonomiler dahi, ülke içindeki ücretler yükseldikçe düşük katma değerli imalat sektörlerinden zaman içinde çekilmiştir.
Pekin’in yön değiştirmekte isteksiz olmasının nedeni, ihracata dayalı büyüme modelinin hem ekonomik bir büyük strateji hem de siyasi bir proje olmasıdır. Çifte dolaşım stratejisi; Çin’in büyük ölçekli üretim, enerji, altyapı, iş gücü ve mühendislik uzmanlığı alanlarındaki avantajlarından yararlanmaktadır. Aynı zamanda Şi’nin köklü bir inancını da yansıtmaktadır. Şi, 2020’de yaptığı bir konuşmada Çin’in “dijital ekonominin inşasını hızlandırması” gerektiğini belirtirken, aynı zamanda “reel ekonominin temel olduğunu ve çeşitli imalat sanayilerinden vazgeçilemeyeceğini” vurgulamıştır. Ekonomist Zongyuan Zoe Liu’nun daha önce bu sayfalarda yazdığı gibi: “Partinin bakış açısına göre tüketim, kaynakları Çin’in temel ekonomik gücü olan sanayi tabanından uzaklaştırma tehdidi taşıyan bireyci bir dikkat dağıtıcıdır.”
Yeniden yapılanmanın ortaya çıkardığı siyasi ikilem, Şi’nin sanayiye duyduğu yakınlığın çok ötesine uzanmaktadır. Ekonominin gerçek anlamda yeniden dengelenebilmesi için Pekin’in her eyalet ve belediyenin bağımlı olduğu mali modeli baştan yapılandırması, bunun sonucunda yerel yönetim gelirlerinde yaşanacak çöküşü kabul etmesi ve kitlesel işten çıkarmaların sonuçlarını göğüslemesi gerekecektir. Böyle bir değişim, son yirmi yıldır yönetimin her kademesindeki yetkililerin ve kurumların ulaşmaya alışkın olduğu hedeflerden önemli ölçüde farklı bir ekonomik amaç doğrultusunda teşvik mekanizmalarının yeniden düzenlenmesini gerektirir.
DUVARDAKİ YAZI
Pekin, felaketi önlemek için gerekli reformları hayata geçirip geçirmemeyi tartışırken, diğer ülkelerin Çin ihracatının önünü kesmeye yönelik adımlar atması muhtemeldir. Bu tür hamleler, Çin’in geniş bir dış pazar yelpazesine erişimini aniden kısıtlayabilir; ihracata dayalı büyüme modelinin çöküşünü hızlandırabilir ve küresel bir ekonomik kriz ihtimalini artırabilir. Bu yüzyılın ilk on yılında varlıklı ülkeler, düşük kâr marjlı imalat faaliyetlerini Çinli şirketlere kaptırmayı büyük ölçüde kabullenmişti. Ancak Pekin’in son dönemde yüksek katma değerli imalata yönelmesi, bu ülkelerin ekonomik stratejilerine doğrudan bir tehdit oluşturmakta ve geleneksel olarak serbest ticaretin kalesi sayılan ekonomilerde dahi yeni bir korumacılık dalgasına zemin hazırlamaktadır.
Uzun yıllar Çin ile ticaretin hem savunucusu hem de başlıca faydalanıcılarından biri olan Almanya örneğini ele alalım. Rhodium Group verilerine göre 2025 yılında Almanya’nın Çin’e mal ihracatı son on yılın en düşük seviyesine geriledi; 2024’e kıyasla yüzde 9,3, 2022’deki zirve seviyesine kıyasla ise yüzde 23 düştü. Ters yöndeki ticaret ise arttı. 2025’in ikinci çeyreğinde Almanya’nın Çin’den ithalatı, kimyasallar ve motorlu taşıt üretimi dâhil olmak üzere 2.241 ürün kategorisinde yıllık bazda en az yüzde 10 arttı. Bu kategoriler, Almanya’nın Çin’den yaptığı toplam ithalatın yüzde 60’ından fazlasını oluşturuyordu.
Bu yerinden edilme etkisinin en ağır hissedildiği sektör otomotivdir. Çin’in küresel otomotiv pazarındaki payı büyürken, Alman şirketlerinin Çin otomotiv pazarındaki payı daralmaktadır. 2022 ile 2025 yılları arasında Almanya’nın Çin’e otomobil ihracatı yüzde 66 azalırken, Çin’in toplam araç ihracatı iki kattan fazla artarak ülkeyi dünyanın en büyük otomobil ihracatçısı hâline getirdi. Bunun sonucunda Alman otomotiv sektöründeki işten çıkarmalar, 2008–2009 küresel finans krizi veya COVID-19 pandemisi dönemindeki seviyelerin üzerine çıktı ve Alman ve Avrupalı iş dünyası örgütlerini daha önce görülmemiş ölçüde katı yerli katkı şartları talep etmeye yöneltti. İşverenler birliği Gesamtmetall, Aralık 2025’te Almanya’nın en büyük sanayi kolu olan metal ve elektrik mühendisliği sektörünün ayda yaklaşık 10 bin kişilik istihdam kaybettiğini bildirdi. Volkswagen bugün, iş gücünün yaklaşık altıda birine karşılık gelen 100 bine kadar çalışanı işten çıkarmayı ve Almanya’daki dört fabrikasında üretimi sona erdirmeyi değerlendiriyor. BMW ve Mercedes-Benz de kapsamlı yeniden yapılanma süreçleri yürütüyor. Analistler Financial Times’a, Alman otomotiv sektörünün artık “kalıcı ve süreklilik arz eden bir biçimde” küçüldüğünü ifade ediyor.
Çin kaynaklı bu şok, Almanya Başbakanlığını bir zamanlar düşünülemez kabul edilen bir seçeneği değerlendirmeye zorladı: Avrupa Birliği’nin, ABD’nin Section 301 tarifesine benzer bir mekanizma oluşturmasına yönelik önerilere destek vermek. Böyle bir mekanizma, AB’nin Çin’in ihracat fazlasını hedef alan tarifeler uygulamasına ve Çin renminbisinin değerinin yeniden belirlenmesini teşvik etmesine imkân sağlayabilir. Tüm bunların siyasi sonuçları da bulunmaktadır. Çin uzmanı Daniel Rosen’ın ifadesiyle yaşananlar, “Alman özellikleri taşıyan bir Hillbilly Elegy”ye eşdeğerdir; yani Alman kimliğinin ayrılmaz bir parçası olan bir sanayinin çözülüşüdür.
Avrupa Birliği, en azından söylem düzeyinde, entegrasyon projesinin temel unsurlarından biri olarak çok taraflılığa ve serbest ticarete uzun zamandır ABD’den daha güçlü bir ideolojik bağlılık göstermektedir. Ancak yıllarca ABD ile Çin arasında bir denge kurmaya çalıştıktan sonra AB, gecikmeli ve isteksiz biçimde de olsa, Çin ihracatına karşı ticaret engelleri oluşturma konusunda Washington’un izinden gitmektedir. Avrupa Komisyonu, Çin’in elektrikli araç tedarik zincirine sağladığı sübvansiyonlara ilişkin yürüttüğü soruşturmanın ardından Ekim 2024’te Çin’de üretilen elektrikli araçlara yüzde 35,3’e varan telafi edici vergiler uygulamaya koydu. Komisyon mart ayında ise “Made in EU” yerli katkı şartları getirecek ve kilit sektörleri içeren anlaşmalarda teknoloji transferini zorunlu kılacak Industrial Accelerator Act (Sanayi Hızlandırma Yasası) teklifini sundu. Komisyon ayrıca, kritik sektörlerde Avrupa şirketlerinin ithalat kaynaklarını çeşitlendirerek en az üç farklı tedarikçiye sahip olmasını zorunlu kılacak mevzuat da dâhil olmak üzere, AB genelini kapsayacak daha geniş tedarik zinciri kurallarını değerlendirmektedir.
Çin’in karşı karşıya olduğu zorluklar ABD ve Avrupa ile sınırlı değildir. Çin’in 2025 yılında kritik minerallerin işlenmesindeki ve mıknatıslar gibi bunlarla bağlantılı ürünlerin üretimindeki hâkimiyetini bir baskı aracına dönüştürmeye hazır olduğunu göstermesi, koordineli ve küresel bir tepkiyi harekete geçirmiştir. Trump yönetimi tarafından oluşturulan yeni Kaynaklar Üzerine Jeostratejik Angajman Forumu (Forum on Resource Geostrategic Engagement), onlarca ülkenin desteklediği ve “Çin’den bağımsız” kritik mineral tedarik zincirlerine yönelik kamu ve özel sektör yatırımlarını hızla artırmayı amaçlayan bir koalisyondur. Bu oluşum, Pekin açısından çok daha zorlu bir geleceğin habercisi olabilir: Çin mallarına küresel pazarları kapatmak ve Pekin’i başkalarının belirlediği bir takvim doğrultusunda ekonomisini yeniden dengelemeye zorlamak üzere iş birliği yapan gönüllüler koalisyonları. Telekomünikasyon, elektrikli araçlar ve insansız hava araçları gibi bazı hassas sektörlerde bu tür gruplar şimdiden ortaya çıkmış; Çinli telekomünikasyon şirketleri Huawei ve ZTE’nin ekipmanlarının kullanımına yönelik yasak ve kısıtlamalar getirmiştir.
DÜNYA YETMİYOR
Çin’in ticaret ortaklarındaki ticaretin politik ekonomisi, Pekin’in ekonomik modeli açısından bir sorun teşkil ediyorsa, matematiğin kuralları da en az onun kadar zorlu bir başka sorun ortaya koymaktadır. 2026’nın ilk iki ayında Çin’in dış ticaret fazlası, bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 20’den fazla büyüdü. Buna karşılık Uluslararası Para Fonu (IMF), küresel ekonominin bu yıl yalnızca yüzde 3,1 büyüyeceğini öngörmektedir. Bu eğilim sürdürülebilir değildir: Küresel talep, gerek kilit sektörlerde gerekse toplamda, Çin ihracatının bu hızdaki artışını absorbe edecek kadar hızlı büyümemektedir. Eninde sonunda, tıpkı gayrimenkul sektöründe olduğu gibi, Çin’de yeni fabrikalara yönelik talep de tükenecektir. Bir anlamda, Çin’in dış ticaret fazlası kendi ağırlığı altında çökebilir.
Mevcut dengesizlikler, Pekin’in stratejik açıdan en önemli olarak belirlediği sektörlerde çok daha belirgindir. Çin’deki fabrikalar, yılda yaklaşık 1.200 gigavatlık güneş enerjisi altyapısı üretebilecek kapasite oluşturmuştur. Bu miktar, geçen yıl dünya genelinde kurulan kapasitenin neredeyse iki katıdır. Güneş panellerini oluşturan güneş hücrelerinin Çin’den ihracatı, 2025’in ilk yarısında bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 73 artarken, bu hücrelerin ortalama birim fiyatı yaklaşık yüzde 25 gerilemiştir. Ucuz ve bol miktarda güneş paneli arzı, enerji dönüşümünü gerçekleştirmeye çalışan ülkeler açısından olumlu olabilir; ancak temiz enerji ürünlerinin imalatında rol sahibi olmak isteyen ülkeler için aynı şeyi söylemek mümkün değildir.
Bu sorun elektrikli araçlarda çok daha belirgindir. Çin’in araç ihracatı 2025 yılında yüzde 21 artarak 142 milyar dolara, lityum-iyon batarya ihracatı ise 77 milyar dolara ulaştı. Ekonomist Brad Setser’in tahminlerine göre Çin, bu çarpıcı büyümeyi mümkün kılmak için yaklaşık 25 milyon elektrikli araç ve şarj edilebilir hibrit araç üretebilecek bir kapasite oluşturdu. Buna karşılık ülkenin yeni enerjili araçlara yönelik iç talebi yılda yaklaşık 12 milyon seviyesinde durmuş durumdadır. Küresel elektrikli araç talebinin ise bu yıl yalnızca 23 milyona yükselmesi beklenmektedir. Çin bugün elektrikli ve içten yanmalı motorlu araçlar dâhil olmak üzere yaklaşık 55 milyon otomobil üretebilecek kapasiteye sahiptir. Bu rakam, yaklaşık 90 milyon araçlık küresel pazarın yüzde 60’ına karşılık gelmektedir. Çin ayrıca küresel otomobil talebindeki artışı aşan bir hızda yeni otomotiv üretim kapasitesine yoğun yatırım yapmayı sürdürmektedir; bu da ülkenin pazar payının muhtemelen daha da artacağına işaret etmektedir. Ancak bir noktada, Çin’in ürettiği tüm bu otomobiller için yeterli sayıda alıcı kalmayabilir.
Bu aşırı sayıdaki fabrikanın kurulmasını sağlayan sermaye harcamaları patlamasının sona ermesine ek olarak, pazarların doygunluğa ulaşması da bir krizin koşullarını yaratacaktır. Bunun maliyetini yalnızca Çin değil, dünyanın geri kalanı da ödeyecektir.
OYUN BİTTİ Mİ?
Pekin, ihracatın büyümeye ve çifte dolaşım modelinin işlemeye devam etmesini sağlamak için elindeki tüm araçları kullanacaktır. Renminbinin değerini düşürebilir; bugüne kadar trilyonlarca dolarlık kaynak tüketmiş olan öncelikli sektörlere yönelik sübvansiyonları daha da genişletebilir ve Çin’in henüz hâkimiyet kuramadığı ticari uçaklar ve yapay zekâ donanımları gibi bir sonraki sektör grubuna daha agresif biçimde yönelebilir. Ticaret ortaklarının Çin ihracatının önüne yeni engeller koyması hâlinde Pekin, diğer ülkeleri pazarlarını açık tutmaya zorlamak için rafine edilmiş kritik minerallere erişimi kısıtlamak gibi ekonomik zorlama araçlarına başvurabilir. Çin’in dış ticaret fazlasının küresel GSYH içindeki payı, mamul mallarda hâlihazırda ulaştığı yaklaşık yüzde 2 seviyesinin çok daha üzerine çıkabilir. Ancak dünyanın böyle bir durumu uzun süre kabullenmesi pek olası değildir.
Çin daha önce de dış talepte çöküşle karşı karşıya kalmıştır. 2008–2009 küresel finans krizi ve hemen ardından gelen toparlanma döneminde Michael Pettis ve Nicholas Lardy gibi ekonomistler, Pekin’e uzun zamandır vaat ettiği hanehalkı tüketimini artırmaya yönelik reformları hızlandırması çağrısında bulunmuştu. Pekin ise bunun yerine, neredeyse tamamını altyapı ve inşaat sektörlerine yönlendirdiği yaklaşık 586 milyar dolarlık bir teşvik paketi açıkladı. Bu miktar, Çin’in 2008 yılındaki GSYH’sinin yaklaşık yüzde 12’sine karşılık geliyordu. Yatırıma dayalı bu çözüm büyük ölçüde işe yaradı; çünkü o dönemde demografik eğilimler hâlâ Çin’in lehineydi. Orta sınıf büyüyor ve giderek kentleşiyor, çalışma çağındaki nüfus da artıyordu. Ancak bu olumlu demografik eğilimler o tarihten bu yana tersine döndü. Çin kentlerine yönelik kitlesel iç göç yavaşladı, ülkenin çalışma çağındaki nüfusu 2015’te zirveye ulaştı ve toplam nüfus 2022’de azalmaya başladı.
Çin’in aşırı şişmiş gayrimenkul sektörü 2021’de çökmeye başladığında Pekin bir kez daha temel reformları erteledi ve sanayi politikasını elektrikli araçlar, bataryalar, güneş enerjisi modülleri ve yarı iletkenler gibi yüksek katma değerli imalat sektörlerine yönelterek ekonomiyi yeniden dengelemeye çalıştı. Setser’in hesaplamalarına göre 2024 yılına gelindiğinde Çin’in ihracat hacmi küresel ticaretten on yüzde puanından daha fazla bir hızla büyüyordu. 2025 yılında ise net ihracat, GSYH büyümesinin yaklaşık yüzde 30’unu oluşturdu.
Ancak bu son ihracat dalgası da zirveye ulaşıp yatay seyrettiğinde veya gerilemeye başladığında, oyun gerçekten sona erebilir. Çin ekonomisinde GSYH büyümesinin bir başka yüzde 30’luk bölümünü yaratabilecek yeni bir sektör bulmak oldukça güçtür. Gayrimenkul sektörü, bir neslin önemli bir bölümünü kapsayabilecek uzun süreli bir gerileme içindedir. Altyapı sektörü artık üçüncü kademe şehirlerde yeni ve ihtiyaç duyulmayan yüksek hızlı demiryolu hatlarının inşasını destekleyebilecek durumda değildir. İmalat sektörü iç talebi zaten rahatlıkla karşılamaktadır. Çoğu ekonomide sanayiden ayrılan iş gücünü bünyesine alan hizmet sektörü ise hanehalkı tüketiminin payı bu sektörü destekleyemeyecek kadar düşük olduğu için yeterince gelişmemiştir. Çin’in hâlen geliştirebileceği ticari uçaklar ve yapay zekâ donanımları gibi sektörler ise ortaya çıkacak açığı kapatamayacak kadar küçüktür.
BİR SONRAKİ ÇİN ŞOKU
Çin’in ekonomik sisteminde yaşanacak bir şok, dengesiz yapıya sahip ekonomisinin tamamına yayılarak ciddi sonuçlar doğurabilir. Hâlihazırda çok dar kâr marjlarıyla faaliyet gösteren şirketler kitlesel biçimde iflas edebilir; kamu bankaları ise yıllardır ayakta tuttukları “zombi şirketler” nedeniyle biriken zararları bilançolarına yansıtmak zorunda kalabilir. Yerel yönetim finansman araçlarında zincirleme temerrütler yaşanabilir. Arazi satışlarının ve sanayi faaliyetlerinin gerilemesiyle birlikte eyalet gelirleri çökebilir. Kıyı bölgelerindeki imalat merkezlerinde işsizliğin yükselmesi ise, bu bölgelerde Pekin’e karşı onlarca yıldır görülmemiş ölçüde bir hoşnutsuzluk yaratabilir.
Pekin teşvik politikalarını çözümün bir parçası olarak görebilir. Ancak 2008’den farklı olarak, 2026’da uygulanacak bir teşvik paketi büyümekte olan değil, kapasite sınırlarına dayanmış bir Çin ekonomisine aktarılmış olacaktır. Böyle bir durumda Çin Komünist Partisi, üretimin daraldığı, borç yükünün arttığı ve siyasi meşruiyetin baskı altına girdiği en olumsuz koşullarda ekonomiyi yeniden dengelemek zorunda kalabilir. Çin, Japonya’nın “kayıp on yılı”na benzer bir dönemle karşılaşabilir; ancak koşullar çok daha ağır olabilir. Japonya 1991’de kayıp on yılına girerken dünyanın en zengin ülkelerinden biriydi ve satın alma gücü paritesine göre düzeltilmiş kişi başına geliri ABD ile karşılaştırılabilir düzeydeydi. Bugün Çin, Japonya’nın o dönemdeki konumuna kıyasla göreli olarak çok daha yoksuldur. Satın alma gücü paritesine göre kişi başına geliri Japonya’nın yaklaşık yarısı, ABD’nin ise yaklaşık üçte biri seviyesindedir. Çin ayrıca Japonya’nın o dönemde karşı karşıya olduğundan daha olumsuz bir demografik görünümle mücadele etmekte ve Tokyo’nun kademeli toparlanmasını mümkün kılan kurumsal altyapıya sahip bulunmamaktadır.
Çin’in, kendi yarattığı bir krize verilecek küresel tepkiye liderlik etmesi pek olası değildir.
Böyle bir şokun ekonomik sonuçları küresel ölçekte hissedilecektir. Çin’in dünya ihracatına, özellikle de ham madde ve ara mallara yönelik talebinde yaşanacak keskin bir düşüş, büyük emtia ihracatçısı ekonomiler üzerinde ciddi etkiler yaratacaktır. Çin’in en büyük ticaret ortağı olduğu çok sayıdaki yükselen ve gelişmekte olan ülke özellikle kırılgan olacaktır. Çin’de sabit sermaye yatırımlarının 2012 ile 2015 yılları arasında yavaşlaması sırasında bakır fiyatları yüzde 40’tan fazla, petrol fiyatları yüzde 60’tan fazla ve demir cevheri fiyatları yüzde 70’ten fazla gerilemişti. Emtia fiyatlarındaki bu sert düşüş, kaynak yoğun Sahra Altı Afrika ülkelerinde GSYH büyümesinin ciddi biçimde yavaşlamasına yol açmış; bölgesel büyüme 2013’te yüzde 5,3 iken 2016’da yüzde 1,3’e düşerek yirmi yılı aşkın sürenin en düşük seviyesine gerilemişti. Çin kaynaklı tam ölçekli bir ihracat şoku ise çok daha ağır sonuçlar doğuracaktır. Avustralya, Brezilya ve Şili toplam ihracatlarının yüzde 25 ila 40’ını Çin’e gönderirken; Angola, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Moğolistan ve Kongo Cumhuriyeti için bu oran yüzde 45 ila 90 arasında değişmektedir. Bu ülkelerin ekonomik sürdürülebilirliği, Çin’den sürekli ve güçlü bir talebin var olacağı varsayımına dayanmaktadır. Çok daha fazla ülke de farklı ölçülerde Çin talebine bağımlıdır.
Durumu daha da ağırlaştırabilecek bir diğer unsur, Çin sermayesinin geri çekilmesi olabilir. Pekin’in Kuşak ve Yol Girişimi aracılığıyla gerçekleştirdiği küresel kredi hacmi 2016’daki zirve seviyesinden gerilemiş olsa da Çin, gelişmekte olan dünyanın açık ara en büyük ikili kreditörü olmaya devam etmektedir. Pekin’in iç ekonomik krizle mücadele etmek zorunda kalması hâlinde Pakistan, Ekvador, Zambiya ve başka ülkelerde yeni bir egemen borç yeniden yapılandırma ve temerrüt dalgası zincirleme biçimde ortaya çıkabilir.
Bazı göstergeler açısından küresel ekonomi 2009’a kıyasla çok daha sağlam durumdadır. Bankaların bilançoları daha güçlüdür ve finans sistemi stres işaretlerini tespit etme konusunda daha hazırlıklıdır. Ancak başka açılardan tablo daha olumsuzdur. Gelişmiş ekonomiler 2008 krizine girerken ortalama kamu borcu GSYH’nin yaklaşık yüzde 70’i seviyesindeydi. Bugün bu oran yüzde 110’a yaklaşmıştır. Aşırı ucuz kamu borçlanması dönemi sona ermiştir ve kamu borçlarının faiz maliyetleri giderek yükseldikçe, hükümetlerin makroekonomik şoklara müdahale etmek için kullanabilecekleri kaynaklar da giderek azalacaktır.
En kötü senaryonun gerçekleşmesi hâlinde, 2008 veya 2020 ölçeğinde ABD Merkez Bankası (Fed) swap hatlarına yeniden ihtiyaç duyulabilir; buna ek olarak Uluslararası Para Fonu’nun ek kaynakları da devreye sokulmak zorunda kalabilir. Ancak bu önlemler bile bir egemen borç temerrütleri dalgasını engellemeye yetmeyebilir ve 2008 ile 2020’de olduğundan daha sınırlı bir etki yaratabilir.
ÇIKIŞ YOLU
Dünya Çin kaynaklı bir krizle karşı karşıya kalırsa, müdahaleye Pekin’in liderlik etmesi pek olası değildir. Çin, Washington’un II. Dünya Savaşı’ndan bu yana üstlendiği konumu devralma konusunda henüz ne yeterli bir kapasite ne de belirgin bir istek ortaya koymuştur. Bu rol; 1997’de başlayarak Rusya ve Brezilya’ya yayılan Asya finans krizi ile 2008–2012 dönemindeki küresel finans krizi ve ardından gelen Avro Bölgesi krizi gibi dönemlerde küresel ekonomiye krizden çıkış yolunda öncülük etmeyi de kapsamaktadır. Dolayısıyla bir sonraki kriz Çin kaynaklı olsa bile, krizin sonuçlarını toparlama görevi, geçmişte sıklıkla olduğu gibi, büyük ihtimalle ABD’nin ve onun merkezinde yer aldığı uluslararası kurumların üzerine düşecektir.
2008–2009 küresel finans krizinin ve sonrasındaki dönemin önemli bir bölümünde, uluslararası ekonomik ilişkilerden sorumlu Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı ve G-8 ile G-20 toplantılarında ABD’nin şerpası olarak görev yaptım. Bu süreçte siyasi liderler, maliye bakanlıkları ve merkez bankaları arasındaki koordinasyonun, dünya finans sistemini olası bir ekonomik buhranın eşiğinden nasıl döndürdüğüne bizzat tanıklık ettim. 2009’daki Londra G-20 Zirvesi’nde Çin, ihracatçılarını korumak amacıyla yaklaşık bir yıldır yapay biçimde düşük tuttuğu para biriminin değerini daha fazla düşürmemeyi kabul etti. Ancak Pekin’in bu adımı atmasını sağlamak için ABD ve diğer ülkelerin liderlerinin kolektif baskısı gerekti.
Aynı zirvede ABD Başkanı Barack Obama, Birleşik Krallık Başbakanı Gordon Brown, Çin Devlet Başkanı Hu Jintao ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin odanın bir köşesinde bir araya gelerek küresel finans krizine verilecek yanıtın geriye kalan son ayrıntıları üzerinde uzlaşmaya çalıştıklarına tanıklık ettim. Bugün böyle bir iş birliğini hayal etmek güçtür. İş birliğini mümkün kılan kurumlar, araçlar ve alışkanlıklar 2008’den bu yana ciddi biçimde aşınmış; ABD liderliğine duyulan güven de benzer şekilde zayıflamıştır. Politico tarafından şubat ayında gerçekleştirilen bir ankette Kanada, Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık’taki katılımcıların yüzde 42 ila 57’si, ABD’ye “bir kriz anında güvenilemeyeceği” görüşüne katılmıştır. Dolayısıyla içinde bulunduğumuz dönem, yeni bir krizin ortaya çıkması için hiç de uygun değildir.
En yıkıcı senaryodan kaçınmak için Çin’in, ABD ve diğer büyük ekonomilerle birlikte hareket ederek ekonomisini önleyici ve kademeli biçimde yeniden dengelemesi gerekmektedir. Böyle koordineli bir yaklaşım, 1985 tarihli Plaza Anlaşması’nın ruhunu yeniden canlandırabilir. Fransa, Japonya, ABD, Birleşik Krallık ve Batı Almanya arasında imzalanan bu anlaşma, aşırı değerlenmiş ABD dolarının değerini düşürmek ve ABD’nin büyük dış ticaret açığını azaltmak amacıyla döviz piyasalarına müdahale edilmesini öngörüyordu. Bugün ABD, Çin kaynaklı meydan okumanın niteliğine ilişkin giderek güçlenen uluslararası uzlaşıdan yararlanarak, Çin’den renminbinin değerini yükseltmesi ve ihracatı sınırlandırmak da dâhil olmak üzere ekonomisini yeniden dengelemesi yönünde doğrulanabilir taahhütler alınmasını sağlayacak ortak bir girişim oluşturabilir.
Bu çerçevede renminbinin değeri aşamalı olarak yükseltilebilir. Öncelikli sektörlere verilen sübvansiyonlar kademeli biçimde azaltılabilir. Pekin, ülkedeki hanehalkı kayıt sisteminde (hukou) daha kapsamlı reformlar gerçekleştirerek sosyal ve ekonomik hareketliliği artırabilir ve daha güçlü bir sosyal güvenlik ağı oluşturabilir. Çin’in ticaret ortakları ise uyguladıkları korumacı tedbirleri dönüşümün kapsamına göre ayarlayabilir ve uyum politikalarını koordine ederek maliyetin tek bir ekonomi ya da sektör üzerinde yoğunlaşmasını engelleyebilir. Bunlar, Çin’in daha dengeli ve sürdürülebilir bir büyüme için gerekli olduğunu uzun zamandır bildiği, ancak büyük ölçüde hayata geçirmekten kaçındığı adımlardır. Fakat Pekin sorunu ertelemeye devam ederse, çok yakında erteleyecek alanı kalmayacaktır.
ABD’de, Çin’in son yirmi yıldır bu meselelerde ilerlemeyi engellemesine yönelik derin ve anlaşılır bir hayal kırıklığı bulunmaktadır. ABD Ticaret Temsilcisi Jamieson Greer’a bu yılın başlarında Washington’un yeniden dengeleme hedefini ABD-Çin ticaret gündeminin temel unsurlarından biri olarak savunmaya devam edip etmeyeceği sorulduğunda şu yanıtı verdi: “Peki, bu ne kadar etkili oldu? […] Artık Çin’in siyasi sisteminin işleyişinde, bütün bu ekonomik unsurları da kapsayacak şekilde, büyük ve kapsamlı bir reform gerçekleşmeyeceği gerçeğini kabullenmiş durumdayız.” Bunun yerine yönetim, Beyaz Saray’ın ifadesiyle “hassas olmayan mallar” kapsamındaki ikili ticareti yönetmek üzere bir “Ticaret Kurulu” (Board of Trade) oluşturulmasına ve soya fasulyesi, diğer tarım ve enerji ürünleri ile uçaklar gibi mallara ilişkin alım-satım anlaşmalarının müzakere edilmesine odaklanmaktadır.
Bu tür sınırlı ticari işlemler kendi başlarına faydalı olabilir. Ancak Çin’in merkantilist politikalarının ABD ve küresel ekonomi açısından yarattığı daha geniş ekonomik riskleri azaltmak ya da ikili ilişkilerdeki gerilimin altında yatan ekonomik nedenleri hafifletmek konusunda fazla etkili olmayacaktır. Washington, Pekin’in gelecekteki ekonomi politikalarının şekillenmesinde rol oynayabilir; ancak bunu başarabilmesi için Çin’i yeniden dengelenmeye hem zorlayacak hem de bu dönüşümü mümkün kılacak bir gönüllüler koalisyonu oluşturması gerekmektedir. Böyle bir sonuca ulaşılması yeni bir küresel ekonomik dengenin kurulmasını sağlayabilir ve daha da önemlisi, bir sonraki büyük küresel ekonomik krizin önüne geçebilir.
Bunun için en belirgin fırsat, ABD’nin 2009’dan bu yana ilk kez ev sahipliği yapacağı ve bu aralık ayında Miami’de düzenlenecek G-20 Zirvesidir. Trump yönetimi G-20’yi “temel işlevlerine geri döndürmek” istediğini şimdiden açıkça ortaya koymuştur. Tarihsel olarak bakıldığında G-20, en etkili performansını küresel ekonomik risklerin yönetimine odaklandığı dönemlerde göstermiştir. Bugün karşı karşıya olunan mesele de tam olarak böyle bir odaklanmayı gerektirmektedir. ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in nisan ayında ifade ettiği gibi: “Sürdürülebilir büyümenin yokluğunda küresel dengesizlikların ağır ağır birikmesi en büyük risktir. Dünya, bir trilyon dolarlık dış ticaret fazlasına sahip bir Çin’i kaldıramaz.” Bessent’in kaygıları sağlam temellere dayanmaktadır ve ABD, Çin ekonomisindeki dengesizlikleri zirvenin temel gündem maddelerinden biri hâline getirmelidir.
Bunların hiçbirini gerçekleştirmek kolay olmayacaktır. Ancak alternatifler çok daha ağır sonuçlar doğurabilir. Böyle bir kriz senaryosunda Çin, ABD’den daha fazla zarar görecek; bu durum Pekin’in küresel ekonominin sorumlu bir yöneticisi olarak Washington’un yerini alma bir yana, onunla aynı düzeyde konumlanma iddiasını dahi geri dönülmez biçimde zayıflatacaktır. Aynı zamanda Pekin’in orta ve düşük gelirli ülkelerle onlarca yıldır geliştirmeye çalıştığı ilişkiler de zarar görecektir. Ancak krizin sonuçları yalnızca Çin’le sınırlı kalmayacaktır. Etkiler, 2008–2009’dan bu yana görülmemiş ölçekte küresel ekonomiye yayılabilir. Asıl “bir sonraki Çin şoku” budur ve ABD-Çin ilişkilerinin merkezinde yer almalıdır. ABD’nin bu meseleyi gündemin merkezine taşıma fırsatı ve bunu yapmakta açık bir çıkarı bulunmaktadır.
Büyük ithalatçı ekonomiler, gümrük tarifeleri, yerli katkı şartları ve ulusal güvenlik gerekçeli dışlama tedbirlerine şimdiden daha fazla başvurmaktadır. Bu eğilim ister koordineli bir çabanın sonucu olarak isterse birbirinden bağımsız tek taraflı tedbirlerden oluşan karmaşık bir yapı şeklinde devam etsin, Çin açısından ortaya çıkabilecek sonuç dış talepte ani ve kalıcı bir daralma olabilir.
Yerel yetkililerin terfileri, söz konusu büyümenin sürdürülebilir olup olmadığına bakılmaksızın, büyüme hedeflerine ulaşmalarına bağlıdır. Bu hedefleri tutturmak ve yerel harcamaları finanse etmek için arazi satmakta; elde edilen gelirleri sübvansiyonlu fabrika arazilerine ve sanayi parklarına aktarmakta; yerel banka şubeleri ve yerel yönetim finansman araçları üzerinden kredi kaynaklarını seferber etmekte ve ardından daha fazla fabrika inşa etmektedirler. Eyaletler ve belediyeler kronik biçimde bütçe açığı verdiği ve büyük ölçekli gelir yaratabilecek alternatif araçlardan yoksun olduğu için, üretim odaklı bu döngü kendisini sürekli yeniden üretmektedir. Bu sorun ve çözüm yolları—bunların başında daha fazla tüketim odaklı bir ekonomik modele geçiş gelmektedir—Çin’de iyi bilinmektedir. Ancak sorunun iyi biliniyor olması, çözümünün daha kolay olduğu anlamına gelmemektedir.
Bu maliyetli gelişmeler zincirinden kaçınmanın en güvenli yolu, Çin ekonomisinin önleyici ve kademeli biçimde yeniden dengelenmesidir. Bu, uzun zamandır Çin açısından daha sürdürülebilir bir büyümeye ulaşmanın en uygun yolu olmuş ve ABD’nin de yıllardır savunduğu bir yaklaşım olarak öne çıkmıştır. Ancak geçmişte akıllıca bir tercih olarak görülen bu dönüşüm, bugün artık bir zorunluluk hâline gelmiştir.


